Lermontov’un Zamanımızın Bir Kahramanı üzerine bir inceleme



08-10-2016 09:32


B. Sadık Albayrak

Elveda Kirli  Rusya,
Tutsaklar ülkesi, beyler ülkesi,
Elveda, siz mavi üniformalar,
Ve sen halk, onların kölesi.

Kafkas’ın ötesinde gizlenebilirim
Belki senin paşalarından,
Her şeyi gören gözlerinden
Ve duyan kulaklarından

                                                       Lermontov(1)

Lermontov’un Zamanımızın Bir Kahramanı romanında Peçorin’in yaşadığı koşullara gösterdiği tepki bir kayıtsızlık tutumu olarak ortaya çıkar. Romanın mekânı, uçurumların kıyısından geçen yollarla, kar fırtınalarının kısa bir mesafeyi aşılmaz hale getirdiği dağ geçitleriyle birbirine bağlanan küçük kasaba ve kalelerin dağıldığı Kafkasya’dır. 1840’ta yayımlanan roman, yaklaşık yüz yıldır bir egemenlik savaşının hüküm sürdüğü bölgenin çatışmalarını sezdirir. Peçorin ya da onun günlüğünü ele geçirip kitaba dönüştüren anlatıcı, her adımda beliriverecek “düşman” namlusunun tedirginliğiyle yolculuk eder.

19. Yüzyılda Kafkasya, emperyalist Rus politikasının ele geçirmek için yerli halkların yıllar süren direnişini bastırmaya çalıştığı bir bölgedir.(2) Osmanlı devleti ve İran’ın bu yayılmayı durdurma politikalarının destek olduğu ayaklanmalar, bölgenin sürekli savaş koşullarında yaşamasına neden olmuştur.

Romanın ayrıntılarında bu çatışmanın yolaçtığı tedirginliği sürekli duyumsarız. Peçorin Rus ordusunun bir subayıdır, çatışmanın taraflarından biri olması nedeniyle zorunludur bu durum. Ama olayörgüsü içinde çatışma sergilenmez, bunun yolaçtığı tedirginlik duyulur. Romanın kişileri kalelerde yaşamakta, halka her an saldırabilecek potansiyel düşman gözüyle bakmaktadır. Günlük olağan yaşantının içinde bu çatışmanın izdüşümü tekinsizlik ara ara karşımıza çıkar. Özellikle Taman’da geçen bölüm bütünüyle bir tekinsizlik öyküsü olarak okunabilir. Denebilir ki, Peçorin kişiliğinin ortaya konmasında, çizilmesinde çok da işlevsel değildir bu bölüm. Ama romanın esinlendiği romantik anlayışın belli başlı öğelerini sergiler.

Lermontov’un bu bölümde gizemli, büyülü bir atmosfer yarattığını görüyoruz. Bunu yapmak için masalsı kurgu, abartılı betimlemelerden alabildiğine yararlanıyor. Romantik imgeler; fırtına, doğal güzelliği ve güçlülüğü belirgin kişiler, gece, ay ışığı, kör, sağır gibi garip kişiler… Ölüm tehlikesi doğuracak serüven… Belirsizlik, yabancılık, yabanilik duygusu, bu kıyı kasabasında Peçorin’in yaşadıklarından çıkardığımız, romantizmin sözlüğünde başat yer tutan kavramlardır…

Lermontov’un, Zamanımızın Bir Kahramanı’nda, kitabın adının çağrışımıyla başlayarak bir portre çizmeye çalıştığını görüyoruz. Bu portrenin çiziminde, çeşitli öyküler, bütünü ortaya çıkarıyor. Çerkes kızı Bella ile ilişkisi, Taman’da geçen, yukarda romantik öğelerine değindiğim, günlüğüne not ettiği garip serüven, Prenses Meri ile yaşadıkları bir araya geldiğinde, bu öykülerde Peçorin kişiliğinin bütünlüklü resmi beliriyor. Aynı kişinin başından geçse de bu öyküler arasında nedensel bir ilişki, olayörgüsü bağı bulunmuyor. Bir portrede kişiyi ortaya çıkaran ışık – gölge dağılımı, renk lekelerinin serpiştirilmesi gibi, Lermontov, bu öyküleri kişiliğin anlatımı için kullanmıştır. Bütünden Peçorin’i görürüz; o, Lermontov’un zamanının, yani 1840 Rusya’sının bir kahramanıdır, ama kahraman olamayan bir kahraman. Yirminci yüzyıl edebiyatından çok sinemasında karşımıza çıkan bir kavramla söylersek, belki de bir “anti-kahraman”. Çünkü baskıyla ket vurulmuş bir kuşağın temsilcisidir. Kahraman yanı hep harekete geçtiğinde iradesini kıran baskının varlığıyla yıkıma uğramaktadır.

Peçorin’in kişiliğinde içselleşmiş baskının bu engelleyici etkisi, tehdit edici Çeçen namlularından daha korkutucudur. Yaşamını belirgin bir amaca bağlanmaktan ve eyleme geçmekten uzağa sürükler. Hiç söz edilmese de romanın zamanının koşullarını göz önünde bulundurduğumuzda, bunu anlayabiliriz. Yakın tarihle ve Lermontov’un yaşamıyla belirlenmiştir. Romanın kişiliğinin yaşama karşı tutumu kinik diyebileceğimiz bir kayıtsızlık biçiminde belirir. Tehlikeler karşısında, kendisini seven kadının gözyaşları önünde, birkaç hafta önce arkadaş olduğu Gruşnitski’yi öldürmeye girişirken bütün olup bitenler karşısında duygusuz bir kayıtsızlıkla davranır.

AYDINLANMIŞ SOYLU ÇOCUKLARI

1825 yılının aralık ayında Rusya’da subayların örgütlediği bir ayaklanma oldu. Yapıldığı ayın adıyla, tarihte Dekabrist Ayaklanması olarak anılan başkaldırıyı çarlık şiddetle bastırdı. Öncülerin bir bölümü idam edildi, ötekiler sürgüne gönderildi. Puşkin daha önce Kafkasya’da sürgünde olduğu için, içinde arkadaşlarının da olduğu bu ayaklanmanın dışında kalmıştır.

Ama gönlü Dekabristlerden yanadır. Yenilgiye uğrayan ayaklanmanın toplumsal cezası, arkasından hüküm süren büyük bir baskı dönemidir. 1814 doğumlu Lermontov bu baskı döneminde yetişir, subay olur. 1837’de Puşkin’in düelloda öldürülmesi üzerine yazdığı “Şairin Ölümü” şiiri nedeniyle ilkin hapsedilecek, sonra da Kafkasya’ya sürgüne gönderilecektir. Orada daha önce sürülmüş Dekabristlerle karşılaşır. Zamanımızın Bir Kahramanı, yenilikçi düşüncelerin, en hafifinden sürgünle cezalandırıldığı koşulların kişiliğini inceler. Bir romandan çok bir kişilik çözümlemesidir. Bu yanıyla Rus romanına ruhbilimsel çözümlemeyi getirdiğini söyleyenler var.(3)

Ruhbilimsel çözümlemeyi dönemin ürünü olarak da yorumlamak mümkündür. Baskı varsa, toplumsal düşünce ve eylem yasaklanmışsa, etkin kişiliğin gelişme koşulları ortadan kaldırılmış demektir. Yenilgi döneminin kişileri kaçış yolları ararlar; içedönmeye, özeleştiriye sarılmaya, dünyevi zevklerin oburluğuna kapılmaya başlarlar. Genellikle baskı dönemlerinde ortaya çıkan tipik kişilikler, değişik tarihlerde ve toplumlarda benzer özellikler gösterirler. Bu nedenle 1840’ta yayımlanan Zamanımızın Bir Kahramanı’nı 1980’lerin Türkiye’sinde de bulmak mümkün olabilir: İktidarla değil, kendi kendiyle kavgalı, yaşamı gerçekçi bir yöntemle kavrayıp, toplumsal bir akılcılıkla dönüştürme iradesinden yoksun, kaynağını bilmediği bir bunalımın pençesinde kıvranan kişilikler ve onların bunaltı edebiyatı…

Lermontov’un önemi bu tipin ilk örneklerinden birini yaratmış olmasındadır. Rus toplumunda roman türünün ilk yapıtlarından birini verirken, baskı döneminin entelektüel, yenilikçi tipinin de yabancılaşmasını sorun olarak gündeme getirmiştir. Üstelik kahraman diye sunulan kişi hiç de iyi biri değildir. Yazar bunun önemli bir aykırılık olduğunu baştan kabul eder. “Bazıları Zamanımızın Bir Kahramanı gibi ahlâksız bir insanın örnek olarak gösterilmesine pek içerledi; bazıları da, büyük bir incelik göstererek, yazarın kendisinin ve arkadaşlarının portresini çizdiğini belirtti.”(4) Önsözde tartışmaya giren Lermontov şunu da ekler:

“Bu öyküden ahlâkın bir şey kazanmayacağını söyleyeceksiniz. Özür dilerim. İnsanların tatlıyla beslendiği yeter; bundan mideleri bile bozuldu: biraz acı ilâç, katı gerçekler gerek onlara. Yine de sözlerimden bu kitabın yazarının, insanların kötülüklerini silip süpürmek gibi yüce bir düşe kapıldığı sonucunu çıkarmayın. Tanrı onu böyle bir küstahlıktan korusun! O sadece, çağdaş bir insanı kendi anladığı gibi, kendi gördüğü gibi çizmeyi eğlendirici buldu. Hastalığın belirtilmiş olması bile yeter; nasıl iyileştirileceğini Tanrı bilir.” (s. 8)

Lermontov, hastalığı teşhis ediyordu. Bu, o dönem için çok ileri bir adımdı. Ama yirmi yıl sonra gelenler, Peçorin’e bir başka açıklık daha getirdiler. Dobrolyubov, “Oblomovluk nedir?” sorusunu sorduğu yazıda Peçorin’i Oblomov’un ataları arasına soktu. Dünya edebiyatına “oblomovluk” kavramını getiren Gonçarov’un romanı, kişiliğinin en temel özelliği tembellik olan, çöküşe geçmiş bir büyük toprak sahibini sergiliyordu. Oblomov’da kötülük düşüncelerde değil eylemde, daha doğrusu insani bir yaşam kurabilmek için hiçbir eyleme girişecek iradesi olmayan bir tipin yaşamında ortaya çıkıyordu. Peçorin’de kötülük, ahlaki bir sorundu, Oblomov’da kötülük bütün yaşamı kuşatan, insani çöküşe sürükleyen, toplumsal ilişkilerin ürettiği bir sorun olarak belirginleşiyordu. Bu tipin atalarını teşhis etme işini, Turgenyev’in bir “kobra yılanına” benzettiği eleştirmen Dobrolyubov üstlendi:

“Rus yazınında yaratılmış olan en güzel öykü ve roman kahramanlarının, hayatta bir amaçlarının olmayışından ve kendilerinde harekete geçecek bir güç bulamamaktan sıkıntı çektikleri nicedir herkesçe saptanmış bir gerçektir. Bu durumlarının sonucu olarak da her tür işten sıkılırlar, tiksinti duyarlar, böylece de şaşılacak bir biçimde Oblomov’a benzerler. Açın, “Onegin”e bakın, “Zamanımızın Kahramanı”na bakın, “Suçlu Kim?”e, “Rudin”e, “Gereksiz Adam”a ya da “Şçigrov’lu Hamlet”e bakın... Her birinde, Oblomov’un çizgileriyle tıpatıp çakışan çizgiler bulacaksınız."(5)

Yazarlarının düelloyla biten yaşamlarındaki benzerlik gibi, Puşkin’in şiir-romanının kişisi Onegin’le Peçorin’in(6) de yazgı ortaklığı vardır; Dobrolyubov’un değerlendirmesinde karşımıza çıkar. Onegin de aynı baskı döneminin yetiştirdiği, soylu kökenli bir okumuş yazmış tipidir. “Oblomovluk Nedir?” incelemesi Rus edebiyatında “gereksiz adamlar” diye tanımlanan bu tipin tarihsel gelişimini ortaya koyarken, yaşamın önemli konularında aldıkları tavrın ortak çizgilerini de belirlemiştir. Oblomovlar kadınlar karşısında nasıl davranırlar? Okumaya, Dobrolyubov bunu “başkalarının aklını kendine mal etme” diye tanımlar, öğrenmeye karşı tutumları nedir? Nasıl bir ideal yaşam isterler? Dobrolyubov bu soruların cevaplarını özlü paragraflarda toplar.

KADINLARA KARŞI YÜZKIZARTICI DAVRANIŞ

Oblomovların kadınlara tutumunu Dobrolyubov şöyle özetler: “Oblomovların hepsi de kadınlara karşı aynı yüzkızartıcı davranış içindedirler. Sevmeyi bilmedikleri gibi, sevgide ne arayacaklarını da bilmezler, tıpkı hayatta ne aradıklarını bilmedikleri gibi. Zembereği kuruldukça hareket eden bir oyuncak bebek gibi gördükleri sürece kadınlara kur yapmaktan da, onların ruhlarını esir etmekten de geri durmazlar...”(7) Dobrolyubov bu saptamayı Peçorin’den çıkarmıştır, dense yeridir. Peçorin, Prenses Meri’yi kendine âşık etmek için bütün ayartıcı hünerlerini sergiledikten sonra kadını yüzüstü bırakır. Çerkes kızı Bella’yı, kardeşini ahlaksızca kandırarak, başkasının atını çalma pahasına kaçırtır ve onunla evlenir. Bu olay üzerine kızın babası ölür, kardeşi haydutluğa sürüklenir, Kazbiç en değerli şeyini, atını yitirir ve Bella’yı öldürerek katil olur. Bütün bu olayların baş sorumlusu Peçorin, Bella’yı elde ettikten sonra ondan sıkılmaya başlamıştır bile; kadını kalede korku içinde bırakarak ava gider. Çevresindeki insanların trajik yaşamlarına alabildiğine duyarsızlıkla yaklaşır; kayıtsızdır.

Peçorin, sevmeyi beceremez; bencilliği, açgözlülüğü insani bir yaşam kurmasını engeller. Aktaracağım bu uzun bölüm onun kişiliğinin ana çizgilerini çok iyi ortaya koyar:

“(...) kötü bir huyum var benim: artık böyle mi yetiştirildim, yoksa Tanrı mı beni böyle yarattı, orasını bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: başkalarının mutsuz olmasına sebep oluyorsam, bilin ki ben de onlardan daha az mutsuz değilim. Tabiî ki karşımdakileri rahatlatan bir şey değil bu, ama bir gerçek. Gençliğimde, ailemden ayrıldığım andan itibaren paranın satın alabileceği her zevki çılgıncasına tatmaya başladım, hepsinden de bıktım tabiî. Grand monde’a atıldım sonra, sosyeteden usandım, kibar kadınları sevdim, onlar da beni sevdiler, ama onların sevgisi sadece kafamla onurumu dolduruyordu, yüreğim ise bomboştu... Okumaya, çalışmaya başladım –öğrenmekten de sıkıldım- ne ünün ne mutluluğun öğrenmekle ilgisi olmadığını anladım, en mutlu insanlar bilgisiz insanlardır çünkü, ün de bir talih meselesidir, ün kazanmak için becerikli olmak yetiyor. Derken bunalmaya başladım... Kısa zaman sonra Kafkasya’ya gönderildim; hayatımın en mutlu anıydı bu. Çeçen kurşunları arasında bunaltının yeri yoktur sanıyordum. Boşunaymış! Bir ay geçti, kurşun vızıltılarına da, ölümün yanıbaşımda dolaşmasına da öyle alıştım ki, sivrisineklerle daha çok ilgilenmeye başladım; son umudumu yitirdiğim için eskisinden de çok bunalıyordum. Bella’yı evimde gördüğüm zaman, kucaklayıp kara buklelerinden öptüğüm zaman, bana acıyan kader tarafından gönderilmiş bir melek olduğunu sandım onun, ne budalaymışım!.. Yine yanılmışım. Yabanî bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten pek farklı değilmiş; birinin hoppalığı insanı nasıl bıktırıyorsa ötekinin de bilgisizliği, basitliği o kadar bıktırıyor. Yine de hoşlanmıyorum ondan; mutlu anlar yaşattı bana; onun uğruna canımı bile veririm –ama arkadaşlığı renksiz bir arkadaşlık. Budala mıyım, kötü bir insan mıyım, bilmiyorum; bildiğim bir şey var: ben belki de ondan (Bella’dan-b.s.a.) daha çok acınacak haldeyim. Şu anlamsız dünya ruhumu bozmuş; kafam tedirgin, yüreğim doymak bilmiyor; hiçbir şeyle yetinmiyorum; zevke nasıl alıştıysam acıya da öyle alışıyorum, hayatım gittikçe boşalıyor; bir tek çare kaldı benim için: yolculuk etmek.” (s. 45-46)

Yolculuk kendinden kaçmak için bir çözümdür belki. Yolculuk için Avrupa’yı değil, henüz yeterince bilinmeyen, kültürün odağına alınmayan ülkeleri seçmesi de bu kaçışla ilgilidir. Varolandan, bilindikten, kendinden kaçmak ister. Romantik bir yaklaşım içindedir. Olumsuz koşullardan doğaya, ilkele, serüvene kaçarak kurtulmaya çalışır. Romanın başında Kafkasya yolculuğunu izlediğimiz, Maksimiç’ten onun günlüklerini ele geçirip yayımlayan anlatıcı da Peçorin’e benzer biridir. “Peçorin’in İran’dan dönerken öldüğünü öğrendim geçenlerde. Bu haber sevindirdi beni, hem bana bu notları yayımlamak hakkını sağlıyordu, hem de başka birinin eserine kendi imzamı atmak fırsatını veriyordu.” diyecek ölçüde bencildir. Şunu eklemeyi de ihmal etmez: “Dilerim okuyucular böyle ufak bir sahtekârlık için beni suçlamazlar. “ (s. 69) Buradan öğreniyoruz ki, Peçorin döndüğüne göre, İran’da da sıkıntısını aşamamış; yola devam etmediğine göre yolculuk ve ötesi için de umudu kalmamıştır.

Peçorin’in düelloda biten sonuyla yazarın 27 yaşında, üstelik romanın ana mekânı Pyatigorsk’ta bir düelloda öldürülmesi şaşırtıcı bir rastlantıdır. Belki de buna rastlantı dememek gerekir; yazarın yaşamının sonu için hazırladığı bir tasarım olabilir. Peçorin ile kendisi arasında benzerlikler kurulmasını özellikle ister gibidir. Lermontov’un şiirlerinde de benzer duyarlıklar ve kişisel yakınmalar buluruz. Peçorin, Lermontov’un, kendine ve kuşağına eleştirel bakma çabasının ürünü olarak da değerlendirilebilir. Bir şiirinde kendi kuşağını şöyle betimler:

Kaygıyla bakıyorum bizim kuşağa!
Geleceği ya boş ya karanlık görünüyor.
Böyleyken, bilincin ve kuşkunun yükü altında
Eylemsizlik içinde kocuyor.

Zenginiz biz, ta beşikten beri
Babalarımızın yanlışlıkları ve akılsızlıklarıyla!
Yaşam üzüyor bizi; dümdüz, amaçsız bir yol gibi,
Bir şölen gibi yabancı bir bayramda.

Utanç verici umursamazlığımız var iyiye ve kötüye,
Solup gidiyoruz kavgaya girmeden daha;
Yüz kızartıcı korkaklarız tehlikeyi görünce
Ve iğrenç tutsaklarız iktidar karşısında. (…)
(8)

Lermontov, kendine ve kuşağına alabildiğine eleştirel bakabiliyor. Peçorin’in ruhunu bozan şeyi nasıl açıklayabiliriz? Yevgeni Onegin de onun bir benzeriydi. Puşkin kısa birkaç dizede bu süreci özetlemişti. Eleştirel bakacak ölçüde bilinçlenmiş bir entelektüel kişiliğin, koşulların değiştirilemezliği karşısında düştüğü umutsuzluk bu bunaltıyı doğuruyor olmalı. Olması gerekenlerle olanlar arasındaki derin uçurum… Bu koşullarda tutarlı ve adım adım sürdürülecek bir savaşım geliştiremeyince umutsuzluk yaşamı belirliyor. Yaşam sağlam dayanaklardan yoksun hale geliyor. Yapılan hiçbir şey kişiyi doyuma ulaştırmıyor. Kuşkusuz yaşam, eksiklikleri giderme yolunda bütünüyle doyuma ulaşmayacak bir akıştır, yine de umutla atılan adımlar, eksikleri giderdikçe duyulan güven, tarihsel bilinç, toplumla yazgısını buluşturma becerisi kişiyi yaşamdan sevinç duymaya hazırlayacaktır. Tersi durumda bunaltı hazırdır. Eğer bilinç gelişkin değilse, durumun bilgisi yetersizse, Peçorin’in dediği gibi, cahiller, yaşamda mutlu olmanın yolunu bulabilirler. Beklentileri sınırlıdır ve eleştirel bilinçleri gelişmemiştir. Yaşamı bilinç düzeyinde kavrayan ama bunu eylemde kuramayan insan ise mutsuzdur. Eylemsizlik yoğunlaştıkça, yanlış yönlere kaydıkça ruhun bozulması, yabancılaşma büyüyecektir. Lermontov’un şiirinde betimlediği, Peçorin’in kuşağının durumu budur. Onlar iyi eğitim almış, aydınlanmış soylu çocuklarıdır. Yanlış giden şeyleri görmüşlerdir, ama değiştirmek için daha ilk eylemlerinde büyük bir yenilgi almışlardır.

Ruhlarında derin bir yara açan bir yenilgidir bu. Yaşama kayıtsızlaşarak, bu yarayı iyileştirmek değil, görmezden gelmek mümkün olabilir belki. Peçorin’in oradan oraya koşuşturması, bunca eylemlilik içinde, hep boşluk ve eksiklik duyması bununla ilgilidir.

Ondaki ruhsal bozulmayı ve umutsuzluğu dile getiren aktardığım sözlerini, orta yaşlı ve bilgisiz Maksim Maksimiç dehşetle karşılar: “Uzun zaman buna benzer şeyler söyledi, sözleri aklımda kaldı, çünkü yirmi beş yaşındaki bir adamın ağzından bu sözleri ilk duyuyordum, dilerim Tanrıdan, bundan böyle de duymam…” (s. 46) Anlatıcının da belirttiği gibi Peçorin zamanının yeni insanıdır. Daha önce onun gibi yirmi beş yaşında kimse yaşam karşısında bu kadar kötümser olmamıştır.

Peçorin diyalektik bir roman kişisidir; çelişkiler bütünü bir insandır. Çağının çatışmalarını ruhunda barındırıyor. Her şeyi buz gibi çıkarın sularında boğan burjuva gibi ruhsuz; ama bunun boşluğu ve acısından da çıldıracak kadar mutsuz; yaşamına anlam arayan biri. Geçiş döneminin insanıdır. Ruhunun ölen yanı toprak sahibi sınıfın egemenliğinde yüceltilen bazı değerleri içeriyor. Ayakta kalan yan ise, burjuvaziye uygun bir çıkarcılık ve katılıkta. Yine de, Peçorin parçalanan kişiliğinin gerçekliğini kavramak için cesaretle yazıyor ve yazgısını zorluyor... Bu yaşamı kabullenmek istemiyor. Başkaldırının gerekliliğini duyumsuyor. Bastırılmış bir ayaklanmanın uzak anısıyla ezilmiş.

ELEŞTİREL BİLİNÇ SINIF DEĞİŞTİRİNCE

Yevgeni Onegin, Peçorin benzeri aristokrat kökenli entelektüellerin eleştirileri ve romantik başkaldırıları bireyci bir nitelikteydi. Kısa süre sonra “nihilizm” kavramını tartışmaya açacak Turgenyev’in roman kahramanı Bazarov ise, bireyciliğini toplumsal düşünceleri ve eylemiyle dengelemeye çalışıyordu. Küçük toprak sahibi bir ailenin çocuğu olmasıyla da Dekabristler kuşağından ayrılıyordu. 1850’lerden sonra sahneye çıkan kuşağın bir simgesiydi. Rus düşünce tarihinde raznoçintsi diye adlandırılan bu kuşak, Çernişevski ve Dobrolyubov gibi papaz çocuklarını, alt sınıfların eğitim görmüş çocuklarını içeriyordu. Toplumsal sorunlara karşı yaklaşımları da devrimci nitelikteydi. Bazarov’un nihilist nitelikteki isyanını toplumsal bir bağlama oturtacak, asıl toplumcu başkaldırıyı romanla dile getirecek kişilikler, 1860’larda, Nasıl Yapmalı’nın Lopuhov, Vera, Kirsanov gibi kişileri olacaklardı. Çernişevski, Nasıl Yapmalı’yı, Rusya’da ilk politik örgütün, “Toprak ve Özgürlük” örgütünün kurulması üzerine kapatıldığı Peter ve Paul kalesinde, 1862 yılında yazmıştı. 19. Yüzyılda zaman Rusya’da çok hızlı akıyordu. Romantik başkaldırıdan devrimci başkaldırıya olağanüstü hızlı, kısa bir zamanda geçilebilmişti.

18 Şubat 1861 yılında çıkarılan bir kanunla sözde “serfliğin ilgası” sağlanmıştı. Uygulamada köylülerin kölelik koşullarında ve yoksulluk içinde yaşamları yıllarca sürdü ve buna karşı edebiyatın tanıklığı yoğunlaşarak ve toplumcu nitelikler kazanarak gelişti.

RUSYA'YI KEŞİF KOLU OLARAK ROMAN

19. Yüzyıl Rus edebiyatında yazılan ilk romanlardan biri, Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” romanı da, Rusya’nın işgal coğrafyası üstüneydi. 1770 yılında Pugaçev önderliğinde, Yayık ırmağı çevresindeki Kazakların ayaklanmasını anlatıyordu. Üstelik, Puşkin, 60 yıl boyunca adı bile anılması yasaklanmış bir isyanı gündeme getirmişti. Roman, Rus toplumunun bilinmeyenine bir keşif yolculuğuydu. Puşkin’in arşivlerde olayı araştırdığını, 3 yıl süren ve Moskova yakınlarına kadar yayılan isyanın yaşandığı bölgeleri gezdiğini, olayın tanıklarını arayıp bulduğunu biliyoruz. Ondan birkaç yıl sonra yazılan Zamanımızın Bir Kahramanı’nın da, benzeri bir işgal coğrafyasını ele alması ortak bir duyarlılığı sergiliyor. İlk romanların toplumlarına keşif heyecanı duyurduğunu görüyoruz. Savaşlarını taşıyor. Romancı, bir tarih ve toplum araştırmacısı gibi çalışıyor. Lermontov’un “zamanının kahramanı”nın tipolojisini çizdiğini görüyoruz. Aynı yıllarda yazılan, bunlara eklenebilecek bir üçüncüsü, dünya edebiyatının da mucize yapıtlarından biri, Gogol’ün “Ölü Canlar”ı da tam burada yer alıyor. Bu romanın başkişisi Çiçikov’un bütün yolculuğu, Rusya’nın bir coğrafi-iktisadi haritasını çıkarma çabası olarak okunabilir. Çöken çiftlikler, sefalet içinde köylüler, vicdansız toprak sahipleri, ölü canlardan daha ölü yaşayan insanlar…

Puşkin ve Lermontov, romanlarında Rusya olmayanın, Rusya’nın ele geçirmek, kendinin yapmak istediği uzak bölgelerin, İç Asya’nın ve Kafkasya’nın keşfine çıkarken, Gogol, gözünü Rusya denen bilinmeyene çevirmiştir.

Lermontov’un sürgün kahramanı Kafkasya kanyonlarında esen fırtınaya bakarak, fırtına için şunları düşünür: “Sen de sürgünsün, diye düşündüm. Sen de geniş bozkırların özlemi içindesin! Soğuk kanatlarını rahatça açabilirsin orada, ama burada demir kafesinin parmaklıklarına haykırışlarla saldıran tutsak bir kartal gibisin.”

Bu dağlık coğrafyayı ve fırtınalı, karlı havayı Ölü Canlar’daki Rusya coğrafyasıyla karşılaştırabiliriz. O zaman yazarın sürgünlüğü daha iyi anlaşılabilir. Çünkü Gogol’ün çizdiği Rusya, Lermontov’un çizdiği Kafkasya’ya taban tabana zıttır.

“Rusya!.. Rusya!.. Seyahat etmekte olduğum bu yabancı memleketlerde hep seni görüyorum, seni arıyorum, seni düşünüyorum… Refah yüzü görmeyen fakir şehirler... Ne tabiatın güzelliği, ne bir sanat harikası var! Kayalar üzerinde yapılmış büyük saraylar, güzel ağaçlar, evlerin üzerinde sarmaşıklar yok. Gözler, muhteşem kayaları seyretmek için kalkmaz; asmalar, sarmaşıklar ve milyonlarca yaban gülleriyle süslü kubbeler görünür... Yüksek dağların karlı tepeleri hiçbir yerde bulutsuz parlak semaya doğru yükselmezler... Hayır... Her taraf açık, ufuklar dümdüz... Şehirler hep basık ve geniş ovaların içinde ancak küçük noktalar, benekler gibi göze çarpıyorlar... İlgileri toplayan, büyüleyen hiçbir şey yok…”(9)

Böyle çizilen bir “anayurttan” gelen sürgünün Kafkasya dağları içinde hayranlıktan büyülenmesi, aynı zamanda doğanın zorlu koşullarının kafese soktuğu bir kuşa dönmesi beklenebilir. Kafkasya, Gogol’ün çizdiği, gözalabildiğine uçsuz bucaksız düzlüklerden oluşan Rusya’nın anti-tezidir. Aşağıdaki parça, Lermontov’un kitabın özellikle ilk bölümlerinde çizdiği hayranlık verici dağ manzaralarına ve bunun anlatıcı üzerindeki ruhsal etkisine iyi bir örnektir:

“Biz de atlar yoruldukça tekerleklerin arkalarına taş koyarak, yaya devam ediyorduk yolumuza; yol gökyüzüne çıkıyor gibiydi, gözün görebildiği kadar tırmanıyordu çünkü, sonunda da, bir önceki akşamdan beri Gud dağının tepesine avını bekleyen bir akbaba gibi tünemiş olan bulutun içinde kayboluyordu; kar, ayaklarımızın altında gıcırdıyordu; hava bayağı azalmıştı, soluk alırken güçlük çekiyordu insan; kan beyinlerimize doluyordu sanki, buna rağmen damarlarıma tatlı bir duygu yayıldı, dünyanın bu kadar tepesinde olmaktan sevindim; tabii çocuksu bir duyguydu bu, ama toplum kurallarından kurtulup tabiata bu kadar yaklaşınca, insan çocuklaşmadan edemiyor: sonradan edinilmiş ne varsa akıp gidiyor insandan, ruh temizleniyor, eskiden nasıl idiyse, bir gün yine nasıl olacaksa, o durumu alıyor. Benim gibi yabanî dağlarda dolaşmış, uzun zaman onların garip biçimlerini incelemiş, aralarını dolduran havayı büyük bir istekle içine çekmiş bir insan, benim o büyülü manzaraları anlatma, çizme duygumu anlar.” (s. 34-35)

Rus romanının ilk örneklerinin bu ulusal coğrafya ve insan kimliği sorununu temel alması bir rastlantı olamaz. Roman için söylenegelen, burjuva insanın doğum sancıları ortasında tarih sahnesine çıkması saptaması, Rusya özgülünde de böyle yaşama geçiyor. Her üç kitap, Yüzbaşının Kızı, Ölü Canlar, Zamanımızın Bir Kahramanı geniş bir coğrafyaya yayılan ve bu coğrafyayı keşfeden kahramanlarıyla, Rus insanı için keşif kolu işlevi üstleniyorlar sanki...

Sonraki romanlarda bu keşfetme işlevi toplumun yapısına yönelecek, Moskova ya da Petersburg’un caddelerine, bakımsız apartman dairelerine, işçi mahallerine ışık düşürecektir. Romantik doğa manzaralarının yerini, eşitsizlik ve baskı altında yaşayan bir toplumun insan manzaraları alacaktır. Dostoyevski ile bu bakış insan ruhuna çevrilecektir.


(1) Ö. Aydın Süer, XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar, s. 38, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2006.

(2) "Bu politikanın en kararlı uygulayıcısı, 1816-1827 yılları arasında Kafkasya valiliği yapan, yerel halkları, yaşamlarını destekleyen çevreden mahrum bırakmak ve böylece itaatlerini sağlamak için ormanları orakla biçercesine ortadan kaldırmak ve köyleri yakıp yıkmak yoluna başvuran General Ermolov idi. General, politikasını, ‘Terör, benim adımdır ve onun sınırlarımızı kale zincirinden çok daha etkili bir biçimde korumasını istiyorum,’ sözleriyle açıkladı. Cezai amaçlı seferleri, Rus askerlerini başlarına buyruk bir biçimde tecavüze ve yağmaya teşvik etti. Ermolov, böylesine aşırı uygulamaları nedeniyle imparator tarafından azarlandığında, kendisini ‘Asyalıların gözünde tenezzül, bir zayıflık işaretidir ve amansız bir biçimde acımasız oluşum, insanlık duygularımdandır. Bir Asyalının infazı, binlerce Rus’u yıkımdan; binlerce Müslümanı ihanetten kurtarır,’ sözleriyle savundu.” (Geoffrey Hosking, Rusya ve Ruslar, s. 331-332, çeviren: Kezban Acar, İletişim Yayınları, 2012, İstanbul) Neyse ki, Lermontov, Kafkasya’ya 1837 yılında General Ermolov’un görevden ayrıldığı bir dönemde sürgün edildi. Çocukluğunda da orada bulunduğuna göre, Ermolov döneminin kanlı kıyımlarının korku atmosferinde büyüdü. Zamanımızın Bir Kahramanı’nda Ermolov döneminin bir anıtıyla da karşılaşırız: “Sınır vadisine indiğimizde yüzbaşı,-İşte Kresovya! Dedi ve karla kaplı bir tepeyi gösterdi; dorukta, taştan bir haç kapkara görünüyordu; haçın yanından belli belirsiz bir yol geçiyordu (…)Bu haça dair oldukça garip, ama birçok insanın inandığı bir söylenti vardır: Kafkasya’dan geçerken Büyük Petro dikmiş o haçı. Ama aslına bakılırsa, Püyük Petro Dağıstan’a gitmiştir, bu bir; ikincisi de, haçın üstünde koca koca harflerle oraya General Yermolov’un buyruğuyla 1824’de dikildiği yazılıdır. Ama yazıya aldıran kim, söylenti öylesine kök salmıştır ki insan hangisine inanacağını şaşırıyor, üstelik biz yazılara inanmaya pek öyle alışık değiliz.” (Lermontov, Zamanımızın Bir Kahramanı, s. 38, Çeviren: Ülkü Tamer, Ağaoğlu Yayınevi, 1967, İstanbul.)

(3) Ö. Aydın Süer, XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar, s. 38, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2006.

(4) Lermontov, Zamanımızın Bir Kahramanı, s. 8, Çeviren: Ülkü Tamer, Ağaoğlu Yayınevi, 1967, İstanbul. Romandan bundan sonraki aktarmalar, parantez içinde sayfa numaralarıyla belirtilecektir.

(5) NikolayAleksandroviç Dobrolyubov, Oblomovluk Nedir?s. 43-44, Çeviren: Mazlum Beyhan, Yön Yayınları, 1987, İstanbul.

(6) Ö. Aydın Süer, Zamanımızın Bir Kahramanı’nın Puşkin’in Yevgeni Onegin şiir romanıyla benzerliklerini belirtirken, Peçorin adıyla ilgili olarak şunu not ediyor: “Paul Foote de, Puşkin’in kahramanı Onegin’in adını Onega ırmağından, Peçorin’in ise Peçora ırmağından aldığını öne sürerek, bu iki kahraman arasındaki benzerliğe işaret eder.” (Ö. Aydın Süer, XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar, s. 34, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2006) Roman kahramanları ırmak esinli adlar taşırken, 19. Yüzyılın son çeyreğinin ve 20. Yüzyılın ilk çeyreğinin iki büyük Rus düşünür-devrimcisi de takma adlarını benzeri bir yöntemle seçtiler. Plehanov Volga ırmağından esinle kendini gizlemek için yazılarında Volgin adını kullanırken, Viladimir İliç Ulyanof da Lena ırmağından yola çıkarak Lenin olmuştu.

(7) Dobrolyubov, a.g.e., s. 51.

(8) Mihail Yuryeviç Lermontov, Hançer, s. 40, Çeviren: Ataol Behramoğlu, Adam Yayınları, 1985, İstanbul.

(9) Nikolay Gogol, Ölü Canlar, s. 246, Çeviren: Şima Rondinelli, Boyut Yayınları, tarihsiz, İstanbul.