“Kuzuların sessizliği…”



10-09-2015 10:04


Nurettin Abacıoğlu

Başlık, bir romanın ve filmin adı…

Duyanı, bileni, okuyanı, seyredeni mutlaka olmuştur…

Thomas Harris’in psikolojik gerilim türündeki romanını beyaz perdeye yönetmen Jonathan Demme aktarıyor. 1991 yapımı ve 1992 Oscarlarını toplayan bir film, şimdilerde ABD Ulusal Film Arşivi'nde saklanıyor… Nedeni, Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilmiş olmasından… 

Film esas olarak, ölüme dair bir hastalıklı zihnin psikolojik olarak incelenmesini içeriyor…

Okumayan veya filmi izlemeyen, bir yerlerden bulup buluşturmalı derim…

***

Ölüme dair denince…

Ne çok ölüm, ne çok kırım, ne çok vahşet ve ne çok kumpas var şu sıralar bu ülkede…

Ülke yangın yeri adeta…

Bir kaç gün önce, Feys’te…

“Şimdi ölüm her yerde
Köşe başlarından, puşt zulalarından kafasını kaldırıyor...”
Söz bitmiştir...”

Ve

“Ülke yangın yeri,
Yüreklerimiz kavruluyor...
Birisi itirafta bulunuyor: Savaşın nedeni, talep ettiği 400 milletvekili...”

… diye yazmıştım…

Yüzlerce beğeni almış…

Kuşkusuz beğenenleri, yorum yazan ya da paylaşanları ölümü beğendiklerinden değil, yapılan tespite katılımlarından beğeniyorlar olmalılar…

Gazete başlıkları, medya ortamı benzeri yüzlerle, binlerle paylaşımla dolu…

Ve paylaşımların önemli bir kısmı giderek daha çok ayrışan ve ölüme ağlarken daha başka ve yeni ölümlere çağrı çıkaran başka bir ferdaya da dönmüş durumda…

Ne hazin, ne tehlikeli…

Hatta faşist gurkalar, Madımak zebanileri, Çorum, Maraş katilleri, gazete, parti binası basıyor, dükkânların cam, çerçevesini indiriyor, yoldan geçeni çevirip dövüyor, linç ediyor…

Kana kan, intikam…

Türkiye’nin her yerleşiminden havaya asılı kalan başka bir kan ve ölüm kokusu yükseliyor…

Bir kaos ki sorma gitsin…

Ne ki bu kaosun içinde daha fazla insan, olan biteni daha iyi anlamaya da başlıyor…

“Savaşın nedeni, talep ettiği 400 milletvekili…”

Ne ki yine ülke gündemine ilişkin çaresizlik, umutsuzluk, karabasanlar falan…

Oysa işte her şey bizim ellerimizdedir. Bir bilinebilse…

Sonuç olarak şu soruyu kendime sorabilirim:

Yazmak nedir ki bu günlerde?

Yazmak nasıl bir iştir, bütün zamanlara yayılmış?

Kırık döküktür; yazma zamanının o anına denk düşen heceler, kelimeler ve cümleler…

Oysa yazar, gerçekliğin çıplak bir fotoğrafını çekmek ister…

Oysa yazar, yazdığı andan dağılan en geniş zamanların nesnelliğini çözümlemek ister…

Tarihin bu anına şerh düştüğümüze göre, bu saptamalara veya çözümlemelere devam edip gideceğiz anlaşılan. O nedenle bunların bir kısmı sonraki yazılara kalsın…

Şimdi sadece anın fotoğrafı olan kuzuların sessizliğine dair birkaç paylaşımla bu yazıyı sonlandırayım…

***

Bir başka yazımda, bu arkadaşımdan, daha önceleri de bir alıntı yapmıştım…

Zühre Şentürk, Van’ın Yüzüncü Yıl Üniversitesinde Hoca… Sınıf arkadaşımdır.

On sekiz yıl oldu herhalde… Aynı fakültede hocalık yaparken aldığı daveti çevirmedi ve kalktı Doğunun bu sınırdaki iline göç etti… Tuzu kuruydu… Gitmeseydi, neden gitmedin diye soracak, sorgulayacak kimse de çıkmazdı…

Çıksa bile cevabı bile hazırdı… Araştırma olanaklarını, kütüphaneyi, yaşam biçimlerini falan pekâlâ bahane edebilirdi. Etmedi… Sonra kendini Vanlı yaptı… Evlatlarım dediği yöre halkının kızlarına, oğullarına elinden geleni vermeye çalıştı; çalışıyor…

Akademi mücadelesinde aydınlanmacı bir hoca olarak örgütlü çabaların içinde yer aldı; alıyor. Ve hatta kimyacı olmasına karşın, güzel sanatlara olan aşkından ve üniversitesinin güzel sanatlar fakültesinin kurucu dekanlığını yaparken, Van Devlet Tiyatrosunda gönüllü oyunculuk bile yapmışlığı vardır… Yani, bu güzel memleketin aydın bir insanı, bir yerlerde yazarlık falan yapmaz ama gönlünden geçenleri de yazar ve zaman zaman da paylaşır…

İşte bunlardan birisini yapmış yine… Ben de izniyle buraya alıntıladım…

Bakalım neler diyor…

***

“Yüreğimizi kor ateşlerin kavurduğu günlerin başlangıcından bu yana, yaklaşık 1,5 aydır bu sayfayı hiç kullanmıyorum. Hiç içimden gelmedi kendime dair bir şeyleri paylaşmak ya da paylaşılanları okuyup hakkında bir-iki kelam etmek. Bugün eski yazılarımı gözden geçirirken tam da 3 yıl önce bu günlere denk düşen bir mektubuma ulaştım; Hakkâri-Çukurca'da şehit düşen Kınalı Kuzulara yazdığım. O mektubu bu akşam içimde tarifsiz acıyla bir kez daha sizlerle paylaşmak istedim. Kınalı Kuzularımız, yiğitlerimiz, bu kez Dağlıca'dan... İsimleri Konyalı Muharrem, Iğdırlı Tolga, Muğlalı Adnan, Ardahanlı Tayfur...

Zühre Şentürk
09.09.2015-Van

KINALI KUZULARDINIZ ASLINDA!
Adınız Metin’di, Hakan’dı, Burak’tı ya da Yaşar… Zonguldak’tan, Ordu’dan, Çorum’dan ya da Diyarbakır’dan çıkmıştınız işte yola. Sizi görmüşlüğüm var mıydı acaba? Van uçağında tam uçuşa geçerken ‘’elinizi tutabilir miyim, uçak korkum var ilk kez biniyorum da uçağa’’ diyen içinizden biri miydi, kim bilir? Avuçlarımın arasına aldığım eliniz ter içinde kalmıştı çok iyi anımsıyorum. Ve omzuma dayadığınız başınız yaprak gibi titriyordu. Nereye demiştim yolculuk? Hakkâri Çukurca’ya diye almıştım yanıtı ürkek bir sesle. Ya da yanımdaki koltukta sessiz gözyaşı döken olmayasınız sakın? N’oldu demiştim, benimle paylaşmak isterseniz dinlerim sizi. Bir sevdiceğiniz vardı ve ondan ilk kez ayrılıyordunuz; içinizde bir tuhaf his, dönemeyecekmişsiniz gibi sanki. Nereye demiştim yolculuk? Hakkâri-Çukurca’ya. Bir keresinde ise iki arkadaş kurulmuştunuz yan koltuklara. Biriniz iri maviş gözlüydü ve uzun ama sarı kirpikli. Benimki cam kenarıydı da rica etmiştiniz, oraya biz geçebilir miyiz diye. ‘’Doğuyu ilk kez göreceğiz de’’…Nereye demiştim yolculuk? Hakkâri Çukurca’ya. Hakkâri nasıl bir yer diye sormuştunuz. Hakkâri çok güzeldir demiştim, çok güzeldir. Sonra bir keresinde de beyaz spor ayakkabılarınız vardı (markaydı anımsıyorum), beyaz tiril tiril gömleğiniz ve jöleli geriye taranmış gür siyah saçlarınız. Bir de üzerinde ‘’Itır’’ yazan künyeniz. Bir pervasızlıkla son ana dek telefonunuzu açık bırakıp mesaj çekiyordunuz, olası Itır’a. Uyarmıştım sizi; ters bakmıştınız bana şöyle bir. Sormuştum, yolculuk nereye? Hakkâri Çukurca’ya diye almıştım sert bir yanıt.

Anlamıştım, hepiniz kınalı kuzulardınız aslında, anacıklarınızın koklamaya doyamadığı kuzucuklar. Yaşlarınız 18-20 arasında vardı yoktu.

Çok çocuktunuz be afili saçlarınıza ve küstahmış gibi göstermeye çalıştığınız tavrınıza rağmen. Hiç tatmamıştınız oysaki doğru-dürüst sevgiyi; öyle olduğunu sansanız da. Acıyı da, öfkeyi de, hayal kırıklıklarını da, kazanmayı da kaybetmeyi de… Oysaki yaşamalıydınız bütün bunları gelen yıllarda sindire sindire. Dibe vurmayı da gerekirse, göğe çıkmayı da ayrı bir zaferle. Ama olmadı, olamadı, oldurulamadı. Çukurca bir kez daha izin vermedi size de, sizden önceki pek çok kınalı kuzuya yaptığı gibi.

Adınız Metin’di, Hakan’dı, Burak’tı ya da Yaşar… Zonguldak’tan, Ordu’dan, Çorum’dan ya da Diyarbakır’dan çıkmıştınız işte yola, Hakkâri’ye doğru.
Hakkâri çok güzeldir aslında,  çok güzeldir.

Zühre Şentürk
6 Ağustos 2012-Van”

***

Kınalı kuzu işinin bir kesiti…

Ben yazısına yorum yazıyorum…

Diyorum ki,

“Zühre sana ne demeliyim.

Yazı bu denli içten ve bütünü bu denli insani duygularla dolu, tertemiz mi olur...

Tabii ve benden çok daha iyi bilirsin ki, uçaktaki yanı başında oturan kınalı kuzular gibi yaşadığın yörenin insanlarının içinde de başka kınalı kuzular var ve bu günün senaryosu onlar için karşılıklı şimdi baştan yazılıyor adeta.

Jenerikte "Kuzuların Sessizliği"; Türkiye’nin bütün kentleri yangın yeri; duhuliye 10 kuruş ve cümle saray sinemalarında ful gişe...

Kuzular bir bir yere düşüyor; kahpe siyasetlerin kahpece kapıştırmasıyla.

Her iki tarafta da, boynu her vurulan kuzuya kimileri ad takıyor: ya şehit, ya leş.

İnsanlığımdan utanıyorum ve içim kan ağlıyor. Kardeşi kardeşe düşürenlerden hesap sormak için bu halk, tek bir vücut olarak, ayağa kalkmayı ve savaş istemiyoruz diye haykırmayı beceremezsek saray sinemalarının koltuklarında, localarında "kuzuların sessizliğini" seyretmeye korkarım ki devam ederiz daha...”

Sonra bana Zühre yanıt veriyor:

***

“sorma nuricim; bugünkü paylaşımlarımda tam da bu söylediklerine dokundum...ya şehit, ya leş… ben de utanıyorum insanlığımdan ve en acısı da çaresizliğimden...ne fena ki bazı arkadaşlarımız ''niye hala Dağlıca ya da Çukurca yok edilmiyor diye yazmışlar; bilmezler ki oralarda yaşananları, trajediyi...korkarım ki ''kuzuların sessizliği'' seyredilmeye devam edecek...

***

Evet, artık söz bitsin…

Ve hayır artık “kuzuların sessizliği” seyredilmesin…

Haziran Türkiye’si mutlaka ayağa kalkmalıdır…

Bu iç savaş durdurulmalıdır…

Halkın kendi iktidarı, “kınalı kuzu” ölümlerine son buldurmalıdır…  

nuriabaci@gmail.com