Kuruluşunun yüzüncü yılında Türkiye Komünist Fırkası



30-08-2020 00:07


İzge Günal

“10 Eylül 1920” önemli bir tarih. O gün başlayan kongre ile Türkiye Komünist Fırkası’nın (TKF) kuruluşu resmen ilan edilmiş oluyordu.  Üzerinden yüz yıl geçmiş; dile kolay yüz yıl, bir asır. Sanırım önümüzdeki günlerde kuruluş ile birlikte ilk Başkan Mustafa Suphi ve on dört yoldaşının 28 Ocak 1921’de katledilmesi tekrar tartışılacak ve elbette okunacak. İşte tam da bu nedenle hem konuya giriş yapmak hem de kaynak önerebilmek düşüncesiyle üç kitabı elden geçirdim. Bunlar, Hamit Erdem’in Mustafa Suphi; Yavuz Aslan’ın Türkiye Komünist Fırkasının Kuruluşu ve Mustafa Suphi ve Yücel Demirel’in çevirdiği iki ciltlik Dönüş Belgeleri kitapları. Aslına bakarsanız üç kitabın arakesiti çok geniş; aynı belgeleri kullanıyorlar. Ancak Erdem’in daha soldan baktığını, Aslan’ın ise devletin resmi görüşünü (kitap Türk Tarih Kurumu yayını) akademik bir yaklaşımla aktardığını söylemeliyim. Dönüş Belgeleri ise adı üzerinde, doğrudan TKF belgelerini yorumsuz olarak veriyor. Dediğim gibi, kitapların arakesiti geniş; zaten Erdem de diğer iki kitabı bolca kaynak olarak kullanmış. Şunu söylemeye çalışıyorum, anlatacaklarım bu kitaplardan aldığım notlardan; elbette çok uzatmadan ve yine elbette yorumlarımı da katarak:

KÜNYE: 
- Mustafa Suphi. Hamit Erdem, Sel Yay., 3. Baskı, 2010. Etiket fiyatı 17 TL. 
- Türkiye Komünist Fırkasının Kuruluşu ve Mustafa Suphi. Yavuz Aslan. Türk Tarih Kurumu Yay., 2004. Sahaflarda 45-100 TL.

KÜNYE: Dönüş Belgeleri. Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV) Yay., Çev.: Yücel Demirel, 2 cilt, 2004. Etiket fiyatı 40+35=75 TL. 

Başlangıçta Mustafa Suphi tipik Osmanlı aydını özellikleri gösteriyor: olaylara toplumsal pencereden bakmaya çalışsa da milliyetçi tonlardan da kendini kurtaramaz. Eğitimini tamamladığı Paris’te, özellikle Fransız Sosyalist Partisi başkanı ve L’humanite gazetesinin kurucusu Jean Jaures ile tanışması yaşamını etkiler. Toplumsal mücadelede sınıf gerçeğinin farkına varması bu döneme denk gelir ve kendisini bir ölçüde diğer Osmanlı aydınlarından farklı kılar.

1910 yılında Paris Siyasal Bilgiler Mektebi’ni (L’ecole Libre des Sciences Politiques) “Türkiye’de İtibari Zirâî Teşkilatının Hal ve İstikbâli” başlıklı teziyle bitirir. Bu tez gerçekten ilgi çeker ve Paris ve Roma’da iki uluslararası kongreye davet edilir. Mustafa Suphi her iki kongrede de sunum yapar.

Türkiye’ye döndükten sonra İttihat ve Terakki içerisinde çalışır ancak kısa bir süre sonra çıkan anlaşmazlıkla Sinop’a sürgün gönderilir ve sonrasında Rusya’ya kaçar. Burada, gün geçtikçe sosyalist fikirlere yaklaşan Mustafa Suphi, 1915 yılında SBKP’nin başlangıcı sayılabilecek Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisine katılır ve süregiden Bolşevik-Menşevik ayrımında Bolşevik tarafta kalır.

Artık çizgisi nettir. Hem Anadolu’da emperyalizme karşı mücadele ve emekçi iktidarının kurulması, hem de Sovyetlerin güçlenmesi temel hedefleridir. Bu amaçla öncelikle Yeni Dünya gazetesini çıkartmaya başlar. Gazete, sayıları 60 bini bulan Türk savaş esirleri arasında dağıtılırken daha az bir miktarı da İstanbul ve Anadolu’ya gönderilir. Osmanlı hükümeti Sovyetlere birkaç kez nota vererek Yeni Dünya’nın yayınını durdurma girişiminde bulunursa da Sovyet Hükümeti “Bizde basın özgürdür.” diyerek reddeder. Bu arada esirler arasındaki çalışmalar hedefine ulaşır ve 1918 yılında siyasi komiserliğini Mustafa Suphi’nin yaptığı Türk Kızıl Tugayı kurulur ve hatta Kazan’da çarpışmalara katılır.

Aynı yıl Temmuz ayında toplanan Türk Sosyalistleri Konferansı ve burada kurulan Türkiye Komünist Teşkilatı’na TKF’nin çekirdeği veya kuruluş çalışmaları gözüyle bakılabilir. Örgütlenme çalışmaları sürerken Ağustos 1919’da Türkiye’ye gitme girişiminde bulunurlar ama Denikin Kuvvetleri’nin saldırısı nedeniyle gerçekleştiremezler.  Sonrasında 1 Eylül 1920’de TKF’yi kurmak için Bakü’de kongre yapma kararı alırlar. Ancak aynı tarihlerde, aynı yerde Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın (DHK) yapılacağını öğrenince hem iki kongrenin çakışmaması hem de DHK için Türkiye’den gelen delegelerin bir kısmını TKF Kuruluş Kongresi’ne katabileceklerini düşünerek TKF kongresini 10 Eylül’e ertelerler.

Gerek Ankara gerekse İstanbul Hükümetleri DHK’ye katılacak komünist delegeleri engellemeye çalışırken Ankara kendisine yakın kişileri delege olarak yollar. DHK, Sovyetler açısından da önemli bir kongreydi çünkü III. Enternasyonal ile Batı’ya ulaşmışlardı ama Doğu’ya ulaşmak için ayrı bir politikaya gereksinimleri vardı. Bu kongre ile Doğu halklarının bağımsızlık mücadelelerinin yanında oldukları mesajını vermek istiyorlardı ve amaçlarına ulaştıkları söylenebilir. Zinovyev, açılış konuşmasında “Bizimle birlikte olmayan, bazı hallerde Türkiye örneğinde olduğu gibi bize karşı olan grupları da sabırla destekliyoruz.” diyerek amacını net bir biçimde ortaya koymuştur.

DHK’de dikkat çeken bir diğer kişi de Enver Paşa’ydı. Ankara Hükümeti, Enver Paşa’nın katılımından tedirgin olmakla birlikte taleplerini ona iletmekten de geri kalmıyordu. Bu arada, Enver Paşa’nın kurultaya III. Enternasyonal liderleriyle birlikte gelmesinin Mustafa Suphi’yi de rahatsız ettiği söylenebilir. Mustafa Suphi kurultay boyunca hiç söz almamış ve sonuçta oluşturulan başkanlık kuruluna da girmemiştir. Kurultayda İsmail Hakkı ön plana çıkmış gibidir.

DHK sona erdikten sonra aynı yerde iki gün sonra TKF, daha doğrusu Türkiye Komünist Teşkilatı Birinci Kongresi toplanır ve ilk günden itibaren TKF ismi kullanılmaya başlanır. Ankara Hükümeti’ne doğrudan bağlı Cevat Dursunoğlu divana seçilir. Ankara hem Sovyet’lerle ilişkileri sıcak tutmaya hem de komünistlerin desteğini almaya çalışırken Mustafa Suphi ve arkadaşları ise “paşaların Bolşevizm’den etkilendiği” gibi yanlış bir kanı içerisindeydi. Aslında kongrenin Türkiye’de toplanamaması bile ortada bir gerilim olduğunun kanıtıdır. Diğer yandan, kongrede yapılan konuşmaların çoğunun şaşırtıcı şekilde ciddi bir birikime dayandığını söylemeliyim.  

Kongre sonrası Türkiye’ye gitme konusu tekrar gündeme gelir.  Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal ile yapılan yazışmalar cesaret vericidir. Her ikisi de mektuplarında Mustafa Suphi’ye “yoldaş” diye hitap ederken Karabekir “eskiden beri servete ve ziynete düşmanlığından, Bolşevizm nazariyatına hürmetinden” söz eder. Mustafa Kemal ise “Mecliste sol koltukları işgal ve kürsüden işçi ve çiftçi haklarını müdafaa etmek için TKF merkez komitesini heyet-i umumiyesiyle” Ankara’ya davet eder.

Bu koşullar altında TKF heyeti Ankara’ya gitmek için Kars’a gelir ve burada yaklaşık bir ay kalır. Ancak, bu süre içerisinde hava değişir, Mustafa Suphi ve arkadaşlarına suikast yapılacağı söylentileri ortada dolaşmaya başlar. Bunun üzerine Mustafa Suphi ve Ethem Nejat, Karabekir’e söylentileri aktarıp toplu olarak değil de küçük gruplar halinde ve farklı yollardan Ankara’ya gitmek istediklerini söylerler. Karabekir bunu kabul etmez ve “Ya hep beraber Erzurum-Trabzon yoluyla gidersiniz ya da geri Bakü’ye geri dönersiniz.” der. Bu, tavır değişikliğinin ilk resmİ ifadesidir. Bu arada Ankara’nın Kazım Karabekir’e “TKF heyetinin buraya gelmesini engelleyin.” talimatı verdiğinin, Karabekir’in Erzurum valisi Hamit’ten Mustafa Suphi’ler aleyhine gösteriler düzenlenmesini istediğinin, Hamit’in bunun üzerine “Muhafaza-i   Mukaddesat ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adında bir dernek kurup TKF aleyhine çalıştırdığının ve Mustafa Kemal’in bunu onayladığının belgeleri bahsettiğim kitaplarda mevcut.

Sonrası malum, Trabzon’dan bir motora bindirilir ve Kâhya Yahya ve adamlarınca vahşice katledilip denize atılırlar. TKF içine Ankara hükümetinin sızdırdığı bilinen Süleyman Sami’nin son anda hasta olduğunu söyleyerek motora binmekten vazgeçmesi, yine heyete katılmak için Trabzon’a gelen Abdulkadir’in yakınlarınca alıkonması ve bunun Kâhya Yahya’nın avukatı olan Abdülkadir’in ağabeyi Mehmet Efendi’ye “Mustafa Suphi ve arkadaşlarını öldürmek için Ankara’dan emir aldığını” söylemesi üzerine gerçekleştirdiği, Kâhya Yahya’nın önce tutuklanıp sonra mahkemece serbest bırakılması üzerine “Sanki bütün işlerde ben tek başımaydım, üstüme varırlarsa her şeyi ortaya dökerim.” Demesi,  Kâhya Yahya’yı Mustafa Kemal’e çok yakın olan Topal Osman’ın öldürmesi, sonrasında da yine Mustafa Kemal’in muhafızı Mülazım İsmail Hakkı Efendi’nin (sonra General İsmail Hakkı Tekçe) Topal Osman’ı öldürmesi, Ankara Hükümeti’nin katliamla ilgili hiçbir işlem ve açıklama yapmaması, Kazım Karabekir’in Tiflis temsilcisi Kazım Bey’e yolladığı mektupta “Eğer Mustafa Suphi Olayı’nı sorarlarsa onun İngiliz’ler adına çalıştığını söylersin.” demesi, Büyükelçi Ali Fuat Paşa’nın Sovyetler’e “basit bir deniz kazası” demesi, öldürülme ve olayın üstünü kapatma emrinin nereden geldiğini açıkça göstermektedir. Zaten tersini gösteren başka bir belge veya kanıt da bulunmamaktadır.

Peki neden? Sanırım TKF Merkez Komitesi’nin Kasım 1920’deki, yani katliamdan iki ay önceki durum değerlendirmesine bakmak gerekir: “Ülkeyi savunma davasında burjuvazi, kendi sınıf çıkarlarının bilinciyle hareket ederek, kendi açık düşmanlarıyla mücadele edip kapışırken, işçi ve köylü emekçi yığınları anlamını tam bilmedikleri kimi sloganlarla, kendi düşmanlarının düşmanlarına karşı savaşıyor. Kendi sermayesini korumak için, kuşku yok ki, milli çıkarları savunma sloganını bir yana itecek ve işçi köylü emekçi yığınlarını eski sıkıntıları, mutsuzluğu ve umutsuzluğu ile baş başa bırakarak, emperyalist devletlerin tarafına geçecektir”. Kurtuluş Savaşına sınıfsal yaklaşabilen, olanı biteni tüm çıplaklığıyla ortaya koyan böyle bir metin, bence Ankara’nın hareketini açıklar. TKF devam ediyor: “Bugünkü ortam ve koşullarda, bu görevlerin en önemlisi Anadolu’yu emperyalist işgale karşı savunan isyan hareketini güçlendirmek ve bu hareketi yöneten hükümeti desteklemektir.”

Konu bu denli açık ve basittir.

İyi ki yüz yıl önce bu topraklarda Türkiye Komünist Fırkası kuruldu, hepimiz bu birikimin mirasçısıyız.