Kurtulmak mı, kurtarılmak mı?

Hep aynı senaryoyu yaşıyoruz. Emperyalistler “kurtarıcı” rolüyle müdahale ediyorlar. İnsan haklarının ve demokrasinin yılmaz ve güçlü savunucuları ABD ve destekçileri, kan içen zorbalara karşı, zavallı, çaresiz, geri halkların yardımına koşuyor!

“Süpermen stratejisi” diyelim buna. Bildik, ama iş gören bir senaryo. İş görmesinin iki nedeni var: Birincisi “kurtarıcı”nın gücü. İkincisi de “kurtarılan”ın çaresizliği, güçsüzlüğü, dış güce muhtaç bırakılmışlığı.

Yoksa lafta herkes biliyor ABD’nin ne mal olduğunu, ABD tarafından kurtarılmanın bedellerinin neler olduğunu. Lafın bittiği noktada geliyor zaten “kurtarıcı”. Emperyalistler, Machiavelli’den, hatta Sun Tzu’dan beri kuramlaştırılmış, formülleştirilmiş hakim sınıf siyaset biliminin tunç kanununu uyguluyor: “Politika güçle yapılır. Güçlü olan haklıdır.”

Senaryo bu kadar basit de değil, hınzırca incelikleri var. Emperyalistler çoğu zaman müdahalenin gerekçesini, yani zorbayı ve saldırganı da kendileri yaratıyorlar. Zorbayı besliyorlar, yol veriyorlar, saldırı altındaki halklar kendilerine muhtaç kalana dek göz yumuyorlar, sonra “kurtarıyorlar”, sonra da “kurtarılan”ın önüne faturayı dayıyorlar.

Afganistan böyle “kurtarıldı”; Irak da, Libya da, Mısır da… Hatta Türkiye bile “ceberut Cumhuriyetten ve ordusundan” farklı yöntemlerle de olsa, aynı senaryo çerçevesinde “kurtarıldı”.

Bugün de benzer bir senaryo, IŞİD bahane edilerek, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyinde sahneye koyuluyor. IŞİD kimin beslemesi? Bu çakal sürüsü hangi stratejinin parçası olarak oralara konuşlandırıldı? Esat’a, Irak yönetimine, Kürt güçlerine kafa tutmalarını sağlayacak ağır silahlar nereden, kimler eliyle geldi? Kimlerle kaçak petrol ticareti yaparak değirmeninin suyunu karşılıyor? Militanları, kimin denetimi ve göz yummasıyla, hangi yollarla bölgeye ulaşıyor? Bu soruların yanıtları o kadar açık ki, uzun uzun analize gerek yok: ABD ve bölgedeki baş taşeronu AKP iktidarı marifetiyle.  

Bazıları konunun bu kadar basit olmadığını, bölgenin kendine özgü koşulları bulunduğunu, IŞİD’i yaratan bir “sosyoloji” olduğunu söylüyorlar. Bir noktaya kadar haklılar; temeli olmayan hiçbir şey yoktan yaratılamaz (Lavoisier kanunu). Ben de biliyorum az-çok sosyolojiyi. Yarıçapı köpeğinizin tasmasının uzunluğu kadar olan çember içinde hükmü geçer sosyolojinin. Tıpkı hukuk gibi…

Peki, ABD emperyalizmi kadir-i mutlak mı? Sonuçları bu kadar açık olduğu halde bu senaryo hep başarıya ulaşacak mı? Tabii ki değil. Hele bugün hiç değil. Bakmayın Süpermen pozlarına; ABD bugün bölgede yenilgiyi yaşıyor. Emperyalist senaryo Suriye’de, Esat yönetiminin direnişiyle başarıya ulaşamadı. İki büyük çullanmaya karşın Irak’ta bile arzuladığı sonucu alamadı. İran’da yürürlüğe bile sokulamadı. Ukrayna’da ise Putin Rusya’sının duvarına çarptı. On yıldır, sağlı-sollu liberallerimizin koltuk değneğiyle zoka yutturulan Türkiye halkı da geçtiğimiz Haziran’da “one minute” dedi.

IŞİD bahanesi, ABD’nin yenilgisinin ürünüdür; yenilgiye çare arayışıdır. Acılı ve zorlu olacak ama bu da boşa çıkacak. ABD çekip gider veya kıvırır; taşeronları düşünsün…

***

Somuta gelelim…

Kürt halkı ve önderliği en başta kendi örgütlü gücüne güvenerek, sonra esaslı bir strateji değişikliği yapıp Türkiye emekçi halkıyla, Esat yönetimiyle, İran’la ve Rusya’yla -kendi bağımsızlığını koruyarak- “anti-ABD, anti-emperyalist” bir ittifak yapabilirse kurtulur. Yoksa “kurtarılır”!

Türkiye sosyalistleri de “kurtuluşun” bir parçası olmalıdırlar, “kurtarılışın” değil. “Kurtuluş savaşçısı” olmak ile “Amerikan askeri” olmak arasında incecik bir sınır vardır ve bu sınırın hangi tarafında kalınacağını taktik değil, strateji belirler.

Aslında bu yazdıklarımız daha çok Türkiye emekçileri, Türkiye sosyalistleri, bizim için geçerli. Henüz yolun başında olan, örgütsüz, güçsüz, savunmasız ve dolayısıyla her türlü tehlikeye (giderek somutlaşan tehlikelere) açık olan esas biziz.

Sun Tzu’dan beri gelen bir siyaset kanunu daha var: Çatışma başladığında örgütü ve zor gücü bulunmayan halklar ayak altında kalırlar. Defalarca kanıtlanmış bir olgudur bu. Aynı kanunu olumlu tarafından dile getirelim: Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez!

O halde: Politik olarak kafası berrak, olgun, doğru eylem ilkesini ustalıkla uygulayabilen, her türlü koşulda ve her türlü araçla varlığını koruyabilme yeteneğine sahip devrimci bir odak ile -küçük düşünmeyi, hayatla bağdaşmayan kısıtlar koymayı bırakıp- mümkün olan en geniş cepheyi birlikte oluşturmak gerekiyor.

Bu, sosyalistler açısından, “olsa ne iyi olurdu” biçiminde bir temenni değil, acil bir görev. Çünkü çatışma sınırlarımızı zorluyor; her an bütün ülkeyi bir girdap gibi içine çekebilir.