Kürt sorununa yeni tanım ve Türkiyelileşme...

Bugün “Kürt sorunu” derken neyi kastediyoruz?

Gerçek ve zamanında bir sorudur. Devamında şunu da ekleyebiliriz: Sosyalistler, bir ulusal hareket niteliğiyle Kürt siyasal hareketinden neyi, ne kadarını bekleyebilir?

Kanımca, somut durum tahlili ve politik hedefleri dikkate alarak bir tarifleme yapacaksak, Kürt sorununa dair tanım 25-30 sene öncesine göre bir nüans taşımak koşulundadır.

Önce, seksenli ve doksanlı yıllardaki “Kürt sorunu” tanımını hatırlayalım: Türkiye toplumunun ve nüfusunun önemli bir parçasını oluşturduğu görülen, ancak milli kimliği, kültürel ve sosyal hakları yok sayılan, asimilasyona tabi tutulup varlığı inkar edilen; Türk kimliğini asal (ya da tek) sayan devlet ve sermaye örgütlenmeleri tarafından baskı, işkence ve çifte sömürüye maruz bırakılmış Kürtlerin, hak ve özgürlükler mücadelesi ve kendi kaderini tayin hakkıdır...

Bu tanımlamanın bir bütün olarak geçerli olduğu dönem (80'li yıllar ve 90'ların ilk yarısı); Kürt siyasal hareketinin “Türkiyelileşmeye” çalıştığı, yani hem Türkiye siyasetinde yer edinmeye hem de Türkiye'nin "diğer" sorunlarına çözüm üretmeye yeltendiği bir kesite de denk düşer.

Sol ve işçi hareketiyle kurulan bağ Kürt ulusçuluğunu ilerici ve sol bir zemine taşımış, Kürt hareketi açısından da kendisini Türkiye'nin batı tarafında var edebilmenin koşulu olarak görülmüştür.

Fakat ne yazık ki, bu ilk dönemin Türkiyelileşme çabası devlet eliyle başarısızlığa uğratılmıştır.

Kürt özgürlükçülüğü, kendi hakları ve kimliğiyle Türkiye'de politik önem kazanmaya çalıştığı bu dönemde, devletin dışlayıcılığı ve gadrine uğramış, isyan etmekten başka seçeneği kalmayan bir toplumsal dinamik haline gelmiştir.

Ayrıca, Kürt hareketi ile hükümetler veya örneğin MİT gibi devlet kurumları arasında, şimdiki gibi “muhataplık” ya da “eşitlerin ilişkisi” söz konusu olmamış, dolayısıyla çözüm ve ittifak arayışları düzen dışı kanalları ve örgütlenmeleri de zorlayarak oluşturulmaya çalışılmıştır. Sonuçta o yıllarda devlet Kürt siyasal hareketi tarafından “barış” veya “ateşkes” gayesiyle masaya oturtulduğunda, bu durum geniş çevrelerce bir “kazanım” olarak değerlendirilmiştir.

*****

Geçtiğimiz 25 yılda (bilhassa son 10 yılda) işlerin çok değiştiği ise açıktır. Göze çarpan parametre şudur: Kürt yoksulları, hakları için yürüttükleri mücadelede ciddi aşamalar katetmiş, büyük bedeller ödemiş ve önemli kazanımlar elde etmiştir. PKK hareketi ve komşu ülkelerdeki PKK'yle ilişkili -yahut ayrı- başat Kürt öznelerin her biri bölgesel bir güce dönüşmüştür...

Bu gelişmeler beraberinde, bugün Türkiye'de ve bölgede "Kürt sorunu" tanımını ve “Türkiyelileşme” kavramına yüklenen anlamı da değiştirmiştir. Tezimiz, bir "sorun", “kavram” ve “uğraş” olarak her ikisinin de, bölgedeki siyasal dengelerden ve Kürtlerin bölgesel hedeflerinden bağımsız düşünülemeyeceği ve tariflenemeyeceği biçimindedir.

Şöyle ki, günümüzde genç sayılabilecek bir kişiye, “Kürt sorunu deyince ne anlıyorsun” sorusu sorulunca alınacak yanıt büyük olasılıkla şu biçimde olacaktır; “Ayrı dili, özgün yaşam tarzı, kendi kültürü olan, Türkiye ve Ortadoğu sınırları içinde yaşayan bir ulusun anayasal güvence (uluslararası onay) arayışı ve ülke yönetiminde söz sahibi olmak istemesidir.” Örneğin bu genç insan, Şivan Perwer'in Kürtçe türküler söylediği kasedi Krivo'nun 1991 yılında ancak “Türkçe yapıt” olarak izin alabilmiş olmasını duyunca garipseyecek, belki de komik bulacaktır...

Şimdilerde yapılan savaş ve müzakerelerin “Kürt var mı yok mu”, “asimile olur mu olmaz mı” anlaşmazlığından kaynaklanmadığı bilinmekte ve Kürtlerin varlığı da Türkiye toplumunca (dışlayarak ya da kapsayarak) tanınmaktadır. İstenirse, Kürt düşmanlığında bayrağı MHP'nin elinden almaya oynayan ve çöplüğünü Kürt halkına karşı savaşanlarla dolduran Vatan Partisi'nin bile bildirilerine, “Kürtlerin varlığını inkar etmiyoruz” yazması bir kanıt olarak değerlendirilebilir.

Peki durum buysa, içinden geçtiğimiz dönemde “Türkiyelileşme”den kasıt ne olabilir?

Öncelikle, seçim döneminde HDP'nin geniş kesimlerden oy almak için ülkenin tamamına sesleniyor olması bu anlamıyla değerlidir ve barajı aştığı durumun, Türkiye'nin tamamının sorunlarını dert edinmesini ve siyaset alanında önemli bir yer tutmasını sağlayacağı söylenebilir.

Ancak bize göre, Güney Kürdistan'da bağımsızlık ilanının gündemden düşmediği, Rojava'nın özerkliğinin ise kabul edilebilir bir talep olarak değerlendirilmesi gereken bir tabloda ve Türkiye'de ana muhalefet gücünde bir Kürt hareketi varken, “tam entegrasyon” ve “merkezi devlete mutlak tabiyetle” sınırlandırılan bir “Türkiyelileşme” anlayışı Kürt cephesinde söz konusu değildir.

Demek istediğimiz özetle şudur: Hem devlet açısından ve hem de Kürt toplumuna seslenme-sosyalist siyaseti taşıma amacı taşıyan bizler açısından; “ortak vatan”, “sınır bütünlüğü”, “kardeşlik” aranıyor ve önemseniyorsa, Kürtlerin Türkiye'nin gündemine sokacağı “kendine has” tartışma başlıklarına hazır olunması, örneğin “özerklik” meselesinin Türkiyelileşme başlığına içkin hale geleceğinin öngörülmesi gerekmektedir. Siyasal güçlerin masada kırmızı çizgileri olabilir. Kürtlerin kırmızı çizgisi de bu olacaktır...

*****

Öyleyse şimdilik burada bırakalım ve baştaki sorunun ikinci kısmına dönelim. Üstelik bu defa pek kullanılmayan bir örneğe başvurarak “ulusal hareket ve sosyalizm” ilişkisine dair yazmaya çalışalım...

Julius Kambarage Nyerere ismi muhtemelen pek bilinmiyordur.

Nyerere, uçsuz bucaksız Afrika'nın küçük ve haliyle yoksul kabilelerinden biri olan Zanukilerin şefi Burito ve onsekizinci eşi Mugoya'nın ortak çocuğudur. Büyüyüp, Avrupa'ya okumaya gidince katolikliği falan seçmiş, sonra 1964 yılında Tanganika ve Zengibar'ın birleşmesiyle kurulan bağımsız Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti'nin ilk devlet başkanı olmuştur. Olur olmaz da “sosyalizm ve kendi kendine yeterli olma” ilkesini benimsemiş lakin uygulamada başarısız sayılmıştır. Bu kısmı “enterasan” ve “tartışmalı”dır. Geçelim.

Nyerere, Afrika ulusçuluğunun usta kuramcılarından biri olarak sayılır. Hatta Afrika halklarının sömürgeciliğe karşı bağımsızlık mücadelesinin ve Pan-Afrika hareketinin öncülerinden olduğu bilinmektedir.

İşte bu Nyerere'nin söylediklerinden anladığımız kadarıyla; sosyalizm ve ulusçuluk arasındaki ilişki “problemli” bir ilişkidir. Ulusal hareket ve sosyalist hareket bir ve aynı şey değildir, olamaz, fazla zorlamanın da anlamı yoktur. Sosyalizm ve ulusallık arasındaki etkileşim bir yandan sosyalist iktidarların veya sosyalizm fikrinin yayılmasına hizmet edebilecekken, diğer yandan sosyalistler açısından toplumsal meşruiyet ve bütüne egemen olma çabasında bir “yumuşak karnı” oluşturabilir...

Ayrıca “kendi kaderini tayin hakkı'nın fazla abartılması” da, sömürgecilikten sosyalizme geçişte zorluk yaratacaktır.

Bununla birlikte, sosyalizmin-sosyalistlerin ulusal hareketten bekleyebilecekleri solculuk, “ne kadar ekmek o kadar köfte” özlü sözüyle açıklanabilir. Sosyalist siyasal güç, ilerletici temas ve yönlendiricilik yoksa, ulusal hareketin gideceği yer davulcu veya zurnacıdır. Zira Nyerere'ye göre de ulusal bir sorunun güncel çözümüne, farklı uluslar arasındaki mücadele ve müzakere süreçleriyle ulaşılır... Çözümde belirleyici olan etmen; şüphesiz ki taraf olan öznelerin sınıf karakteridir.

Nyerere son olarak, Türkiyeli sosyalistlerin meseleye bu ölçütleri de hesaba katarak bakması gerektiğini, ulusal bir hareketin doğasından güçlü sosyalist-sınıfsal refleksler beklemek yerine, ulusal harekete sosyalist müdahalede bulunmanın yollarını aramamız gerektiğini de söylemiştir. (Bizi bile dert ettiği kısmı tabi ki şakadır.)