Kürt sorunu üzerine seçim sonrası düşünceler



12-06-2015 08:19


Kamil Tekerek

Kürt sorununun seçimlerin öncesini de kapsayacak şekilde, geldiğimiz noktada değerlendirmeye tabi tutulması ve bazı tartışma başlıklarının açılması faydalı olacak gibi görünüyor.

Seçimleri ve Türkiye siyasetinin hemen seçim sonrası kısmını, Kürt siyasetinin seçim sonuçları üzerinden hemen bir değerlendirmeye tutmanın şu anda bazı zorlukları var. Daha doğrusu AKP’nin yenilgisi, HDP’nin başarısı ve önümüzdeki birkaç haftalık süre Türkiye siyasetinin tüm öznelerini içeren bir değerlendirmeye tabi tutulmak zorunda. Ki zaten bu her düzlemde yapılıyor.

Bu noktada HDP’nin özel bir pozisyon kazandığını görmezden gelmek olmaz. Ancak biraz verili güncel durumu da aşan bazı değerlendirmeleri yapmak ve bunlar üzerinden bir tartışma düzlemi açmak isabet olacaktır.

Nerede kalmıştık sorusu ile başlayabiliriz.

İkinci Dolmabahçe mutabakatı, Newroz 2015, çözüm sürecinin donması ve seçimlere giden yolda AKP’nin provokasyonları. Kürt sorunu ve düzen ilişkisi bağlamında gelinen noktada bunlar görünüyordu.

Şimdi seçim sonuçları ortada ve eğer gündeme çözüm süreci gelecekse kimin elinin güçlü olduğu konusunda pek tabii ki seçim sonuçları belirleyici oluyor.

Bunlara geçmeden önce bazı hatırlatmaları yapmak iyi olacak.

Seçimlerin öncesinde KCK önderliği iki kritik başlık üzerinde duruyordu. Birincisi, seçimlerden sonra oluşacak meclisin bir “Kurucu Meclis” karakteri taşıması. İkincisi, mutlak olarak demokratik bir anayasa yapılması.

Seçimlerin hemen sonrasında Kürt siyasetinin aynı bölmesinden, aynı iki vurguya işaret eden bir açıklama geldi. Dolayısıyla bu hatta bir değişiklik bulunmamaktadır. Anayasa tartışmalarının, özerklik gibi idari biçimleri de içereceği, bunun ekonomik ve siyasi özerklik temelinde mi, yoksa sadece kültürel özerklik temelinde mi gelişeceği konusunda doğal olarak belirsizlikler mevcuttur.

Seçimlerin öncesinde çözüm sürecinde yürütülen müzakerenin ulusal demokratik hakların ötesinde Abdullah Öcalan’ın serbestliği ve bunun karşılığında PKK’nin silahsızlanması noktasında olduğu açıktı. Daha doğrusu çözüm sürecinin ana halkasının burada şekillendiği görülmeye başlanmıştı. Öcalan PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptı ancak AKP iktidarı Öcalan’ın özgürlüğü üzerine herhangi bir söz söylemedi. Seçim sonuçlarının Kürt meselesi bağlamında AKP’yi hırçınlaştırması, HDP’nin (ve dolayısıyla PKK’nin) emanet olarak tanımlanan oylarını tırpanlamaya çalışması muhtemeldir.

Buraya kadar bahsettiklerimizi aklımızda tutarak, Türkiye sol hareketi için de yeni sayılabilecek bazı başlıklara girebiliriz.

HDP’nin seçim başarısı son tahlilde birinci elden müzakere sürecinde elinin güçlenmesine yarayacaktır. Bu gerçek Kürt siyasetinin Türkiye’de kapitalist sisteme entegrasyonunda özel bir direnç anlamına gelmeyebilir. Önümüzdeki belli bir dönem tam boy entegrasyon tanımı yapılamayacağı gibi, tam boy savaştan da bahsedilemeyecektir. Ancak bütünleşme dinamikleri işlemeye devam edecektir.

HDP’nin oylarına bakılırsa, Kürt siyasetini sistemle bütünleşmeye ittirecek iki faktör vardır. Birincisi, batılı ya da potansiyel CHP seçmeni olan bölme. PKK’nin savaşması bu bölmeyi kendisinden uzaklaştırır. İkincisi, seçim döneminde AKP’li Kürtler diye tanımlanan sağ seçmen. Bu bölme AKP ile müzakereye mesafeli davranmayacak, tersine istekli bile olabilecektir.

HDP’nin seçim programının bu bağlamda bir kere daha gözden geçirilmesi anlam taşımaktadır. Seçim bildirgesinde Dolmabahçe mutabakatına atıf vardır, yeni Anayasa gündeminden bahsedilmektedir, ekonomi programının sermaye düzeni ile hesaplaşmak gibi bir yanı bulunmamaktadır vs… Bunların HDP’nin seçim vaatlerini yerine getirip getirmemesi ekseninde ele alınmaya çalışılması elbette saçma olur. Adlı adınca seçim bildirgesi ile radikal demokrasi programı yazılmıştır. Gelinen noktada ise KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu Türkiye’deki tüm sol güçleri HDP çatısı altında asgari demokratik talepler çerçevesinde birleşmeye çağırmaktadır. Radikal demokrasinin asgarisi nedir ve nasıl tanımlanacaktır? Bu önemli bir soru olarak ortada durmaktadır.

*  *  *

Kürt meselesinin önümüzdeki dönemde gerek düzen güçleri, gerekse devrimci güçler açısından yeni bir düzlemde tanımlanması açısından bir diğer faktör uluslaşma-devletleşme sürecidir. Daha önceki yazılardan birinde de bahsetmiştim, bu meselenin sınıfsal, politik, iktisadi ve askeri yönlerini ele almadan bir tanım geliştirmek doğru olmaz. Ancak kabaca Kürt halkının, Irak’ın parçalanması, Rojava’daki gelişmeler, Türkiye’de gelinen güncel durum vesilesiyle uluslaşma sürecinde bir çizginin ötesine geçtiğini ve artık devletleşme sürecinde olduğunu tanımlamak gerekir.

Her ne kadar gerek Öcalan, gerekse PKK önderliği cephesinden ulus devletlerin artık bittiği ve demokratik ulus formunda bir yaşam öngördükleri dile getirilse de, sermaye sınıfının palazlandığı, Ortadoğu’da gerilla gücü olmaktan çıkıp düzenli bir orduya dönüşen bir askeri varlığa sahip olunan bir ortamda devletsiz bir yaşam formu düşünmek aslında imkansızdır. Bunun üzerine gerek Irak Kürdistanı’nda, gerekse Rojava’nın belli bölgelerindeki petrol bölgeleri zemininde verilen savaşta aktif rol alan Kürt siyasetinin farklı öznelerinin bir noktadan sonra nasıl bir pozisyon alacakları önem taşıyacaktır. Burada güncel olarak cihatçı terörizme karşı verilen mücadelenin anti-emperyalist bir hatta taşınması halinde, devletleşme hattının doğru bir eksende kurulmasının ötesinde sınıfsal ayrışmanın hızlanması da mümkün hale gelecektir. Bu Irak veya başka bir coğrafyada emekçilerin iktidarını gündeme getirecektir.

Ancak tüm bunlarla birlikte meselenin düğümlendiği yer doğal olarak Türkiye’dir. En büyük Kürt nüfusun bulunduğu, yukarıda bahsettiğimiz gibi Abdullah Öcalan’ın geleceğinin Türkiye’de sermaye sınıfının siyasi yönelimlerinde bir yere oturduğu, sermaye iktidarı açısından Kürt sorunu ile istikrar beklentilerinin çok iç içe geçtiği bir ortamda, Türkiye’nin Kürt sorunu aslında Ortadoğu’nun bütünü açısından belirleyici olacaktır.

HDP’nin seçim sürecinde ön plana çıkardığı Türkiyelileşme vurgusu, bayrak açılımı sembolik olarak görülemese de son tahlilde yukarıda özetlemeye çalıştığımız başlıkların birer halkası olarak değerlendirilebilir. Örneğin, HDP mitinglerinde Türk bayrağının taşınıyor olmasının anlamı kardeşlik ya da Türkiyelileşme’nin işareti şeklinde tanımlanmaktadır. Doğruluk payı taşımıyor denilemez. Ancak diğer taraftan mitinglerde Kürdistan bayrağının da taşındığını görmek gerekir. Devletleşme sürecinde olan bir öznenin, bir halkın, bir siyasi önderliğin artık bayrakla kavga etmek gibi bir gündemi kalmadığı mesajı verilmektedir. Kardeşlik ve birlik mesajının verilebilmesi açısından önemli olan bu görüntüler eğer emekçilerin birliği temelinde tanımlanamıyorsa, ulus aidiyetleri üzerinden tanımlanmaya devam edecek, önümüzdeki zamanlarda bayraklar çok rahat bir şekilde kavga edebilir pozisyona gelebilecektir. Bu kavganın milliyetler arasındaki kavgayı belirginleştirmesi bir yana, emekçilerin kavgasını körükleyeceği açıktır.

Buna Türkiye solu engel olmalıdır denilebilir. Doğrudur. Ancak bunu ulusal aidiyetlere seslenerek ya da onları birleştirmeye çalıştığımızı dile getirerek yapamayacağımızın altını çizmek gerekir. Son tahlilde Türkiyeli devrimciler için Türkler açısında da, Kürtler açısından da sınıfsal bir ayrışma yaşanması, birliğin bu zeminde sağlanması ve sosyalist bir ülkenin kurulması yegane doğru hat olmaya devam etmektedir. Şu ana kadar ifade edilenler devrimcilerin bayraklarla kavga etmesi anlamına gelmemektedir. Sadece siyaseten ifade ettiklerine doğru anlamlar yüklemekle ilgili bir değerlendirmedir.

Türkiye’nin devrimci partisi bu açıdan Türk ve Kürt emekçilerinin, sosyalist bir yaşamda, sosyalist bir ülkede, sosyalist bir cumhuriyette birliği üzerinde şekillenmek zorundadır. Bunu hesaba katmadan, bugün Türkiye’de devrim ve sosyalizm mücadelesi verilmesi zorluklar taşır. Şu ana kadar tartıştığımız başlıklar çerçevesinde değerlendirmeler yapmadan emekçilerin iktidarına dair politika geliştirmeye çalışmak sadece ve sadece yüreklere su serpmekle eşdeğerdir, güncel kalmaya mahkumdur.

Oysa ki bizlerin, yüreklerimize su serpmeye değil oradaki ateşi daha fazla körüklemeye ihtiyacımız bulunmaktadır.

Dolayısıyla tekrar etmiş olayım. Nasıl Türkler içerisinde bir ayrışmayı istiyorsak, Kürtler içerisinde bir ayrışmanın devrim mücadelesi açısından ilerletici olduğunu hesaba katmadan sosyalizmi bu topraklarda iktidar alternatifi haline getirmek zorluklar taşımaktadır.

(Geldiğimiz aşamada şu ana kadar yazdıklarımızı geliştirecek, yeni, ancak tartışmayı gerektiren bir başlığı da ele almak durumundayız. Ancak sanırım bu hafta çok uzatmamak adına ve güncel başlıkları da açımlayabilmek için sadece birkaç soru sorarak tartışmayı gelecek haftaya ötelemiş olayım: Marksizm Leninizmin genel literatürü içerisinde yer alan ve konjonktürel bir karakter taşıyan ezen ulus-ezilen ulus ilişkisi ülkemizdeki son gelişmeler ışığında hangi noktaya gelmiştir? Tarihsel gelişimi içerisinde gerek Kürt siyasi hareketi, gerekse Türkiye solunun bu başlık çevresinde güncel konumlanışı nasıl olacaktır? Buradan hareketle demokrasi mücadelesi ile sosyalizm mücadelesine Türk ve Kürt devrimcilerinin bakışı nasıl tanımlanmalıdır?)