Küresel gözetimi teşhir eden bir sızıntının perde arkası



25-04-2015 09:18


Kaya Özkaracalar

İstanbul Film Festivali’nde patlak veren sansür krizi vesilesiyle bir kez daha duyumsandığı üzere günümüzde belgesel sinema, güç odaklarını en fazla rahatsız etme pratiği sergilenen sinema mecralarının başında geliyor. Belgesel sinema içinden ‘zurnanın zırt dediği yere dokunan’ filmlerin çıkması yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. Adeta bir film enflasyonu içinde tam 12 yeni filmin birden vizyona girdiği bu haftanın en dikkate çeken filmi de ABD’nin çağdaş iletişim teknolojileri üzerindeki devasa gözetim faaliyetlerini teşhir eden 2013 yılındaki sansasyonel ‘sızıntı’ hakkındaki Citizenfour (2014).

Daha önce de Irak Savaşı ve Guantanamo esir kampı hakkında belgeseller çekmiş olan Amerikalı belgeselci Laura Poitras’ın yönetmen olarak imzasını taşıyan Citizenfour, geçen yıl En İyi Uzun Metraj Belgesel dalında Oscar kazanmıştı. Ülkemizde ilk olarak İstanbul Film Festivali’nde izleyici karşısına çıkmış olan Citizenfour’un yürütücü yapımcıları arasında ünlü yönetmen Steven Soderberg’in de yeralması dikkat çekiyor.

Tam da Gezi Direnişi’nin en sıcak olduğu günlerde patlak verdiği için o dönem Türkiye’de belki de aslında hakettiği kadar ilgi görmeyen 2013 teknolojik gözetim ifşaatları ABD tarihindeki en büyük istihbarat sızıntısı kabul ediliyor. 5-6 Haziran tarihlerinde İngiliz Guardian gazetesi başta olmak üzere kimi yayın organları önce ABD’de Ulusal Güvenlik Ajansı’nın 120 milyon Amerikan vatandaşının telefon kayıtlarını gizli bir mahkeme kararıyla topluca ele geçirmiş olduğunu, ardından da aynı kurumun internet hizmeti veren Microsoft, Apple, Google, Yahoo gibi kuruluşlardan kullanıcıların internet üzerinden gerçekleştirdikleri iletişime dair kayıtları “PRISM” adı verilmiş örtülü bir faaliyet çerçevesinde toplamakta olduğunu ifşa etmişlerdi. Özellikle PRISM’in ifşası, ABD’nin internet iletişimini küresel düzeyde gözetim altına almış olduğunu ortaya koyuyordu ve bu ifşaatı çok geçmeden bir dizi bağlantılı skandallar izleyecekti. İlk ifşaattan dört gün sonra, Edward Snowden adlı bir Ulusal Güvenlik Ajansı sistem altyapı uzmanı sızıntıların kaynağının kendisi olduğunu kamuoyuna duyurmuştu. ABD’nin casusluk suçlamasıyla hakkında yakalama kararı çıkardığı ve Küba’ya gitmeye çalışırken pasaportunun iptal edilmesi üzerine Moskova’da mahsur kalan Snowden halen geçici ikamet izniyle Rusya’da bulunuyor.

Citizenfour ise Snowden’in ifşaat sürecinin perde arkasını perdeye getiriyor denilebilir. Citizenfour’dan öğrendiğimiz üzere Snowden’in ifşaat amacıyla gizlice (“citizenfour” rumuzunu kullanarak) ilk irtibat kurduğu isimlerden biri bu belgeselin yönetmeni Laura Poitras’mış ve Guardian muhabiriyle de onun üzerinden irtibat sağlamış. 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin küresel iletişimi gözetim altına alma girişimlerini ivmelendirdiğine dair bazı ön veriler sunan bir başka yetkilinin açıklamalarına yer veren bir giriş faslının ardından Citizenfour’un ana gövdesini Poitras’ın Snowden ile Hong Kong’da bir otel odasında gizlice ilk buluştuğu andan itibaren yaptığı çekimler oluşturuyor. Tamamına yakını aynı otel odasında yaklaşık bir hafta boyunca gerçekleşen bu çekimlerde Snowden’in ifşaatlarını kamuoyuna aktaracak olan gazetecilerle biraraya gelmesi, onlarla sohbetleri, elindeki gizli bilgileri onlara aktarması ve içeriğini izah etmesi, ifşaatların nasıl yapılacağı üzerine taktiksel tartışmalar, ifşaatlar gazeteciler üzerinden kamuoyuna aktarıldıkça kendi aralarında yaptıkları durum değerlendirmeleri gibi bir dizi gelişme Poitras’ın vizöründen teker teker perdeye geliyor!

Sonuçta Citizenfour pek çok açıdan hayranlık uyandırıcı, övgüye değer bir çalışma. Yalnızca egemenlerin istibdat araçlarını teşhir ettiği için egemenler nezdinde kriminal (“casusluk”) olarak damgalanan bir girişime inanılmaz biçimde içeriden tanıklık ettiği için değil, ayrıca çok net bir mesaj da verdiği için. Egemenlerin hukuksuzluğunu teşhire dönük kimi girişimler zaman zaman vurguyu tek yönlü olarak yalnızca egemenlerin ne kadar sınırsız olanaklara sahip olduklarına yaptıklarında gayri-ihtiyari olarak egemenlerin karşı koyulamayacak kadar güçlü oldukları algısının pekişmesine de hizmet edebilirler. Citizenfour ise iktidarın olanaklarının artmasıyla bu olanakların elinde patlamasının içiçe gidebileceğini de sergiliyor.

Citizenfour’un dünya prömiyeri New York Film Festivali’nde yapılmış ancak programa alındığı, festival başlangıcından kısa bir süre öncesinde kadar kamuoyuna açıklanmamıştı. Filmin gösterime girmesinden sonra emekli bir subayın, yapımcılar hakkında Snowden ile işbirliği yaptıklarına dair suç duyurusuyla açtığı dava halen devam ediyor. Aynı subayın filmin Oscar adaylığının iptaline dair yaptığı başvuru ise reddedilmişti. Bu arada ünlü Amerikalı yönetmen Oliver Stone ise Snowden hakkında yeni bir film çekmeyi planlıyor.