Kum tanesinin cinayeti: Silikosis (1)



18-01-2015 10:10


Emre Gürcanlı

Katil Kim? Bu soruyla başlayalım; iyi bir cinayet romanı okuru olarak onlarca kitapta hep bu soruyu aradığım, en son ana kadar katili bulmaya çalıştığım romanlar hep en fazla aklımda kalanlardır. Ama bizim meselemizde sorunun yanıtı aslında baştan belli. Yine soralım, katil kim, küçük bir kum tanesi mi, yoksa..?

Mısır piramitlerinden günümüze...

Mısır egemenlerinin her dönem on binlerce köle ve ücretli köle emeğini sömürerek yaptırdığı, dinsel gericilikle birleşerek toplumun tepesine oturan, egemenlik ve iktidar sembolü piramitler yapılırken, binlerce işçi elleri, kolları, ayak ve bacakları kırılarak yaralanmış, bunların hepsinin kayıtları var. Öte yandan özellikle çanak, çömlek, vazo ve benzeri imalatları gerçekleştiren zanaatkarları gösteren hiyeroglifleri inceleyen uzmanlar, özellikle oturma pozisyonlarına bakarak çok ciddi kas ve iskelet sistemi rahatsızlıkları olabileceklerini tespit etmişler. Zanaatkarlar daha şanslı gibi görünse de, düz işçilere nazaran çok daha fazla maruz kaldıkları, insanoğlunun en eski meslek hastalığı diyebileceğimiz silikosise maruz kalmışlar, kayıtlar bunu net bir şekilde gösteriyor. Eski Mısır'da devasa piramitler ve bunları yapmak için tüm el zanaatları on binlerce işçiyi silikosis hastası yapmış, piramitlerde bulunan mumyalarda yapılan incelemeler, silikosisin en eski meslek hastalığı olduğunu gösteriyor. Antik çağlarda Mısır'da kaç bin işçinin silikosisten yaşamını yitirdiğini bilmiyoruz, ama Mısır'da hala her yıl binlerce işçi silikosis sonucu yaşamını yitiriyor(Samid Jumar Karr, Jharkhand plagued by silicosis)

Akla Brecht'in "Okumuş Bir İşçi Soruyor" şiiri geliyor

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim? 

Kitaplar yalnız kralların adını yazar. 

Yoksa kayaları taşıyan krallar mı? 

Bir de Babil varmış boyuna yıkılan, 

kim yapmış Babil’i her seferinde? 

Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar 

altınlar içinde yüzen Lima’nın? 

Ne oldular dersin duvarcılar 

Çin Seddi bitince? 

Hiç bir tarih kitabı, piramitleri yapan işçileri yazmıyor, görev bizlere düşüyor...

20. yüzyıla gelelim, daha acımasız ve ırkçı bir döneme...

Union Carbide ismini duymuşsunuzdur. Hindistan'da Bhopal'de insanlık tarihinin savaşlardan sonraki en büyük felaketlerinden birisinin mimarı. Sonradan Dow Chemical şirketi tarafından satın alınan (veya ismini değiştirip faaliyet gösteren diyebilirsiniz) ABD kökenli bu firma 3 Aralık 1984 günü, Hindistan'da Bhopal'de kurduğu böcek ilacı üreten fabrikadan yanlışlıkla 40 ton metil isosiyanat gazını dışarı atmasıyla 18 bin kişinin ölümüne, 150 binden fazla insanın zehirlenmesine neden olmuştu. Ancak bu firmanın binlerce insanı katlettiği ilk katliam bu değildi. Biraz gerilere gidelim, 1930'lardayız, büyük çoğunluğunu siyah emekçilerin oluşturduğu 5 bin işçi, Batı Virginia'daki bir dağda 3.75 mil uzunluğunda bir tünel açmak için çalışmaktadır. Bu tünel Gawley Junction'da bulunan hidroelektrik santral için inşa edilmektedir ve inşa eden şirket Union Carbide firmasının bir iştirakidir. Çok kısa sürede 700 işçinin ölüm haberi gelir, büyük bir kısmı da akut silikosis tanısıyla sürekli iş göremez hale gelmiştir. Sonrasında ABD Kongresi'nde yapılan soruşturmalarda, ölen işçilerden 169'unun toplu bir mezarda yakıldığı öğrenilecektir (Abrams, 2001).

Söz konusu tünelin adı Hawk's Nest'tir ve ABD'nin kara tarihinde yerini almıştır. Olaya biraz daha ayrıntılı baktığımızda, facia, kaza ve benzeri kavramları yerini katliam ve ırkçılık kavramlarına bırakacaktır. Toplam 5 bin işçiden bin 213'ü yer altında çalışmaktadır ve bu işçilerden en az iki ay boyunca tünelde çalışan 764'ü, tünel inşaatının tamamlanmasının ardından 5 yıl içinde silikosisten ölmüştür. Zira Union Carbide şirketi birkaç millik tüneli delip geçerken, bazı mühendisler ve yöneticiler haricinde hiçbir işçinin koruyucu maskesi veya benzer bir koruyucu ekipmanı bulunmamaktadır (ki bugün bunun da yeterli olmadığını bilmekteyiz).

Proje 1930 yılının Mart ayından, 1931 yılının Aralık ayına kadar sürmüş, işçiler saat başına 25 cent almış ve haftada 60 saat çalışmıştır. İşçiler hasta olmaya başladıktan sonra şirket doktoru "tünelitis" hastalığı olduğunu söylemiş, işçi barakalarında yaşamını yitirmeyenler apar topar trenlerle evlerine gönderilmişlerdir. Bu yüzden toplam kaç kişinin öldüğü hiçbir zaman net bir şekilde öğrenilemeyecektir.

İşin bir başka ilginç boyutu ise şudur; işçilerin ortalama çalışma süresi siyah işçiler için 15, beyaz işçiler için ise 16 haftadır! İşçilerin büyük bir kısmı projenin sonuna kadar çalışamamıştır. Genel olarak sinsi bir şekilde ilerleyen silikosis, Hawk's Nest işçilerinde kısa sürede akut silikosise neden olmuştur. Bunun nedeni ise yeni parçalanmış yüksek miktarda silika dozuna aşırı bir şekilde maruz kalmaktır, işçiler neredeyse bembeyaz bir şekilde dışarı çıkmakta, soludukları hava tamamen kum parçacıklarıyla dolmaktadır... O yıllarda bilinmesine karşın en basit önlem olan ıslak delme yöntemi dahi uygulanmamış, havalandırma tertibatı kurulmamış, işçilere maske verilmemiştir. Tüm bu koşullar bir araya geldiğinde en az iki ay çalışan işçiler bile yaşamını yitirmiştir.

Ölen işçilerin büyük bir kısmı bölgenin yerlisidir. Örneğin Shirley Jones silikoz sonucu öldüğünde daha 18 yaşındadır, babası, amcası ve erkek kardeşleri de tünelde onunla birlikte çalışmış ve hepsi de ölmüşlerdir. Union Carbide firması son derece "cömert" davranmış, ölen her oğul için 800, kocası için de bin dolar teklif etmiştir, üç oğlunu ve kocasını yitiren anneye...

Irkçılık ve Jim Crow Yasaları!

Jim Crow bir tiyatro karakterinin ismiydi. İngiliz tiyatro sanatçısı Thomas Rice’ın canlandırdığı bu karakter ilkel, geri zekalı ve sürekli aşağılanan bir zenciydi. Bu isim giderek yıllar içinde ırk ayrımcılığının sembol ismi haline gelmişti. Yani beyaz Amerikalılar aşağıladıkları zencilerden söz ederken ‘Jim Crow gibi’ sözünü kullanmaya başlamışlardı. Bu yüzden okullardan restoranlara, asansörden hastaneye kadar yapılan tüm ırk ayrımcılığına Jim Crow kanunları deniyordu. Buna göre her türlü ulaşım aracında zenciler arka kapıdan binmek ve kendilerine ayrılan arka koltuklara oturmak zorundaydılar. Ayrıca bir beyaz ayakta kalırsa yine yerini ona vermekle yükümlüydüler. 

Olayın gerçekleştiği bölgede de ırkçı politikalar hakimdir, siyahi emekçilerin (ABD'de Afrikalı-Amerikalı tabiri kullanılmakla birlikte, bizim dilimizde siyahi veya zenci demek bir aşağılama ifadesi olmadığından, siyahi ifadesini kullanmakta sakınca görmüyorum) beyazların mezarlıklarına gömülmeleri veya orada yakılmaları kesinlikle yasaktı. Yaşamını yitiren birkaç siyahi inşaat işçisi bir köle mezarlığının hemen yanında yakılmışlar, diğerleri ise herhangi bir ibare olmadan bir özel mülk arazide yakılıp gömülmüşlerdi. Yerel halkın iddiasına göre işçiler hemen tünele yakın yolların kenarlarında yakılmışlar ve deldikleri dağdan gelen tozlar, onlardan kalanları örtmüştü!

Bu eğreti halde duran, herhangi bir kutsallığına saygı duyulmayan mezarlıklar bile 1972 yılında yerlerinden birkaç mil öteye taşınmıştı (US 19 otoyol genişletmesi nedeniyle). Yerel halktan Charlotte ve Charles Neilan, West Virginia Eyalet Üniversitesi'nden Prof. Richard Hartman'ın yardımıyla mezarları ve mezarda yatanların isimlerini bulmaya çalıştı ve 2012 yılının Ekim ayında bölgede yakılan inşaat işçilerinin isimleri artık mezarlara yerleştirilmişti. Charleston Daily Mai gazetesine konuşan Charlotte Neilan şunları söyleyecekti:

"Bu önemliydi, çünkü bu insanlara hayatları boyunca son derece yakışıksız davranılmıştı. Bu yoksul insanların korkunç bir yaşamı vardı ve öldüklerinde de daha iyi muamele görmemişlerdi."

Sayısı tahmin edilemeyen inşaat işçisi ne yaşamlarında ne de öldükten sonra insanca muamele görmüşlerdi. Bunun hesabını bir yere yazalım ve aynı yıllarda Türkiye'ye bakalım. Daha önceki bir yazımda da söz etmiştim. 1935 senesinde tamamlanan, Türkiye'de hala en uzun demiryolu tüneli olduğu belirtilen Batıbel Tüneli'nin yapımında çalışan işçilerin yüzde 60'ının slikozis nedeniyle hayatını kaybettiğini ben de bu vesileyle öğrenmiş oldum. Söz konusu kaynakta konuyla ilgili konuşan ise STFA'nın kurucularından Fevzi Akkaya. Söz konusu kaynaktan aynen aktaralım:

"Daha çok yol inşaatlarında emek yoğun üretim yapılıyordu. Kimi zaman binlerce işçinin çalıştığı bu güzergâhlarda beklenmeyen birçok olumsuzluk yaşanmıştır. Bunlardan bir örnek, dönemin bilgisizliği nedeniyle yaşanan kayıplardır. 1933 yılından itibaren demiryolu atılımın ikinci aşamasına giren, “bir karış daha fazla demiryolu” sloganından “Türk sermayesi, Türk bilgisi, Türk müteahhidi ve Türk işçisi ile demiryolu” sloganına geçen büyük inşaat hamlesi, tek kuruş istihkak almadan iş tamamlama başarılarının yanı sıra, Feyzi Akkaya’nın deyişiyle, “Bir avuçluk döviz için avuç dolusu babayiğit”leri feda etmişti. Batıbel Tüneli inşaatında çalışan işçilerin yüzde 60'ı, yüksek oranda silisyum taşıyan ve tozları solunduğunda neden olduğu 'silikoz' denilen tedavisi zor bir  akciğer hastalığı nedeniyle yaşamını kaybetmişti."

Bu konuyla ilgili başka bir bilgi veya belgeye rastlayamadım. Rastlayan okurlarımdan bana ulaşmasını rica ediyorum...

Silikosis azalan değil, ülkeden ülkeye transfer edilen bir hastalık. ABD'de 1980'lerin başlarında maden sanayii dışında 1.7 milyon işçinin kristal silikaya, 700 binin ise asbeste maruz kaldığı belirtilirken, bu sayı 1997 yılında oldukça gerilemiş. Toz kaynaklı hastalıklara (silikosis, asbestosis ve kömür madenlerindeki işçilerinin maruz kaldığı pnömokonyoz) maruz kalan işçilerin sayısı toplam 2900 olarak veriliyor (NIOSH, 2000'den aktaran Christiani ve Wang, 2003). Öte yandan 1980'lerden günümüze kadar şöyle bir bakınca Brezilya, Çin, Zimbabwe, Hindistan gibi ülkelerde, toz kaynaklı hastalıkların ve ölümlerin geldiği nokta inanılmaz boyutlarda. Örneğin Hindistan'da işçilerin çalıştığı pek çok yerde, solunan kuartz kristallerinin metreküpte 10 miligramı geçtiği, bunun da Hintli işçilerin büyük bir kısmında silikosis (akut silikosis de dahil olmak üzere) ve silikotüberküloz hastalıklarına yol açtığı söyleniyor (Jindal ve Whigg'den aktaran Christiani ve Wang, 2003).

Üzerine çok yazılmış, çok araştırma yapılmış, günümüz teknikleriyle, teknolojisiyle rahatlıkla yok edilebilecek, önlenebilecek, ama çaresi olmayan, ölümcül bir hastalıktan, her yıl on binlerce emekçiyi yok eden bir hastalıktan söz ediyoruz. Şimdilik burada bırakalım ve önümüzdeki hafta silikosisin Türkiye'deki durumunu ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalışalım...

Kaynaklar

Christiani D.C ve Wang X., 2003. Impact of Chemical and Physical Exposures on Workers' Health, Global Inequalities at Work: Work's Impact on the Health of Individuals, Families and Societies, Ed. Heymann J. Oxford University Press,

Abrams, H.K. (2001), A Short History of Occupational Health, Journal of Public Health Policy, Vol.22, No:1, P.34-80

'İnşaatçıların Tarihi. Türkiye'de Müteahhitlik Hizmetlerinin Gelişimi'

http://www.tmb.org.tr/arastirma_yayinlar/insaatcilarin_tarihi_2006_son.pdf

http://www.reshafim.org.il/ad/egypt/trades/stone_vessels.htm

http://www.downtoearth.org.in/node/6851#.VLVV6JZXzCR

Fotoğraflar ve bilgiler için: http://ehstoday.com/industrial-hygiene/hawk-s-nest-tunnel-tragedy-forgotten-victims-america-s-worst-industrial-disaster-#slide-0-field_images-32411