Kriz Yoluyla Faşizme Geçiş



15-08-2018 10:38


Can Soyer

Türkiye, seçim öncesinde işaretleri görülen ve son haftalarda ise bir çığ misali büyüyüp güçlenen ekonomik yıkımla karşı karşıya. Döviz hareketlerinde ve Türk Lirası’nın değer kaybında cisimleşen bu krizin, kapitalizmin ve Saray Rejimi’nin tercihleriyle ilgisi çok açık. Öte yandan, kapitalizmin, krizleri emekçi sınıfları daha fazla yoksullaştırmak ve bağımlı hale getirmek için kullandığı, kullanacağı da aynı ölçüde biliniyor.

Saray Rejimi’nin krizi karşılama biçiminde de bu ilkenin izlerini görmek mümkün. Saray Rejimi, zaten beklenen ve önlenmesi pek mümkün görünmeyen krizi, sermaye sınıfına büyük ihsanlar sunarak ve krizi sermaye sınıfı için cazip bir fırsata dönüştürerek karşılamayı deniyor.

Saray, krizi durdurmaya değil, yönetmeye, yön vermeye çalışıyor. Yani yaklaşan bir ekonomik krizden kaçmak yerine, bu krizi bir geçişin kapısı haline getirmeyi tasarlıyor. Ve tasarısını sermaye sınıfına bir teklif olarak sunuyor.

Bu teklifin özü, faşizme geçiştir. 

***
Faşizm, neo-liberal kapitalizmin yapısal bunalımına bir yanıt olarak düşünüldüğü takdirde, tablo daha da netleşecektir.
Kapitalizmin günümüzde ulaştığı evre, neo-liberal sermaye birikim biçiminin tıkandığı bir uğrak olarak görülebilir. Buradaki tıkanma, sermayenin artı-değer sömürüsünde bir duraklama olduğu anlamına gelmiyor. Tıkanma, bu ölçüde kuralsızlaşmış ve saldırganlaşmış bir birikim rejiminde, toplumsal ve siyasal yapının yeniden üretilmesinde ve sürdürülmesinde yaşanıyor.

Deyim yerindeyse, sermaye, neo-liberal birikim rejiminde artı-değer sömürüsünü en yüksek seviyelere çekmenin yolunu bulmuştur, ama bu yolla toplumu ve siyaseti yönetmeyi nasıl sürdüreceğini bilemez hale gelmiştir.

Bu koşullarda, sermaye açısından en makul çözümlerden biri, toplumsal ve siyasal yapıyı faşist devlet aygıtının otoriter denetimine bırakmak, krizle şiddetlenen yeniden üretim ve sürdürülebilirlik sorununu “zor”un rolü ile aşmaktır.

Bu anlamda, faşizmin ‘gerekçesi’ her kapitalist rejimde mevcuttur, ona içkindir. Horkheimer’in faşizm için “modern kapitalist toplumun hakikati” demesinin altında da bu yatar. Ancak faşizmin zafere ulaşması için kimi koşulların ortaya çıkması ve buluşması gerekir. Bu koşullardan biri, sözünü ettiğimiz kapitalizmin yapısal krizi ve buna üretilen yanıtın özgül içeriğidir.

Bir diğer kritik koşul ise, faşizmin kitle tabanının örgütlenmesidir. Bu kitle tabanı, daha çok, toplumun farklı kesimlerinin birbirine eklemlendiği bir bütünleşme olarak anlaşılmalıdır: Rekabet yarışında geri düşmemek için sermaye birikiminin hızlanarak devam etmesini isteyen sermaye sınıfı, ekonomik kaynakları ve konumları tehdit altındaki ‘orta sınıflar’ ve işsizliğe mahkum edilmiş yoksul kitleler.

Türkiye’de bu tabloya özgüllük de katan bir boyut var: 16 yıllık iktidarı döneminde Saray Rejimi, böylesi bir kitle tabanını kendi parti seçmeni kılığında yaratabilmiştir. Bugün Türkiye’de AKP tarafından özel olarak beslenen ve büyütülen bir sermaye kesimi vardır; AKP tabanının içinde azımsanmayacak sayıda bir “İslamcı orta sınıf” vardır; AKP’nin seçmen kitlesini oluşturan ve niceliği hayli yüksek olan bir yoksul nüfus vardır.

Daha önemlisi ise şudur: Tablonun bu özgüllüğü, Saray Rejimi’ne, faşizme geçiş için inisiyatif şansı sunmaktadır. Daha açık bir deyişle, emperyalist odakların ve Türkiye’nin geleneksel sermaye sınıfının ya da kentli ve modern orta sınıfın tutumunu bir yana koyarsak, Saray Rejimi, faşizme geçişi salt devletleşmiş bünyesine ve kendi mevcut tabanına dayanarak dahi deneyebilecek durumdadır.

Bu girişimin bir rest gibi görülmesi ise mümkün değildir. Çünkü Saray Rejimi, deyim yerindeyse kendi bünyesinde inşa ettiği faşizme geçiş modelini, emperyalizme ve geleneksel sermaye sınıfına karşıtlık olarak değil, bir teklif olarak ileri sürmektedir. Faşizme geçiş, sermaye düzenine, yaklaşan krizin yıkımından kurtulmanın ve Türkiye’nin yönetilebilir halde tutulmasının yegane reçetesi olarak sunulmaktadır.

Zira faşizm, sadece sermaye sınıfının bir kararı veya dayatması olarak ortaya çıkmaz; pekala siyaset de sermaye sınıfına faşizmi teklif edebilir, eder. 

Ve bazen ikna da eder.

Saray Rejimi’nin OHAL dönemi performansı, sermaye sınıfını cezbetmektedir. Deyim yerindeyse, OHAL döneminde yapılanlar, faşizmle birlikte yapılacakların teminatıdır.

Süreç, henüz tamamlanmış, teklif kabul edilmiş değildir; ancak masadaki teklifin mahiyeti ve sermaye sınıfının iştahı ortadadır.

Bu noktadan sonrası solun gündemidir.

***
Türkiye’de işçi ve emekçileri siyaset sahnesine taşıyacak, onların tarihsel ve güncel çıkarlarını temsil edecek, ülkenin faşizme sürüklenişine bir sol çıkışla barikat örecek halkçı, devrimci bir mücadele odağının yaratılması.

Özetlemeye çalıştığımız koşullar altında, sol ve sosyalist hareketin görev listesinin başında bu hedef yer almalıdır. Ancak sorun bundan sonra ortaya çıkıyor: Bu hedefe nasıl ve hangi araçlarla varılacak?

Uzun ve ayrı bir tartışmanın konusu olması gereken bu soruya burada yanıt vermiş sayılmayalım, ancak sonuç niyetine dile getirilmesi gerekeni de ifade etmiş olalım: Türkiye’de krize ve faşizmin kurumsallaşmasına yönelik tepkileri, geçim ve rejim derdinden mustarip toplumsal kesimleri bir araya getirmek, Saray Rejimi’nin yıkılması ve ötesindeki hedefler için ortak bir zeminde buluşturmak tek çıkış yoludur.

İçinden geçmekte olduğumuz kriz günleri, emekçi sınıfın üzerine bir karabasan gibi çöken karanlığı daha da koyulaştıracaktır. Bu karanlıkta çakılacak bir kıvılcım bile çıkışın yolunu aydınlatmaya yetecektir.

Sol, bir kıvılcım olsun yakamıyorsa, yakamayacaksa, zaten bu ülkenin yegane can damarı da kopmuş demektir.