Kriz Derinleşirken



14-08-2018 00:22


Haluk Yurtsever

Biriken enerjinin, 2019’u, seçim takvimini beklemeyeceği belliydi. Erken seçim de, kendini dolardaki yükselişle dışa vuran kriz de beklenmedik gelişmeler değildi.

Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu krizi, dünya ölçeğindeki iki temel gelişmenin, özel ekonomik-siyasal konjonktürdeki yansıması olarak okumak doğru olur: Dünya kapitalist sisteminin yapısal bunalımı ve ona eşlik eden yeni türden hegemonya ve emperyalist paylaşım kavgası.

2008, sanıldığı ve gösterilmek istendiği gibi finansal bir türbülans, yol kazası değil,  küresel sermaye birikimindeki yapısal tıkanıklığın dışa vurumuydu.  Krizin birinci aşaması, finans merkezlerinden “yükselmekte olan” ekonomilere sermaye ihracı olarak yaşandı. Türkiye benzeri ülkelere sermaye aktı. Şimdi, sermayeyi çekip kriz ihraç ediyorlar. Türkiye ve benzeri ekonomiler kapitalizmin yapısal krizinin türev sonucu olarak büyüdüler. Şimdi, aynı krizin ikinci evresindeki yöneliş nedeniyle küçülmek durumundalar. Bu, yalnızcaTürkiye’ye özgü bir durum değil.

Hegemonyası gerileyen, doların dünya parası olarak devamı tehlikeye düşen, dünyanın en borçlu,  dış ticaret açığı en yüksek ülkesi olan ABD küreselleşme” ve “serbest ticaret” söylemlerini çöpe attı.  Sermayeyi kendisine çekerek, ticaret savaşlarını kızıştırarak ekonomisini güçlendirmeye, bir yandan da Ortadoğu savaşlarıyla hegemonyasını rehabilite etmeye çalışıyor.

ABD’nin baş düşmanı Çin, Ortadoğu’daki hedefi İran’dır. Türkiye-ABD ilişkilerinde ortaya çıkan çatışmanın siyasal nedeni rahibin iadesi vb. değil, ABD’nin Türkiye’yi İran; Suriye ve Kürt başlıklarında kendi önceliklerine uyumlu hale getirme çabasıdır. Erdoğan Türkiye’sinin ekonomik düzlemdeki sorunu, ABD’ye ve dünya kapitalizminin, finans kapitalin neoliberal programlarına teslim olmuşken, şimdi oyunun kurallarına uymamasıdır. Neoliberal programlara sadakatle uyduğu, Türkiye’ye akan sermayeyi betona çimentoya, yandaşlara ranta gömdüğü için düzen açısından da krizin sorumlusu Erdoğan ve AKP hükümetleridir.

***

Soru şudur: Erdoğan oyunun kurallarını tanımama, ABD’ye ve dünya finans kapitaline meydan okuma gücünü, cesaretini nereden alıyor? Bu sorunun tam ve doyurucu yanıtı olacağı iddiası taşımadan şu iki nedenin önemli olduğunu kaydedebiliriz.

Bir: Erdoğan, çok kısaca özetlemeye çalıştığım paylaşım ve hegemonya savaşlarından kaynaklanan manevra olanaklarını değerlendiriyor. ABD-Çin çatışmasının (ticaret ve hegemonya savaşları) ana ekseni oluşturduğu kaotik ve belirsizliklerle dolu yeni dünya düzensizliğinde Türkiye, ABD’ye eskiden (1991’den önce) olduğu gibi mecbur ve mahkum değil. Almanya Avrupası da artık dünya siyasetinde ABD’den özerk üçüncü bir kuvvet olarak pozisyon alıyor. Ekonomik ilişkiler bakımından, Avrupa’nın ABD’den daha kritik bir önem taşıdığı düşünüldüğünde ABD’nin Avrupa’nın katılmadığı “yaptırım”lardan sonuç almasının o kadar da kolay olmadığı ortada. Sonuç olarak, Erdoğan’ın “yeni dost ve müttefikler buluruz”, “birileri kapıları kapatır, Mevlam başka kapı açar” sözleri tümüyle temelsiz değil. Örneğin, önümüzdeki günlerde, Çin’den ve  Almanya’dan mali ve siyasal destek gelirse şaşırmamak gerek. Bunlar, verili krizden kolay bir çıkış yolu olduğunu değil, Erdoğan’ın tutumunun dayandığı etkenleri gösteriyor.

İki: Ekonomik kriz, hatta Türkiye’nin iflası, verili siyasal ortamda, ilk bakışta sanıldığının tersine tek adam rejiminin zayıflamasına değil güçlenmesine de yol açabilir. Doların tavan yaptığı, damadın Türkiye’nin oligarklarıyla oynaştığı saatlerde, Erdoğan, Bayburt, Gümüşhane ve Ordu’da moral tazeliyor, tabanını krize hazırlıyordu. Reel, halkçı bir seçeneğin olmadığı koşullarda, çaresiz milyonların İslamcı, Türkçü, yerlici ve millici, eli sopalı “baba”ya sığınmaları bu ülkede “hayatın akışına” uygundur. Ağır kriz, yoksulluk koşullarında, öfkeyi dış güçlere, “terör”e, ya da başka hayali düşmanlara yöneltmenin eski ve işe yarayan bir yöntem olduğunu biliyoruz. Erdoğan, kriz koşullarında kitle desteğini korumak ve aktif hale getirmek için elinden geleni yapacaktır.

***

Sermayenin kriz programı her koşulda halk sınıflarına ekonomik-siyasal şiddet ve saldırıdır. Bir sınıftan alınmadan ötekine verilemez. Daha şimdiden görüldüğü üzere, dolar kurundaki yükseliş, halk sınıflarına temel yaşam geçim maddelerinde yüksek enflasyon, işsizlik, yoksullaşma olarak dönüyor. Bu fatura daha da ağırlaşacaktır.

Bu kriz, büyük borçlunun devlet değil, özel sektör olması yönüyle öncekilerden farklıdır.  Dolayısıyla krizin yıkıcı sonuçları daha açık biçimde sınıfsal içerik taşıyacaktır. Krizin ağır bedelini ödememenin koşulu işçi sınıfının, halk sınıflarının örgütlü mücadelesidir.

Tek yol, işçi sınıfının, emekçilerin kendi mücadele ve iktidar hedefleriyle örgütlenip mücadele etmesidir. Sosyalist sola, komünistlere düşen bu hedeflere uygun ideolojik ve siyasal araçlar yaratmaktır.

Seçim sonrası dönem, komünistler ve Kürt hareketi açısından durgunluk ve atalet görünümü veriyor. Demirtaş’ın HDP’ye yönelttiği eleştiriler doğrudur ve ne yazık ki, aynıyla sosyalist sol ve komünistler için de geçerlidir.

Öncelikle, ideolojik-siyasal bir silkinişle bu atalet durumundan çıkmak gerekiyor.