Köy Enstitüleri'nin özgünlüğü



17-01-2021 01:02


İzge Günal

Sanırım artık neden Köy Enstitülerine (KE) diğer konulara göre daha fazla değindiğimi açıklamalıyım. Aslında bu sıkıntıyla geçen yıl Nisan ayı ortalarında yine karşılaşmış ama Ümit Kaftancıoğlu’nun yardımıyla şöyle atlatmıştım: “Bu konuya sık değiniyorsun, demeyin, Ümit Kaftancıoğlu yıllar önce “Ancak, kimse ‘Aa yeter be, KE sözü de çok uzatıldı’ demesin diye uyarıda bulunmuştu zaten ve eklemişti: ‘KE’den daha yetkini yapılana dek böyle sürecek, sürmeli de’”1. Aynı bahaneyi bir kez daha kullanamayacağımın ayırdındayım; o zaman anlatmalıyım:

Kitaplığıma katılan her kitabı okuma alışkanlığım var. Elbette böyle bir zorunluluğum yok ama okumadan duramıyorum. Kimi zaman “bu kez okumayacağım” dediğim oluyor ama o kitabı her görüşümde sanki içinde öyle bir bölüm, öyle bir cümle var da, yıllardır yanıtını bulamadığım bir sorunun çözümünü saklıyormuş gibi geliyor ve sonunda dayanamayıp okuyorum. Birçok kez gereksiz şeyler okumuş oluyorum (belli mi olur bunları ileride yazabilirim), ama bazen de aradığım o cümlelerden, bilgi kırıntılarından birine ulaşıyorum ki, değmeyin keyfime…tüm o gereksiz okumalarımı unutturuyor (belki bunlar da ayrı bir yazı konusu olur). Durum öyle boyutlarda ki, yeğenim üniversite sınavına hazırlık kitaplarını bana yollamaya kalkmıştı. Neyse yapmadı da onca soruyu çözmekten kurtuldum.

Konuya dönecek olursam, eşim Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yönetim Kurulunda. Böylece eve gelen KE kitapları da diğer konulara göre biraz fazla oluyor. Anlattığım gibi bunları okuyorum. Okudukça, kaynak olarak gösterilen kimi kitaplar dikkatimi çekiyor. Bu kez onlara ulaşıyorum ve döngü sürüyor…

Alper Akçam’ın Anadolu Rönesansı kitabı alıştığımız, tipik bir KE kitabı değil: ne kronolojik sırayla olayları anlatmış ne de bolca anı içeriyor. Bunu olumlu ya da olumsuz bir anlam yükleyerek söylemiyorum; sadece bir saptama, o kadar. Akçam, Cumhuriyet’in aydınlanma politikalarının bir parçası ama önemli ve belirleyici bir parçası olarak KE’ni ele alıyor ve bunun baştan sona bir program çerçevesinde de yol almadığını söylüyor. Bence bu önemli bir vurgu çünkü ekip aynı ekip olmasına karşın, politika sadece değişmekle kalmıyor, hatta nasıl tam tersine dönebiliyor? KE örneğinden gidecek olursak, açan da İnönü, fiilen kapatan da… Sanırım bu soruların yanıtı, hatta daha da ileri gideyim, tüm Cumhuriyet döneminin doğru okuması da gelişmelere sınıfsal açıdan bakabilmekte. Türkiye egemen gücü içerisinde gelenekçi/liberal ve devletçi/seçkinci iki farklı eğilim olduğunu Emre Kongar yıllar önce yazmıştı. İlki ekonomide piyasacı, dış politikada saldırgan ve dinci-gerici iken, diğeri karma ekonomiden yana, barışçı ve laiktir. Elbette bunlara birbirine karşı iki ayrı grup değil de, aynı sınıfın düşünsel eğilimleri olarak bakmak gerek. Aydınlanma ve KE, devletçi/seçkinci ideolojiye uygunken, gelenekçi/liberal düşünceye tersti. Egemen güç içindeki eğilim değişimi, kişiler aynı kalsa da politikayı da değiştirirdi ve yaptı da.

KE konusunda, bilirsiniz, ilk yapılan akademik çalışma Fay Kirby’nin Columbia Üniversitesinde hazırladığı doktora tezidir. Türkçeye de çevrilen bu kitapta, ki eşi Niyazi Berkes çevirmiştir, Kirby özellikle KE’nin bir öğretmen yetiştirme okulunun çok ötesinde kurumlar olduklarını vurgular. Zaten Akçam da “Tonguç’un önderliğinde başlayan köyün canlandırılma çabası Erken Cumhuriyet Dönemi kültür ve eğitim politikalarının temelini oluşturur” derken tam olarak bunu anlatmaktadır. Böyle bakıldığında KE’nin özgün olmadığı savları da boşa düşmektedir çünkü zaten bu denli gecikmiş ve sosyalist olmayan bir çağdaşlaşma çabasının başka bir örneği de olmadığı/olamayacağı gibi, kültür ve eğitim politikalarının temeli de, yani KE modeli de, özgün olmak zorundadır. Başka bir modeli aynen kopya edip 1940’ların Türkiye’sine koysanız bile, özgün koşullar modeli de özgünleştirir.

Konuyu buraya getirmemin nedeni 2019 sonlarına doğru izlediğim bir panelde konuşmacılardan biri KE’nin Bulgaristan’dan alındığını söylemişti, kaynak olarak İlber Ortaylı’yı işaret ederek. Geçen yıl Mayıs ayında bir televizyon programında Ortaylı aynı savı tekrarladı ve kaynak olarak Yalçın Küçük’ün yurtdışında sunduğu bir bildiriyi gösterdi. Bu bildiriye ulaşamadım ama, Anadolu Rönesansı’nda şöyle bir ifadeye denk geldim: “Köy okulların yapımında kullanılacak yöntem araştırması yapılırken Kültür Bakanlığı’nın Ocak 1937 sayılı dergisinde Bulgar Komün sistemi örnek olarak yayınlanmıştır.” Bunu okuyunca “tamam” dedim “Bulgaristan konusunun kaynağını buldum. Herhalde bina inşasında model olarak alınmış olsa gerek”. Hemen dergiye ulaştım, indeksi olmadığı için de 300 sayfayı okudum. Sonuç düş kırıklığı oldu: hazırlanan bir raporda Bulgar modeli, Akçam’ın da dediği gibi, sadece örnek olarak yayınlanmış; örnek alınmamış. Zaten örnek olarak kullanılması da olası değil çünkü köyün birikimlerinin toplandığı sandığa devletin katkısıyla oluşturulacak bir fondan söz ediliyor. 1937 yılında Türkiye’de köylerin ezici bir çoğunluğunda bırakın gelir fazlasının bir fonda toplanmasını, korkunç bir yoksulluk ve beslenme sorunu vardı. Aynı dergide başka bir yazıda ise “Bulgaristan’da köy muallimlerinin çoğunun yüksek tahsil gördüğünü hatta doktoralı olduğunu” anlatıyor! Ne diyeyim, o yıllarda Türkiye’de köylerin çoğunda öğretmen olmadığını, değil köylerde, kentlerde bile öğretmenlerin çoğunun üniversite mezunu olmadığını söyleyeyim yeter; lise mezunları devlet bürokrasisinde en yüksek noktaya kadar gelebildi ve askerliklerini yedek subay olarak yaptılar uzun yıllar. Yani, örnek alınabilecek bir model için yanlış bir hedef olurdu Bulgaristan.

O yıllarda Avrupa’nın diğer ülkeleri de Bulgaristan gibiydi. Örneğin, Kültür Bakanlığı Dergisindeki başka bir makalede Fransız köylerindeki sinema sorunlarından söz ediliyordu. Yıl 1934. Dönemin Avrupa köyleriyle ilgili en iyi kaynak Johann Dietz’in, alt başlığı “Bir Eğitim Topluluğu Olması Bakımından” olan Köy isimli kitabı olsa gerek. 1920 sonları Alman köyünü anlatırken şöyle ifadeler kullanıyor: “Müzik gibi sosyal etkinlikler düzenleyen dernekler son yıllarda köylerde çoğalmıştır…Köylerdeki köylüye borç verme sandıklarına devlet desteği düşünülebilir… Pazar günü anne, mutfaktaki işlerini bitirdikten sonra, sofa üzerine uzanır, pazar gazetesini veya herhangi bir kitabı okur”. Avrupa köyü böyleymiş, hem de KE’den uzun yıllar önce. Şimdi neyi, nasıl model alabilirsiniz ki?

Köy’ün benim için ilginç bir yönü daha var: kitap Türkçeye ben doğmadan 14 yıl önce çevrilmiş ve elimdeki kopya, sayfaları bile açılmadan yaklaşık 75 yıl beni beklemiş. Acaba bu yıllarda nerelerde dolanıp, benim aldığım sahafa kadar geldi? Neyse, duygusallaşmadan çevirisi için de bir şeyler söyleyeyim: eski çevirileri okumak hep eğlencelidir; tek bir örnek vereyim, Noel’e “Milad Bayramı” denmesi hoşuma gitti.

Anadolu Rönesansı’na dönecek olursak, farklı bir yapıt olduğunu söylemiştim ama bana bir kitap bütünlüğünden uzak göründü; sanki farklı zamanlarda yazılan makalelerin kitap olarak bileştirilmiş hali gibi. Alt başlığı olan “Eleştiriler Işığında Türkiye Cumhuriyeti Uluslaşma Süreci ve Köy Enstitüleri” ne pek uymadığını düşünüyorum. Uluslaşma süreci emperyalizm ile birlikte Türklerin beraber yaşadığı diğer uluslarla da ilişkileri ciddi bir biçimde ele alınmazsa eksik kalır. Zaten uluslaşma süreci, adı üzerinde, diğer uluslardan kendini ayırma sürecidir ve ister istemez zor kullanımı vardır. Diğer yandan kitabın neredeyse ilk yarısı yakın dönemdeki Kemalizm eleştirilerine yanıtla geçiyor ki Ömer Türkeş’ten, Orhan Pamuk’a, Erik Zürcher’e uzanan bu liste bence gerekli değil.

Kitaplaşması sıkıntılı olan bir başka anlatı da Halit Ultav’ın yazdığı “Anadolu’nun bir köyünde doğan ancak sonra yolu bir biçimde KE’ne düşüp burada şekillenen, sonrasında idealist bir öğretmen olan Ruşen Hoca’nın yaşamı”. Ultav, bir yandan Ruşen Hoca’yı anlatırken, diğer yandan da KE ile ilgili teorik değerlendirmelere giriyor. Aslına bakarsanız ilginç bir yaklaşım olabilirdi ama bence iki yönü ustaca bir araya getirebilmek için biraz daha uğraşılmalıydı. Hem böylece, Orhan Kemal, Kemal Tahir karışıklığı da yaşanmazdı. Neyse ben kitaptan bir anekdot aktarayım:

Müdür sorar:

-Adın ne oğlum?

-Ruşen.

-Soyadın?

-Berber.

Duymamış gibi soruyu yineledi Müdür Nurettin Bey. Biraz sertçe; ‘Dedik ya Ruşen Berber’ diye diklenince, bu çelimsiz çocuğun özgüveni hoşuna gitmiş, ‘aferin oğlum, sen iyi bir öğretmen olacaksın’ deyip, başını okşamıştı.

Tonguç da köylüye kişilik kazandırmak istiyordu: “Köy kalkınması değil, köyün içten canlandırılmasıdır. Köylü öyle bir canlandırılmalı ve bilinçlendirilmelidir ki, onu hiçbir güç kendi çıkarı için kullanamasın. Köyün sakinlerine köle, uşak muamelesi yapamasın.2

 

1https://ilerihaber.org/yazar/koy-enstituleri-hic- yaslanmayacak-111621.html

2Tonguç İH. Canlandırılacak Köy. Remzi Kitabevi, 1947.

KÜNYELER

 

Anadolu Rönesansı, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, Ekim 2013, İzmir

Köy, Johann Dietz, Sinan Matbaası ve Neşriyat Evi, 1946

Bozkırda Göveren Fidan Ruşen Hoca, Halit Ultav, Şahıs Yayını, 2016