Korona’dan sonra...



27-03-2020 00:31


Güray Öz

Uzun bir süredir kapitalizmin ömrünü tamamladığını, bunalımların üstesinden gelme yeteneğini yitirdiğini söyleyip duruyoruz. Bu “saptamayı” destekleyen veriler özellikle Marksist iktisatçıların, sistemle ilgili kaygılarını açıklamaktan kaçınmayan klasik iktisadın da ilgi alanında. Dahası, sosyalist bloğun dağılmasından sonra yoksul ama inatçı Küba ile tartışmalı Çin bir yana bırakılırsa tüm küreyi etkisi, egemenliği altına almış küresel sistemin yönetim kademelerinde bulunan, IMF Dünya Bankası gibi kuruluşların yönetici ve uzmanlarından da bu tür değerlendirmeleri işitiyoruz. Öyleyse epeyce uzun bir süredir dillendirilen bu saptamanın gerçeği yansıttığı en azından giderek daha fazla kabul gördüğü söylenebilir.        

Bu saptamayı destekleyen bir önemli olgu da sık sık yinelenen, farklı alanlarda -kimi zaman sağlık, kimi zaman iklim-çevre, kimi zaman kadına şiddet- etkisini gösteren krizlerin sistemin genel bunalımını derinleştiren bir karakter taşıdığının ortaya çıkması, kanıtlanmasıdır.        

Pandemik-küresel Korona virüsü de sistem açısından böyle bir kriz. Bir anda sistemi sarsacak boyutlara tırmandı, sistemin bir krizi olmanın ötesinde tüm insanlığı etkileyen bir krize dönüştü. Belki de bu krizin emperyalist kapitalist sistemle ilişkisini kurarken, sistemin yapısal bunalımının gerçek neden, Korona krizinin ise bu yapısal krizi derinleştiren vesile olduğunu söyleyebiliriz. Kuşkusuz vesile ile neden arasındaki içsel ilişkiyi unutmadan, vesilenin dıştan gelmediğini sistemin içinde üretildiğini unutmadan.

Kapitalizm şaşkındır ama deneyimlidir

Bu nedenle de sistemle bu tüm insanlığı ayrımsız tüm ülkeleri sarsan Korona ile sistem arasındaki ilişki üzerinde durmak gerekir. Sistem bu kriz karşısında nasıl bir yöntem izliyor, ne yapıyor?        

Yine baştan söylemekte yarar var; Korona krizi sistemin denetleyebileceği, denetlemek istediği, sistemin genel ilkelerini çiğneyerek çözüm arayabileceği bir kiriz değil. O nedenle de sistem Korona krizine kendi dar ama sistemik çıkarları açısından yaklaşıyor; bir insanlık krizine dönüşmüş bu salgının üstesinden gelmeye çabaladığı izlenimi vermeye çalışırken bir milimetre bile kendisinden uzaklaşmıyor.        

İki korkusu var; birincisi bu krizin sistemin statikleşen yapısal bunalımını derinleştirmesi, ikincisi kaçınılmaz bir şekilde kitlelerin baskısına, başka zorunluluklar, kendinden kaynaklanan borsa düşüşleri, çatışmalara bağlı döviz ve altın hareketleri, petrol krizleri nedeniyle alınması zorunlu önlemlerin eklenmesi, ekonomiyi giderilmesi bir yola, kabul edilmesi imkansız sistem dışı çözümlere yöneltmesi.      

Önlemler konusunda demagojik çıkışlarının nedeni budur. Herkes biliyor ki, Korona virüsü ile baş etmenin yöntemleri en azından şimdilik sınırlıdır.  Kabaca üç önlem ya da yöntem var. Birinci “yöntem” kapitalist dünyanın özellikle de ABD ve İngiltere’nin çok sevdiği yöntemdir. Konunu uzmanlarından aktarmak en iyisi. Bu uzmanlardan birisinin kapsamlı araştırması Türkçe olarak yayımlandı. Genç bir yazarın, merak etmeyin sosyalist değil, Tomas  Pueyo’nun  değerlendirmesi özet olarak şöyledir: 

Birinci seçenek hiçbir şey yapmamaktır: Hiçbir şey yapmazsak, virüs herkese bulaşır, sağlık sistemi bununla başa çıkamaz, ölüm sayıları tavan yapar ve sadece ABD’de yaklaşık 10 milyon insan ölür. Ama sonuçta sistem yeni bir ortalamada kendine gelir. Sürü bağışıklık kazanmıştır.        

İkinci seçeneğe “Hafifletme Stratejisi” diyorlar. “Korona virüsünü şimdi önlemek imkansız, bu yüzden enfeksiyonlarla uğraşalım, sağlık sistemi için daha yönetilebilir hale getirmeye çalışalım.”Bu stratejinin temel varsayımı da “Sürü Bağışıklığı”dır. Birinci alternatifin de özünü oluşturan “Sürü Bağışıklığının” anlamı kabaca şöyledir: Virüsü alan ve  sonra iyileşen tüm insanlar virüse karşı bağışıklık kazanırlar. Virüsün mutasyona uğramayacağı ve gelişmeyeceği varsayımına dayanan bu seçenek, acımasızca şöyle söyler: Birkaç milyon insan öldüğünde, geri kalanlar virüse karşı bağışıklık kazanır.      

Üçüncü seçenek kapitalist ülke yöneticilerinin sevmediği radikal yöntemdir. “Baskılama Stratejisi” deniliyor bu yönteme. Baskılama yöntemi ağır önlemler, katı sokağa çıkma yasakları vb. sert fiziksel ya da sosyal uzaklaşma öngörüyor. Durum kontrol altına alındıktan sonra önlemlerin bir düzenlilik içinde kaldırılması, kısıtlanan özgürlüklerin yeniden geri verilmesi umuluyor. Tüm bu yöntemlerin kapitalist sistem koşullarında uygulandığı da gözden uzak tutulmamalı kuşkusuz.        

Peki hükümetler bu üçüncü yöntemi neden sevmiyorlar? Anlamak zor değil;  iktidar sahipleri üç şeyden korkuyorlar: Birincisi, tecrit durumu aylarca sürebilir, bu da insanların kolayca kabul edebileceği bir durum değil, İkincisi daha sonra, sosyal mesafe önlemleri kaldırıldığında milyonlarca insan yine hasta olabilir ve ölebilir. Peki üçüncüsü? Aylarca süren tecrit ve sokağa çıkma yasağı ekonomiyi mahvedecek. Asıl sorunu bile çözmeyecek, çünkü sadece salgını erteleyecektir.

Bana kalırsa kapitalistler birinci ve ikinci yöntemle yaydıkları korkuların gerçekte asıl olarak kendi korkularını gizlemeye yaradığını pek ala biliyorlar. Sermaye küresel kapitalist sistem, ölümleri umursamaz, bunu kanıtlamaya gerek yoktur; hiç bir zaman ara vermedikleri savaş stratejileri, pratikleri bunu bin defa gösterdi.        

Şimdi onları korkutan yalnızca ölümlerin “içerde, sistemin kalbinde” gerçekleşme ihtimalinin yüksek olması, ekonominin hiç istemedikleri önlemlere doğru savrulması ve sistemin geleceğini karartacak karakterde bir isyana dönüşmesi ihtimalidir.

Devrimci demokrasinin tutkalı        

Peki biz yani halk çaresiz miyiz. Gerçekçi olmak gerekiyor. Kriz sistemi zor durumda bırakıyor ama halka, yakasının rengi ne okursa olsun işçilere, emekçilere, köylülere büyük zarar veriyor. Ölümler ağırlıklı ve doğal olarak, nüfusun çoğunluğunu oluşturan çalışan kesimlere yöneliyor. Aynı zamanda sistemin aldığı “önlemler” de yoksulluğun işsizliğin artmasına yol açıyor. Yoksulluk, işsizlik çok temel köklü bir itiraz sebebidir ama aynı zamanda teslimiyete, boyun eğmeye de yol açabilir. Farkı gerici ideolojilerin etkinliğini arttırabilir, dahası çaresizlik, sahte ama çabuk çözümler öneren baskıcı yönetimlere fırsatlar sunabilir.        

Türkiye’nin pratiğinden yola çıkalım, derin bir sessizliğin iktidar çevrelerinin istediği gibi sosyal hayata egemen olması ihtimali, ihtimal olmaktan neredeyse çıkmak üzeredir. Medyanın tümüyle sistemin- rejimin hizmetine girmesi, sosyal medyanın sanıldığı ya da iyi örneklere karşın eksiği kapatacak bir nicelik ve nitelik taşımaması, alınan önlemlerin özellikle kültür dünyasını derin bir sessizliğe mahkum etmiş olması  da mücadele olanaklarını sınırlandırıyor.

Yine de insanların gittikçe genişleyen ve odak noktasında işçi emekçi sınıfların yer alacağı geniş halk kesimlerinin durumun farkına varması umulabilir. Umulabilir derken bu türden bir gelişmenin nesnel temelinden söz ediyorum, Ama herkes de bilir ki, bu siyasi nitelik taşıyan pratik faaliyet olmaksızın olanaklı değildir. Korona virüsü bir felakettir ve her felaket insanları neden, ne olacak, nasıl kurtulacağız diye düşünmeye sevk eder. Yanıtlar farklı da olsa bu yanıtları gerçek ve gerçekçi bir yanıtta bir hedefte toplaştırmak mümkündür. Bu da ancak geniş ölçekli bir siyasi faaliyetle mümkün hale gelir. Hep söylediğimizi yinelemekte sakınca yok, tam tersine yarar var.        

Sol sosyalist siyaset kendi içindeki her türden teorik tartışmayı bu açık durum karşısında bir yana bırakmak, demokratik güçlerin öncüsü, ideolojik politik tutkalı olma görevini üstlenmek zorundadır. Yoksa sistem yapısal bunalımını, zoru ve demagojiyi ustalıkla kullanarak, erteleyebilir, ömrünü uzatabilir, halk sınıflarını daha uzun yıllar için egemenliği altında tutabilir, solu “reformatörlerin” tuzağına düşürebilir, gelecekte “daha iyi yenilmek için” bir kere daha kaderiyle baş başa bırakabilir.