Korona günlerinde 'erkeklik' ve evin içi



24-03-2020 00:21


Ebru Pektaş

Korona virüsün yol açtığı felaketleri çeşitli boyutlarıyla yaşamaya devam ediyoruz. Salgına karşı “evde kal” çağrıları ve evin en güvenli yer olduğu da malumunuz. Virüse karşı bunu kolaylıkla söyleyebiliyoruz. Peki virüs dışında hayatı tehdit eden şeyler? Ev gerçekten herkes için güvenli bir yer mi?

İki örnek…

Evin kadınlar için ne kadar tehlikeli olabileceğini, bankta oturduğu için “evine git” uyarısı alan erkeklerin verdiği tepkilerden sezebiliriz. Bir tanesi habercilere bıçak çekmiş, polise küfür etmiş, sonunda gözaltına alınmıştır. Dışarıda bıçak çekenin kendi krallığında neler yapabileceğini varın siz düşünün. Bir diğeri “ne yani evde kalıp bulaşık mı yıkayacağız” demiştir. Demek ki bulaşık yıkamak koronadan bile daha tehlikeli bulunmaktadır!

Kadınların evde uğraştığı budur.

Ev içi şiddette tablo görünenden daha karanlıktır ve aslında böyle olması da tuhaf bulunamaz.

Nihayet erkek egemenliğinin kalbi tam da “ev” değil midir?

Ev bütün krizlerin ana karargahı gibidir;  “erkekliğin” bin bir surat halleri boylu boyunca oradadır. Oldurulamayanın, yetirilemeyenin, doyurulamayanın, dindirilemeyenin laneti evden ayrılmaz.

Ev “gül gibi geçinip gidemediğimiz” yerdir.

Kapı kapatıldıktan sonra kural tanımaz egemenliğin, her türlü hoyratlığın, can yakmanın, onu kırmanın, dilediğince eziyet edebilmenin mümkün olduğu yerdir ev.

Ev, kadının kanından, canından beslenir. Simone De Beauvoir’in yerinde benzetmesiyle evin içi Sisifos’un işkencesini andırır. Aynı işler sonsuz sayıda tekrar edilir, yemekler pişer, yemekler biter, temizlenir, kirlenir, dikilir sökülür, bozulur yapılır. Alelacele yapılan sekslere çamaşır suyu kokusu, ütülenmiş çarşaflara bebek kusmuğu bulaşır.

“Erkekliğin” performe edildiği yerdir ev.(1)

Denilebilirse erkeklik, tezahürlerini en filtresiz biçimde evde gösterir. Filtreye bakarsanız statta, kahvede, sokakta dayılananı, iş yerinde gardını düşüreni, parkta bıyık buranı, resmi dairede işini hallederken yaltaklananı görebilirsiniz. Ev ise erkekliğin bütün cerahatini boca ettiği yerdir. Geride iz kalmaz, kimse görmez, duyan olmaz, karışmak yanlıştır, nihayet mahremdir.(!)

Erkek egemenliğinin tüm bu küflü katmanları karantina günlerinde daha da tehlikeli hale gelmiş durumda. Sisifos’un işkencesi bitmiyor. Kaynatalım, parlatalım, temizleyelim, köpüklerle yıkayalım, hijyen önemli. Hastalara dikkat, ateşlenmesinler. Çocuklara dikkat, dışarı çıkmasınlar, canları da sıkılmasın. İyi beslenme çok önemli. Kocaya dikkat “tepesinin tası” atmasın!

Çocuklara ve kadınlara yönelen erkek şiddetinin tam da salgın dönemlerinde arttığı sayılara vurulmuş bir gerçek. Çin’de karantina döneminde ev içi şiddetin üç kat arttığı tespit edilmiş. Almanya’da güvenlik birimleri şiddet artışına dikkat çekiyor. ABD’de kocaları tarafından evden atılmakla, parasız ve ilaçsız bırakılmakla tehdit edilen kadınlar rapor ediliyor.

Geçmiş salgın dönemlerinde de doğrulanan bir şiddet artışından bahsediyoruz. Sözgelimi UNICEF’in 2014-2016 yılları arası Batı Afrika’daki ebola salgını ile ilgili tespiti, bu dönemde çok sayıda çocuğun ihmal ve istismara uğradığı ve hatta çocuklar arasındaki hamilelik oranının iki katına yükseldiği yönündedir.

Salgın, deprem, ekonomik kriz, küresel ısınma, afetler ve felaketler, hepsinde toplumsal cinsiyetin acımasız çatışmalarını yeni boyutlarıyla yaşıyoruz. Acil şiddet hattı talebinden döneme özgü özel yasalara, sığınma evlerinin artırılmasından kadınlar arası dayanışma pratiklerine pek çok önlem böylesi katastrofik dönemler için oldukça önemli.

Evlerin içindeki yeni cehennemi görmek ve kuytulardaki, kapıların ardındaki tiranlığı püskürtmeyi öğrenmek durumundayız!

NOT:

1- “Erkeklik” kavramı hakkındaki itirazlar sıra dışı bir tansiyona sahip. Erkek egemenliği kavramını kullandığımızda bu olmuyor. Kapitalizmden bahsedelim ama örneğin hiç burjuvaziden bahsetmeyelim gibi bir şey. Toplumsal cinsiyet rollerinden bahsedelim ama lütfen “erkeklik” diye genellemeyelim gibi…Dahası toplumsal cinsiyet rolleri içinde “erkeklik” yalnızca bir geri bilinçmiş gibi düşünülüyor. Oysaki rollerin ötesinde eşitsizliğin pek çok maddi zemini var. Yine de mesela salataya limon sıkmayı becerebiliyorsanız ya da arada siz de bulaşıkları yıkıyorsanız bu “erkeklik” soyutlaması boşa çıkıyormuş gibi düşünülüyor. İyi erkekler de var… Evet iyi niyetli patronlar “sermaye düzeni” denilen şeyi ne kadar kuşkulu hale getiriyorsa, “iyi erkekler” de “erkeklik” kavramını o kadar kuşkulu hale getiriyor. Yazı boyunca kısaca ve çoğunlukla tırnak içinde erkeklik dedik. Bu kavramın daha inceltilmiş, “hegemonik erkeklik” gibi ifadeleri için literatüre bakmanızı salık veriyoruz.