Komşunun ve kendimizin ahvaline dair…



29-01-2015 09:32


Nurettin Abacıoğlu

Neredeyse bizim coğrafyanın 2013 Haziranı, şimdi komşunun Atina-Anayasa Meydanında ve dahi 2015’in Ocak ayında düğün dernekle kutlanıyor…

Syriza, sol diye çıktığı yolda, iktidar koltuğuna oturuyor. Payına, kendi başına yüzde otuz beş civarında oy düşerken, Yunanistan’ın sol cephesi her türlü rengiyle, sosyal demokratından komünistine yüzde elli beş civarında oy topluyor… 

Bu manzaraya bakmak bile, burnumuzun dibinde adeta hepimize taze bir soluk katıyor…

Zenginin malı züğürdün çenesini yorar. Şimdilik payımıza düşmüş görünen, hem işin sonucunu, hem de hangi yanda durduğumuzu belirleme gayretkeşliği var…

Önce komşuya hayırlı olsun; doğaldır ki bu deneyimden ders çıkaralım, sonra da kendi işimize bakalım…

Bizdeki görüntü kabaca üç kapılıdır…

Sevinenler ve böylece komşuda pişer bize de pay düşer diye bekleyenler… Neredeyse üzülenler ve bundan kapitalizmin kendini yenilemesinden başka bir şey çıkmaz deyip, korunaklı sütrelerine çekilenler… Nihayetinde durumu reel politik olarak tespit edip, kendi dersimizi nasıl çalışalım soğukkanlılığını koruyanlar.

Kendi adıma söylemiş olayım; ben doğrunun üçüncü kapıya açıldığını düşünenlerdenim…

***

Reel politik denince ilkinden başlamalıyım…

Syriza ve ahfadı kendine sol diyor. Demek ki öyleler…

Syriza, her renkten solu içinde barındıran ve kendini bu renklerin bir bileşkesi olarak sunan ve ezilmekten suyu çıkan Yunan halkına, çaresizliğinin umudu olan solcu bir siyasi bir hareket…

İçinde halk sınıflarını barındırdığına dair bir kuşku yok. Öyleyse sınıfsal karakteri belirgin biçimde emekten yana. Komşu adına sevindirici ve umut dolu…

Seçim başarısı Yunanistan’ın kurtuluşu mu? Değilse de, komşunun toplumsal tarihi ölçüsünde, yepyeni bir deneyim diye bunu hanesine yazmak gerekiyor.

Reel politiğin ikinci basamağında, Syriza’nın kendi coğrafyasına ne vaat ettikleri bulunuyor. Sistemle kökten hesaplaşalım; emeğin cumhuriyeti sosyalist bir iktidar olalım falan dedikleri yok. O zaman Syriza’yı nereye koyacağız. Kerterizi kendi ölçülerimize göre mi alacağız?

Almaya kalkarsa, yanılırız? Toplumların yaşamında değişim ve dönüşümlerin farklı kesit ve dalga boylarından geçtiğini tarihten çıkarmak ve toptancı bir biçimde bu deneyimi kestirip bir yere atmamak gerekiyor.  Hükümet programlarının tepesine “yarından geçi yok; sosyalizm” diye belki yazmamışlar. Oysa programın içeriğinde kamuculuğu yeniden pekiştiren ve emeğin sermaye karşısında tahkim edilmesini sağlayan pek çok düzenleme var. İsteyen bu reformistliktir; sadece kapitalist restorasyonu getirir diye düşünebilir. Oysa anlaşılan odur ki, Yunan halkı kendine sunulanlar içinde hayata geçebilecek en gerçekçi vaatler diye şimdilik Syriza’nın programını kabul etmiştir.

Reel politiğin bir diğer basamağında ise, hem iktidara geçen ve hem de kendini merkeze konuşlandıran Syriza’nın hemen soluna Yunanistan Komünist Partisi oturmuştur. YKP, Yunanistan siyaset tarihinin çok özgün bir örgütüdür. Deneyimleri bakımından zengin, halkın içinde kalıcı kökleri olan zengin bir örgütlenmedir. Kuşkusuz siyaset tarzlarına dair kendi aklını kendi üretmeye de devam edecektir. O nedenle, Syriza’nın solunu tahkim eden YKP ile Yunanistan, emeğin cumhuriyeti olma yolundan bugünden yarına güneşli günlere daha yakın olabilecektir… Bu hiç göz ardı edilmemelidir…

Reel politiğin dördüncü göstergesine göre AB’nin merkezleri, dünden bugüne hem Syriza’yı itibarsızlaştırmak, hem de Yunanistan kapitalizmini bir defa daha restore etmek adına bir propaganda yürütüp geldi. Seçim öncesi, parti radikal sol umacısı olarak tanıtılıp, karalandı. Troykanın cenderesinde, AB’nin hukuku dışına çıkılamayacağı sopası da ihmal edilmedi…

Oysa açlık, yoksulluk ve cana tak etmişlik ortada korku falan bırakmadı. Can havli galebe çaldı. Damarı yakalamayı beceren Syriza, Yunan halkına kendini soldan gösteren bir hayat öpücüğü olup seçimlerden galip çıktı… Kuşkusuz iş bu denli kendiliğindenci biçimde falan olmadı. Kapitalizmin bu aşamasında, sistemin kendi çıkmazları, kendi mezar kazıcılığını da pekiştirdiğinde,  dünya halklarında yüzünü yeniden sola dönebilen bir tarihsel kavşağa kapı açabiliyor. Böylece Syriza’ya umut bağlayan Yunan halkının eğilimini biraz da buradan okumak gerekiyor.

Kısacası Syriza komşudaki koşulların sol cepheleşmesidir. Kısacası Syriza, konjonktürün dayatmasıyla Yunan realitesinin bir buluşmasıdır. Yunanistan’ın temellerini kökten değiştirme iddiası şimdilik yoksa da toplumsal kurtuluş yoluna atılan bir işaret fişeği sayılabilir.

Bunlar komşunun seçimlerine ilişkin ilk akla gelenlerdir. Kısacası ne sevindirik olmak, ne de limon yemiş gibi ağzı buruşturup, burun kıvırmak doğru değildir. Kısacası, Türkiye’nin soldaki devasa halk sınıfları, kendi siyaset öznesini doğru koyup, doğru siyasetler üreterek, ülkenin geleceğine sahip çıkmalıdır. Yani kendi işine bakmalıdır.

***

Her ülkenin koşulu birbirinden farklıdır. Benzer olan ise sınıfsal çıkarlardır. Yunanistan deneyimi, sürecinin içinde farklı uğraklardan geçerek emekçi sınıflar adına yeni bir dünyaya varacaksa, bunun araçlarının birebir benzer olması Türkiye’de beklenmemelidir. Ne ki Türkiye deneyimi de, farklı araç ve programatik bir seferberlikle aynı hedefe varmak için tarih saymaktadır.

Türkiye’nin devasa büyüklüğü ve farklı damarlardan beslenen çok çeşitlendirilmiş sorunları, Yunanistan’la sonuçta tek bir benzerlik göstermektedir. O da ezilen ve sömürülen halk sınıflarıyla, ezen ve sömüren bir anamalcı sistemin musibetlerinin iç içe yaşandığı ortak bir kaderdir.

Türkiye, sermaye hegemonyacılığını, piyasacılığını tıpkı Yunanistan gibi yenmek durumundadır. Onu yenerken, toplumsal yapının dinci gericilikten arıtılması ve laik bir Cumhuriyetin yeniden ayağa kaldırılması sorunsalı ile yakıcı bir biçimde karşı karşıyadır.

Memleketin bütün tersanelerine girilmiş, bütün liman ve akla gelecek başka bilcümle öz varlıkları, sermayenin dışına ve içine fütursuzca peşkeş çekilmiştir. Kamunun değerlerinin kamusala iade edilmesi sadece seçim mekanizmasıyla becerilebilecek denli basit de değildir. Yani bunların pusulasını, yol haritasını bulmak ve becermek kendimize düşmekte ve gerekmektedir. 

Kürt meselesi, hem bu coğrafyada çözümlenmek için sıra beklemekte ve hem de çözümün anahtarını elinde tutan bir yığın merkezin güdümünde yürümektedir. Yani sahici ve yani bu coğrafyaya yerli olan bir çözüm için yüksek öngörülü ve toplumsal damarı kalıcı olan ferasetli politikalara ihtiyaç bulunmaktadır. Aynı meselenin etrafında örülen islamizasyon siyasası, her türlü dinci ve gerici örgütü Türkiye siyaset sahnesine, iktidar partisi marifetiyle kalıcı olarak sokmuştur. Şimdi bu heyula arızların yer ile yeksan edilmesi, toplumsal esenlik yolunda olmazsa olmazın kırmızıçizgisidir.

Türkiye yarım yüzyılı aşkın bir biçimde NATO’su ve falan feşmekân örgütü ile iliklerine değin emperyalist esaretin içine gömülmüştür. Ben çıkmak istiyorum denildiğinde, evin yolunu güle oynaya tutacağımız bir güzergâh ise yoktur. Öyleyse bu durum geleceğe dair çaresizlik ve acizlik mi üretecektir? Tersinden söylersek, yaşamak için soluk almak istersek, kendi derdimize dermanı kendi pratiklerimiz içinden bulmak gerektir…

2013 Haziranında, nasıl ki ölü toprağını üzerimizden silkip atarken; sistemin karşısına ve geleceğimiz adına ayağa kalkarken; kimsenin reçetesini kolaycılık ve şablonculuk yapmadan keşfedip, kendi toplumsal uyanışımızı dünya halklarının devrimci mirasına hediye ederken; şimdi önümüzde duran görev, bunun Türkiye devrimi parantezini açmaya gelmiştir.

O nedenle bütün dünya deneyimleri nasıl ki değerliyse, komşuda olanı selamlamak ve yola kaldığımız yerden kendi özgül koşullarımız içinde yürümek gerekir…