Kokuşmuş düzenin en sevdiği oyuncağı



30-04-2015 09:31


Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) 11 Eylül sonrasında cezaevlerinde uyguladığı sistematik işkence programının ortaya çıkmasının ardından ilk “ceza” geldi. Daha ziyade “yıldırma” olarak yorumlanabilecek bu ceza, beklendiği gibi işkencecilere değil, CIA’in işkence programını ortaya çıkaran eski İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı Alissa Starzak’a verildi; Starzak’ın silahlı kuvvetlerin genel müdürlüğü görevi için adaylığına ket vuruldu. 

Starzak’ın, gittiği her toprak parçasına katliamlar götüren bir ordunun genel müdürü yapılmamasına üzülecek halimiz yok. Ancak devletlerin arka bahçelerindeki işkenceyi ayyuka çıkardığı için cezalandırılan insanların sayısının cezalandırılan işkencecilere bin bastığı bilgisi cebimizde. Çok değil bir kaç gün önce, Şakran Cezaevi olarak bilinen, İzmir Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndaki içler acısı durumu raporlayan cezaevi müdürünün başka bir kuruma görevlendirildiğini okuduk. Cezaevi Müdürü Hamit Karslıoğlu, hem başka bir kente hem de daha alt kademedeki bir göreve atandı. 

İşkencenin sadece rapor edilmesi değil, haber yapılması da ceza aldı bu ülkede. DİHA muhabiri Zeynep Kuriş, Pozantı Cezaevi’nde Kürt çocuklarının cezaevi yönetimi gözetiminde, aynı koğuşta bulunan adli tutuklular tarafından taciz, tecavüz ve şiddete maruz kaldığı olaylarının yazıldığı "Pozantı'da cinsel istismar" haberinin ardından tutuklanarak 6 ay cezaevinde tutuldu. Kuriş’e sorgu sırasında "Tıpkı evlerinizin olduğu gibi, devletin de bir mahremiyeti var. Sizin devletin mahremine girme, bu mahremi teşhir etmeye ne hakkınız var?" şeklinde sorular sorulmuştu(1).

İşkenceyi ortaya çıkaranların yıldırmaya uğramasından başladık, sürülmesiyle devam ettik, haberleştirenlerin tutuklanması ile son noktaya geldik. Bitti mi peki? Ne yazık ki hayır. Bugün, 30 Nisan 2015 tarihinde, Ankara’da kapkara bir dava görülüyor: Bu kez işkenceye uğrayan çocuklar yargılanıyor. Yanlış duymadınız; bugün, cezaevinde gardiyanlar tarafından işkence gören 11 çocuğun yargılandığı davanın üçüncü celsesi görülüyor ülkenin başkentinde... 1 Ocak 2014 tarihinde 48 tane güvenlik görevlisinin işkence uyguladığı 11 çocuk, “yaralama, tehdit, hakaret, mala zarar vermek ve memura mukavemet” suçlamalarıyla yargılanıyor. 

Çocuk Cezaevleri Kapatılsın Girişimi’nin Ekim 2014’te yayınladığı bilgi notundan aktaralım: “... Ankara Sincan Çocuk ve Gençlik Kapalı Cezaevinde onlarca gardiyanın 2 koğuşta tutulan 11 çocuğa yumruklar, tekmeler, gaz, yangın söndürücü köpük ve tazyikli suyla saldırdığı, çocukları tek başlarına attıkları müşahade odalarında her an işkence görme korkusuyla elleri kelepçeli ve ıslak bir şekilde sabaha kadar beklettikleri artık hepimizce biliniyor. ... çocuklara yaşatılanlar gün gibi ortada olmasına rağmen görülecek olan tek dava “yaralama, tehdit, hakaret, mala zarar vermek ve memura mukavemet” gibi suçlamalarla yine çocukların aleyhine açıldı. ... insandan kıymetli “kamu mallarının” tartışıldığı bu ülkede izin verirseniz çocuklardan kıymetli olan, haklarında iddianame düzenlenen o masa ve sandalyeleri, Türkiye İnsan Hakları Kurumunun raporundan bir kısmı okuyarak anmak istiyorum: ‘...[çocukların] kendilerine karşı olası müdahaleyi önlemek için merdivenin önüne masa ve sandalyeleri koyarak saldırıyı engellemeye çalıştıkları, aşağıya inmemeleri üzerine üzerlerine tazyikli su sıkıldığı daha sonra sarı renkli gaz sıkıldığı, gaz nedeniyle etkisiz hale gelen çocukların dövülerek ve kelepçelenerek müşahede odalarına götürüldükleri...’ Bunun üzerine tek bir cümle daha koymaya gerek yok.” Gerçekten de, bunun üzerine tek bir cümle daha koymaya gerek yok.

Çocuklarımızın bedenlerine, yüreklerine, ruhlarına kast eden işkencenin karşısına “değer” olarak kamu malını koyabilen bir gelenek var karşımızda. İşkencenin cezasızlığını yol bellemiş, hesabını sorana da, haberini yapana da tokadını hazır tutan bir gelenek... Cezasızlık da ne ola ki; binlerce insanı kırımdan geçirmiş canileri kamu görevlerinde ödüllendirircesine yükselten bir gelenek... Ve bu öyle bir gelenek ki, dünyanın dört bir yanında emekçilerin sırtında kurduğu hükümranlığını zor kullanarak devam ettirmekten öte varoluş olasılığı olmayan; emekçilere, halklara, çocuklara şiddet ve hiddetten başka vadedebileceği hiç bir şeyi olmayan bu kokuşmuş düzenin en sevdiği oyuncağı... 

Yarın, 1 Mayıs’ta, bu kokuşmuşluğun emekçi halkımıza vadettiği şiddet ve hiddete sığmayacağımızı bir kez daha haykıracağız. Dün Taksim Dayanışması davasında “masallarımızı yargılatmadığımız” gibi, dünyanın öncü örgütlerine biber gazının yasaklanması gerektiğini kabul ettirdiğimiz gibi, işkencenin belgelenmesine ilişkin dünyaya mal olmuş işlere imza attığımız gibi(2); aynı çalışkanlık ve haklılıkla kurtaracağız çocuklarımızı işkenceye mahkum bu düzenden. Ve yazacağımız rengarenk masallar ve neşeli şarkıların yaşama sevinci ile sileceğiz halkların hafızasından Latin Amerika’da, Afganistan’da, Irak’ta, Kenya’da, Türkiye’de, Guantanamo’da yazılan vahşet öykülerini... 

Yarın 1 Mayıs, ve yarın bizimdir yoldaşlar!


Kaynaklar

    •    Pozantı'nın hem sanığı hem de tanığı!
    •    İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için El Kılavuzu - İstanbul Protokolü