Kızıldere’den Ankara’ya, Suruç’tan Paris’e



19-11-2015 07:20


Güncele boğulduk; zorundayız da belki... Bugünlük azıcık geriye gidiverelim; tarih 30 Mart 1972 olsun. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na, Sevgi Soysal’ımızın yanına bir uğrayalım; ama aklımız Kızıldere’de olsun:

“... Sinirler gergin. Akşam karavanası da yenmiyor.

Haberler dinleniyor soluk alınmadan.

Kızıldere’dekilerin imha edildiklerini, böylece öğreniyoruz.

TRT spikeri, o güzelim sesiyle, tane tane okuyor ölülerin adlarını. ‘Saffet Alp’in de adı okunuyor. Nazan’ın çığlığı bin parçaya bölüyor sessizliği.

Hep bunu haykırıyor. Yerlere atıyor kendisini. Onu ranzasına yatırıyoruz, üç kişi. Yüzüne tokatlar atıyoruz. Her şey faydasız, koğuş kapımız dışarıdan yumruklanıyor. Suna’nın (gardiyan) sesi.

Kapıya koşuyorum:

“Söyleyin gürültü yapmasınlar,” diyor. Kızgınlığımı yutkunup karşılık veriyorum:

“Lütfen üstlerine gitmeyin, ölülerin yakınları var burada.”

Ses gelmiyor kapının dışından.

Sonra, Suna’dan bütün tutukluluğum süresince, ilk ve son olmak üzere bir ricada bulunuyorum.

“Sabah gazetelerini... Ölülerin fotoğrafları basılı olanları ayrı tutun, onları sonra alırız,” diyorum.

Suna karşılık vermiyor.

Gece, aklımda kalan gecelerin en kötüsünden biri.

Kimse gözünü kırpmıyor. ...

Herkes ağlıyor. Kimse ağlamaktan utanmıyor.

Kıyılan, amansızca kıyılan bir kuşağa, bunca yakın olduğum o gece, bu kıyımcılardan biri de benmişim gibi utanıyorum.

Sabah oluyor. Koğuş kapısının dışında bir tıkırtı duyuyorum. Ardından bir hışırtı. Kapının altından gazeteler atılıveriyor. En başlarında Tercüman gazetesi. Paramparça ölüler baş sayfada. Saffet Alp’in parçalanmış başı da.

‘Alacağın olsun Suna,” diye bağırıyorum.

Hayatımda ilk kez, kin denen şeyi içimde duyarak.”*

Şimdi bir düşünelim; Mahirlerin paramparça bedenlerini manşetten veren bir gazeteye ve o gazeteyi o ölümlere en çok yanan yüreklerin önüne kasten atıverme şiddetine benzer neler var hayatımızda?

Toplu taşıma araçlarında, uçaklarda, bekleme salonlarında sunulan hatta rızanız dışında kapınızın önüne bırakılan tüm gazetemsilerin manşetleri, haber metinleri, görselleri...

Reklam panolarındaki tüm dinci gerici, ayrımcı, gövde gösterisi mahiyetindeki tehditkar mesajlar...

Tüm ana haber bülteni metinleri, diziler, filmler ve hatta çizgi filmler...

Maaşlı trollerin güdümlediği sosyal medya eylemleri, saldırıları...

Yalnızca yazıldığı yerde bırakılmayıp internet üzerinden tüm ülkeye servis edilen “İninize girdik kızlar” mesajları...

Saygı duruşunda getirilen tekbirler, kadın katillerine ‘kampanyalı iyilik hali indirimli’ mahkeme kararları...

Kentlerimizi devasa külliyelere dönüştüren dinci mimari...

Haftalarca teslim edilmeyen naaşlar; hatta El-Nusra’ya sınırdan adam vermeler...

Konuşmalar; mecliste, grup toplantılarında, bilmem ne açılışında...

Ne çok, ama ne çok... Sabah gözümüzü açtığımız andan akşam başımızı yastığımıza koyana dek bin bir türlü örüntüsü ile şiddet ve dayatmalarla dolu hale getirilen gündelik ‘tanık’ yaşamlarımız...

Biliyorum, mağdur olanlarımız çok, ama çoğumuz yalnızca tanığız şiddetin ‘en can alıcı’ hallerine. Bu ‘en can alıcı hallerine’ maruz kalmamakla kurtulamıyoruz işte, daha düşük eşiklerle de olsa şiddet her an her yerde; ne yazık ki sürekli, ne yazık ki sistematik ve ne yazık ki cezasız... Tüm bunların yanında en büyük tehlike ise ne cezasızlığı, ne sistematikliği kanımca. Tam burada Galeano’dan** alıntılayalım;

“Brezilya’da ilk işkence sonucu ölüm vakası 1964’te yaşandı ve bu ulusal çapta bir skandala yol açtı. Onuncu işkence sonucu ölüm vakasıysa kendine gazetelerde zorlukla yer buldu. Ellinci vakaysa ‘normal’ bir durum olarak karşılandı. Kışın soğuk nasıl kabulleniliyorsa, makine de korkuyu kabullenmeyi öğretiyor.”

Böyle olmayabilir.

‘Amansızca kıyılan bir kuşak’ olmayabiliriz.

Kabullenmeyebiliriz.

Alışmayabiliriz.

Suruç’tan Paris’e, Ankara’dan Beyrut’a, ve dünyanın yerle bir edilmiş her yerinden dipdiri çıkabiliriz.

Hayattaysak, hala elimizde...

* Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, Sevgi Soysal

** Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Eduardo Galeano