Kitaplar ve 'bağzı aykırı yaklaşımlar' arasında



30-09-2016 07:51


Ali Mert

Tarih, anı, biyografi kitapları arasında dolaşırken, mevcut bilgilerimizi, ezberlerimizi, birikimimizi -bozmasa da- zorlayan; “Hımm, böyle bir şey olabilir mi gerçekten” diye sorgulatan ya da “Sahi, meseleye bir de o açıdan bakmak, farklı sonuçlara götürebilir” diye düşündüren, çok sayıda yeni “veri” yahut görüşe denk gelmek mümkün olabiliyor.

Yazarların ilk kez o kitapta araladıkları “öznel kimi pencereler”, paylaştıkları tanıklıklar/belgeler ya da bazı farklı bakış açıları, bu türden “aykırı” noktalara işaret edebiliyor. “Mutlak doğrular” değil elbette, sadece yeni, taze ve ilgi çekici bakış açıları...

Örneğin bundan birkaç sene önce, Doğan Özgüden’in “Vatansız Gazeteci” adlı anılarını okurken, 27 Mayıs darbesiyle ilgili “Kürt sorunu eksenli” böyle bir aykırı bakışa denk gelmiştim. Daha önce bir yazıyla paylaşmaya çalıştığım için tekrara gerek yok sanırım: http://alihalukimeryuz.blogspot.ae/2016/05/kurt-meselesi-ve-27-mays-darbesi.html 

Son dönemde okuduğum kitaplar arasında da yine bu türden aykırı bakış açılarına denk geldim. Onları da kısaca aktarmak istiyorum. Darbeler ve darbe girişimleri tarihi olarak da yazılabilecek yakın tarihimizde, 27 Mayıs darbesinin ardından 12 Mart darbesi geliyor ya, onunla başlayalım dilerseniz:

*

Ankara Siyasal’ı bitirdikten sonra, kaymakamlık, emniyet müdürlüğü gibi görevlerde bulunan, ardından 1963’te İstanbul Belediye Başkanlığı yapan, 1968’de CHP’ye katılımının ardından  önce İsmet İnönü’nün yanında “asistanlık” gibi bir vazife üstlenen, daha sonra 1970’lerin son yıllarında İçişleri Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı gibi görevlere gelen Necdet Uğur, İnönü’yle ilgili anılarını ve görüşlerini derlediği kısa bir biyografi kitabı kaleme almış.

“İsmet İnönü” adlı bu kitabı, birkaç yıl önce Yalçın Küçük’ün “Çıkış” kitabını okurken kayıtlara geçirmiştim. Tavsiye ediyordu hoca. Aynı kitap vesilesiyle kayıtlara geçirip hemen okuduğum, Taner Timur ve Ergun Türkcan biyografilerinin ardından epey yavan geldi. Ancak Necdet Uğur’un tanıklıklarıyla yüceltmeye çalıştığı İnönü’nün, 12 Mart  dönemindeki rolünden pek haberim yoktu, o yüzden ilginç de geldi.

Necdet Uğur, İnönü’ye -bugünlerde eskisine göre sanırım daha sık kullanılan bir ifadeyle- bir tür “akil adam”lık rolünü yakıştırıyor. Öyle ki, Uğur’a göre 12 Mart’ın “Erken bir 12 Eylül olması”nı, yani çok daha şiddetli, sert ve uzun yaşanmasını engelleyen kişi İnönü oluyor.

12 Mart darbecileri ve dönemin tüm yöneticileri, İnönü’nün tecrübeli devlet adamlığına ve cumhuriyetin “ikinci adam”ı olması konumuna güvenerek, darbenin ardından hep ona danışıyorlar ve o da “bir an önce demokrasiye geçilmesi, siyasi partilerin kapatılmaması, Meclis’in işlemesi, kimsenin olağanüstü yetkilerle donatılmaması, kanun hükmünde kararnamelere gerek duyulmadan mevcut yasalarla hareket edilmesi gerektiği” yönünde kuvvetli bir basınç uyguluyor. Böylece erken bir 12 Eylül’den kurtuluyoruz. En kahraman İnönü yani…

*

İkinci aykırı bilgi ya da yaklaşım, henüz yayınlanmamış bir kitaptan geldi. Eh, hasbelkader editör/redaktör olarak çalışmanın da arada bu türden küçük avantajları olsun, değil mi?! Sadık Usta’nın çevirip yayına hazırladığı “Dünyayı Değiştiren Düşünürler” serisinin üçüncüsü, yakında Yordam Kitap’tan çıkacak. Marx öncesi, eşitlikten ve özgürlükten yana onlarca düşünürün yapıtlarından kimi bölümleri Almancasından çeviren ve başlarına da dönemle ve söz konusu düşünürle ilgili sunumlar hazırlayan Usta, üçüncü ciltle birlikte Ansiklopediciler’den yola çıkıp Robespierre ve Saint-Just’a kadar uzanarak “uzun yolculuğu”nu tamamlıyor. 

Bu yolculuğun benim için özellikle ilgi çeken kısmı ise Avrupalı düşünce ve eylem insanları arasında kendisine müstesna bir yer bulan Amerikalı Thomas Jefferson’a dair bölüm oldu. Ve onun önderliğinde hazırlanan “Bağımsızlık Bildirgesi”… Belki 16. yüzyıldan itibaren devrimler tarihine baktığım(ız)da, daha çok Fransa, Almanya ve İngiltere ile ilgilenip Amerika’yı ihmal ettiğim(iz)den ve ayrıntılara giremediğim(iz)dendir.

Amerika kıtasına Avrupa’dan gelip yerleşenlerin önemlice bir bölümünün Avrupa’daki feodal düzen ve yasalardan kaçan kişilerden oluşması, feodalizmin buyurgan hükümleri yerine daha özgürlükçü, katılımcı bir sistem inşa etme eğilimleri nedeniyle Avrupa’daki “merkez”le kavgaya tutuşmaları, oradaki “suçlar”ı burada suçsuzluğa dönüştürme girişimleri ve nihayetinde bağımsızlıkçı bir kopuşa sürüklenmelerinin öyküsü, gerçekten de ilgi çekici. Herhâlde benim bugüne kadarki cehaletimdendir; Amerika’yı sadece Avrupa’nın bir uzantısı olarak değil, aynı zamanda ondan ileriye doğru bir tür kopuş olarak da görmek/okumak yeni bir bakış açısı sunuyor.

*

Son olarak, ta Amerikalardan bizim buralara geri dönüyoruz ve memleketimizin başlıca sorunlarından birine ve o sorunun orta yerinde, solun içinden çıkan siyasi bir öznenin başkalığına/aykırılığına odaklanıyoruz. Daha doğrusu, bunu inceleyen bir kitaba.

Olay bizim buralarda geçiyor ama konuyu derinlemesine araştırıp kaleme alanlar Hollanda ve Belçika taraflarından. Hollanda Wageningen Üniversitesi Kalkınma Sosyolojisi ve Antropolojisi bölümünde yardımcı profesörlük yapan Joost Jongerden ile Belçika Gent Üniversitesi’nde siyaset bilimi doktorasını sürdüren Ahmet Hamdi Akkaya’nın birlikte kaleme aldıkları makalelerden oluşturdukları bir çalışma bu. “PKK Üzerine Yazılar” adlı kitap, makaleler toplamı olduğu için yer yer tekrarlarla akıp gitse de, PKK tarihi üzerine yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biri sanırım.

Kuruluş  dönemini, 1971 darbesinden 1984’e kadar uzanan süreci, “ateşle imtihan” yıllarını ve Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından bugüne uzanak kesiti ayrı ayrı değerlendiren kitapta, PKK’nin Türkiye’deki diğer sol ve devrimci örgütlerden nasıl farklılaştığı da özel olarak kurcalanıyor. Buradaki yaklaşım yahut bakış açısının kimi ögeleri tanıdık gelse de, bütününe bakıldığında yine “aykırı” denebilecek bir tablo ortaya çıktığını düşünüyorum.

Birincisi, Türkiye solunda 70’lerin başındaki THKPC ve THKO çıkışlarının hemen ardından gelen ve o mirası sürdürme iddiasında olan hareketler arasında, “aceleci olunmaması gerektiği” dersini çıkaran neredeyse tek örgütün PKK (çıkış dönemindeki adıyla “Kürdistan Devrimcileri”) olduğu gerçeğine dikkat çekiliyor kitapta. Bir başka deyişle, Mahir’ler ve Deniz’ler, devletle karşı karşıya gelmek için çok aceleci hareket ederken, PKK çizgisi bunun için çok uzun bir “hazırlanma dönemi”ne ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşıyor. Neticede de “Acilciler” adıyla bile hareket çıkaran bir gelenekte, hep “sakin / hazırlıklı / temkinli / ileriyi gözetir biçimde” hareket eden bir yapının, arada bazı eylemlere girişse de, “devletle doğrudan karşı karşıya gelmek” için 1972’den 1984’e 12 yıl boyunca hazırlanmasına dikkat çekiliyor.

PKK’yi diğerlerinden ayrıştıran noktalardan bir diğeri, tüm sol, dünyadaki komünist hareketlere bakıp Sovyet-Çin kamplaşmasından ve onun Enver Hocacılık vb. alt ayrımlarından hareketle bölünüp dururken, PKK’nin bundan uzak durması ve sadece kendi önderlik çizgisine yaslanması.

Benzer bir diğer ayrım noktası ise solun genelinde değil de sadece soldaki Kürt hareketleri için geçerli olacak bir şekilde, diğer hareketler bilhassa 70’lerin sonunda Irak Kürdistanı’ndaki KDP (Barzani) ve YNK (Talabani) ayrılığı ve çatışmalarında taraf olurken, hatta bizzat bu çatışmalara katılırken, PKK’nin bundan da uzak durması.

Konu hep “uzak durma”dan gidiyor ama Türkiye’de güvenlik güçlerinin bu hareketin militanlarını kolaylıkla kıstırabileceği çatışma alanlarından uzak durup belli bir noktadan sonra hazırlıklarını yurtdışında, Lübnan ve Suriye’de yapması da, yine PKK’nin diğer sol yapılardan ayrışmasını sağlıyor.

Bu ve benzeri bilgilere, başka çalışmalar vesilesiyle de tek tek denk gelmek, bunlar hakkında akıl yürütmek, dersler çıkarmak vb. mümkün ama hepsini bir arada görmek, Jongerden ve Akkaya’nın çalışmasını farklılaştırıyor.

Belki ileride, başka vesilelerle bu kitaplara yeniden değinme fırsatı buluruz. Şimdilik “farlılıklar”a ve farklı bakış açılarına değinmekle yetinelim ve tabii ki önümüzdeki kitaplara bakalım…