Kitap ile ekran arasında



14-10-2014 09:26


Nihat Ateş

 

Anlamak gideni...

İlerihaber'deki ilk iki yazımda basılı medya, internet medyası, internet teknolojisinin hızlı gelişimiyle ortaya çıkan yeni iletişim kanalları ve boyutlarına göz atmaya çalışmıştım. Bu olgular karşısında konumumuzu anlamaya yönelik yazılardı ve yazılmaya da devam edecek gibi gözüküyor. “Anlamak gideni ve gelmekte olanı”ysa meselemiz, kültürel boyutlarıyla da bütünüyle ilintili bir gelişimle karşı karşıyayız. Öyleyse bu alanı deşme devam etmek gerekiyor.

Önümüzdeki yazılarda değineceğim yazar Jose de Mul'un kavramı “ekran kuşağı...” Elbette temelsiz değil bu kavramlaştırma. İspanyol post-Marksist Castells ise internetin ve paylaşım platformlarından başlayarak küresel ağın (web); toplumun “öteki”lerini, bize ulaşmalarını sağladığı ya da bizim onlara ulaşmamızı sağladığı için “görünür” ve bilinir kıldığını ileri sürer. Örneğin “kürtaj hakkı” konusunda bir kampanyanın karşısında “dinci-tutucu”ların da hemen “küresel ağ” üzerinde örgütlenerek itirazlarını yükseltmeleri onları bize görünür kılar. IŞİD ve dinci yobaz katil sürüsünün interneti nasıl kullandığını görüyoruz her gün. Şaşkınla soruyor bazılarımız: Nereden çıktı bu adamlar? Yanıt basit... Oradaydılar zaten. Troller, nick'ler, kimlikler, kimliksizler...

Matbaa; el yazmasıyla kitapları çoğaltılan “yazara” nasıl bir “dil” dayatmışsa, siberuzay (ya da web) bize bir “dil” dayatıyor. Bu dili öğrenmemiz kaçınılmaz.

Sabah bir televizyon programında yaşlıca profesör; iki tabletinin, evinde de iki bilgisayarının olduğunu anlatıyordu. Geldim bilgisayarımı açtım; İlerihaber'de Yavuz Alagon, “internetin üzerimize boca ettiği bilgi bombardımanından” kaçınmamızı, zaman zaman “fabrika ayarlarına” dönüp kitapla ve kendi düşüncelerimizle baş başa kalmamız gerektiğini salık veren yazısını okudum. Haklıydı belki... Hemen elimin altındaysa okumayı yeni bitirdiğim kitabında Amerikalı postmodernist bir sosyoloğun “Bilgisayar başında gerçekten yalnız mıyız?” sorusunu not aldığım defter duruyordu. Evet bilgisayar başında küresel ağa bağlıyken odamızda yalnız olsak bile gerçekten yalnız sayılabilir miydik; kitabımızın, defterimizin başında olduğu gibi... Defterinin ve kitabının başında çok uzun yıllar “yalnız” kalmış bir “ben”le, bilgisayarının başında “küresel ağa” bağlı ve yalnız olmayan bir “ben”in bu “geçişkenliği” nasıl sağlayacağı önemli sorundur. Bu sorunun arkasından; çelişik “ben”in doğrudan ekranla karşılaşmış olanla teması ve iletişimi nasıl olacak, sorusu gelecektir.

Basılı medya köşesindeyken internette blog ve site yazarlarını “internet faresi” diye niteleyip köşeciğinden olduğunda feryat figan internete dalan çok yazar gördüm. Siberuzayda o alçaltıcı dilleriyle çok zorlandılar.

Okumuş çocuğun sonu...

Sonuçta her gün basılı veya internette onlarca köşe yazarı veya yazar okuyorum. Geçen gün bir yazarın “Bugün benim yerime siz biraz düşünün” cümlesini okuyunca ağzımdan bir “Yettiniz be...” ünlemi çıktı. Yazardaki bu “kibre”, bu “saf öncü” tavra, okuru için her zaman düşünüp kendisini heba eden bir varlık olarak “yazar”a yapılan sefil göndermeye karşı isyandı dudaklarımdan dökülen. Halbuki yazıyı okumak için önüne alan, ekranına çeken “okur” zaten “kaygılı” olduğu, “düşündüğü” ve “yorum”ladığı için okumaktadır seni. Geçen yıllarda yitirdiğimiz bir yazar ise daha yeni yaşadığımız maden katliamı gibi katliamların birinden sonra yazdığı yazıda Türkiye'nin ilericilik ve gericilik kavgasını “Madende birlikte ölen solcu mühendis; tutucu maden işçisi” karşıtlığıyla anlatmaya çalışmıştı da yine böyle bir isyan dalgasına kapılmıştım. Bu nasıl bir ön kabuldü; ya mühendis tarikatların birinden yobaz bir adam, işçi de devrimci, sendikalı bir işçiyse... Nereden biliyorsun, yanlarında mıydın? Yazarımıza göre mühendis “okumuş adam”... Böyle değil midir verili kültürel kodlarımızda da... Aydın öğretmen, halkçı doktor... Oysa ezilen halk, her gün bunun tam tersi binlerce “okumuş”la karşı karşıya gelir.

Sana fikrini dayatan değil, seninle paylaşan” yazarı oku, dedim sonra kendi kendime. Bir isyandı. Bizim medya köşecileri ve yazarları öyle bir dille kurgular ki yazdıklarını; o, Aydınlamanın kendisine verdiği görevi yerine getiren, toplumun bir adım önündeki aydın, zavallı okurları “onun aydınlık fikirlerinden yararlanarak” toplumu analiz edip, insanı yazarının fikirleri doğrultusunda evrilterek dünyayı güzel ve mutlu yarınlara taşıyacak bir “militan” veya sıradan bir “pratisyen”dir. Öyle midir gerçekten? Az da olsa “fikrini paylaşan” ve tartışan yazarlar da var ve bu iki yazar karakterinin dönemsel özellikleri ile aralarında “dil” farkını düşünerek kendimi karışık teorilerin dehlizlerinde buldum.

“Seninle fikri paylaşan yazarı oku” dedim çünkü bu yazar durdurucu değil geliştiricidir. Seni sürekli bir tartışma zemininde tutar ve bu zemini açık tutmak için “dili”ni buna göre kurgular. “Paylaşan” yazar seninle tartışırken kendisiyle de tartışıyordur çünkü. Bu diline de yansır. Dilini bir gösterenler, olgular hiyerarşisi içinde sana dayatmak yerine dilini sana da açarak (Alçakgönüllük...) teksesli müziği çoksesli bir müziğe dönüştürür.

Örneğin eleştiri ve siyasal analiz bu eylemli metnin ortaya konulması için en uygun türler olmasına karşın yukarıda andığım gibi dayatmacı ve teksesli yazarlar en çok bu iki türde kalem oynatanlardır. Nedeni nedir? Bence bu iki alan sadece yazıda değil hayatın ta kendisinde de sürekli ve sert mücadelenin zeminidirler. Eleştirmenin “piyasa yapıcı” kültürel odakları ürkütmemesi, siyasal analizcinin yaslandığı siyasal parti, hareket vb. zeminini gözetmesi gerekir. Böylece eleştiri ve siyasal analiz alanları hiyerarşiye açık gelir. Örneğin “paylaşımcı” dilden en uzak olan türse doğası gereği şiirdir ama ne tuhaftır ki bu zeminin sürekli bir “paylaşım”a açık olduğu varsayılır.

Eleştirmenler ile medyacıların ve bizim kültürel kodlarımıza kazınmış öncü aydın tavrının tarihsel kökenleri var elbet. Fransız Devrimi'nden itibaren bu konumları sağlam ve gereklidir de belki ama artık değil. Bunun en büyük nedeni çoğunu “öncü” kılan “bilgi” ve “bilgiyi analiz” tekelinin ellerinde olmamasıdır artık. Teknoloji ve internet devrimi tahtlarını paylaşmaya zorluyor. Gözlemliyorum: Genelde metne ve yazara “öncü”ymüş gibi yaklaşan kuşaklar daha çok yaşlı kuşaklar çünkü onların da kültürel kodları bu şekilde aktarılmış. Daha genç kuşaklarsa yazarla okur arasında böyle bir hiyerarşiyi kesinlikle kabul etmiyor ve metne eleştirel mesafesini sürekli korurken yazardan da eşitlikçi ve demokratik bir “dil” talep ediyor. Kendisini cahil yerine koyan, kendisiyle eşit mesafeden bir dille kurulmamış metne ve yazara giderek de “dünyaya” tepki duyuyor, reddediyor ve değiştirmeye çalışıyor.

Evet bu küresel ağ bütün sakınımlarına ve soru işaretlerimize karşın yazara “yeni bir dil” dayatıyor. “Matbaanın okumuş çocukları” küresel ağın da dilini çözerken geleceğin dilini de öğrenebilirler. Çok zorlanırsak çocuklarımıza, yeğenlerimize başvurabiliriz.