Kısa durum değerlendirmesi



13-05-2017 08:12


Metin Çulhaoğlu

Başlamak için iyi bir nokta olabilir: Rejim, hilesi hurdası bir yana, referandumdan yüzde 49 hayır beklemiyordu; beklentisi, yüzde 60 civarında evet idi…

Reis, bu kez hiç gecikmeden devreye girdi. 2013 yılı Haziran’ında kitlesel tepkinin iktidarını ve partisini afallattığını, yurt dışından gelip ipleri eline almasa bu afallamanın bir paniğe yol açacağını görmüştü.  Bu kez elini çabuk tuttu; referandum gecesi balkona çıkıp konuşma gereği duydu.     

Rejim bugün dağılmış, gücünü yitirmiş, ne yapacağını bilemez duruma düşmüş değildir; ama rahatsızdır ve bu rahatsızlığını risklerini de göze alıp tuttuğu yolda sonuna kadar giderek aşma niyetindedir. 

Bu ne anlama geliyor? 

Bir kere, artık yazmak insana zül geliyor, ama “ders alma”, “yumuşama”, “fabrika ayarlarına dönme” gibi zırvaları hepten unutmak gerekiyor. Unutulmaması gereken bir başka nokta da şu: Rejim açısından, zor-onay dengelerinde onay öğesi yerini büyük ölçüde zor öğesine terk etmektedir. 

Böyle bir dengesizliğin rejim açısından “sürdürülemez” olduğu söylenecektir. Ancak, zor-onay bütünlüğünün bir karışım değil bileşik olduğu unutulmamalıdır. Başka bir deyişle bileşenler arasında bağlar vardır; onay nasıl bir noktada zor için meşruiyet zemini oluşturursa, zor da belirli bir noktadan sonra onay üretir…

Kısacası rejimin hesabı, yüzde 51 “onayını” sonraki zor araçları ve uygulamaları için tepe tepe kullanmak, bu kullanımın beraberinde getireceği yenilenmiş bir onay halesinden yararlanmaktır.

“Hiç de gerçekçi görünmüyor” diyebilir misiniz? 

***  

Rejimin yol haritası söz konusu olduğunda tamamen unutulması gereken zırvalıklar sayılmasa bile ciddi çekinceler gerektiren senaryolardan da söz edebiliriz. 

Birincisi: Türkiye’de düzen içi aktörlerinin mevcut saray rejimine AKP içinden/dışından “merkez sağ” alternatif oluşturma niyetini gerçekten taşıyıp taşımadığı tartışmalıdır; gücü ise şu an için yoktur. Niyetin kararlılığa ve güce dönüşmesi başka, bugünden tam kestirilmesi mümkün olmayan faktörleri gerektirmektedir.  

İkincisi: Rejimin, Avrupa ülkeleri/AB tarafından çok fazla sıkıştırılıp bir noktadan sonra havlu atmak zorunda kalması gibi bir durum beklenmemelidir. Rejimin en iyi bildiği gerçeklerden biri, kendisi nasıl ikiyüzlü, çıkarcı ve pragmatistse AB’nin de aynen öyle olduğudur. Karşılıklı oynayacak, oynaşacaklardır.

Bunları geçersek ve biraz basitleştirerek ifade edersek, rejimin ne yapacağını bilemez bir şaşkınlık içinde olmadığını, ancak bir dönem art arda hamleler yapabilmesini sağlayan “ideolojik” avantajını büyük ölçüde yitirdiğini söylemiş oluyoruz. 
Yani diyoruz ki bundan sonraki yol haritasının temel unsurları zor, keyfilik, hukuksuzluk, fiili durumlar ve KHK’ler olacaktır. 

***

Peki, az önce söylediklerimizden hareketle, bütün bunların yeni bir “onay halesi” yaratması hiç mi mümkün değildir? 

Pekâlâ mümkündür.

“Onay” sadece bir tarafın diğerine “Tamam, sen doğrusun, iyi yapıyorsun” demesi değildir. Bir tarafın yaptıklarının ve yarattığı fiili durumun bundan böyle üzerinden yürünmesi gereken durum ya da veri sayılması da tastamam onaydır ve “olur mu olmaz mı” tartışması bile abestir. 2019 seçimlerinin bugünden gündeme getirilmesi, ilgi konusu yapılması, Abdullah Gül, Akşener isimlerinin ortalıkta dolaşması, hatta kimilerinin “Tamam, ama yeni bir Ekmeleddin istemeyiz ha” diye sözde diklenmesi bir tür onay değil de nedir? 

Pek sanmıyoruz, ama yarın örneğin idam konusu referanduma götürülse, rejime karşı görünen pek çok kesimin “böyle bir referandum olamaz, reddediyoruz” diye diklenmek yerine “İdama hayır için kolları sıvayalım arkadaşlar” demesi çok mu şaşırtıcı olur?  

***

Duruma “hayır cephesindeki” sol-sosyalist unsurlar açısından bakıldığında, referandumdan çıkan morale, elde edilen kazanımlara ve mücadeleye devam kararlılığına rağmen ortada ciddi bir “sıkıntı” olduğu kabul edilmelidir.

Bu sıkıntı, normal/olağan koşullarda “somut taleplere” odaklanması gereken bir gücün, böyle yaptığında rejimin karşısında, ama düzen içi senaryolara eklemlenme, giderek onay mekanizmasının bir şekilde parçası haline gelme tehlikesinden kaynaklanmaktadır. 

Önerimiz ise şudur: “Hayır cephesindeki” sol-sosyalist unsurlar birinci önceliği örgütlenmeye, bu cepheyi genişletmeye, mekân (“yerellik”) bazındaki örgütlenmeleri güçlendirmeye ve oldukları yerlerde meclisleri sürekli işler tutmaya tanımalı, “somut talepler” konusunda ise fazla acele etmeden bu talepleri hareketin içinden şekillendirmeye çalışmalıdır.  
“Kısa” dediğimiz halde pek öyle olmayacak gibi göründüğünden burada bitiriyoruz.