Kıbrıs’tan Suriye’ye



09-10-2014 10:48


Mehmet Karaoğlu

Haziran Direnişi sırasında AKP’ye karşı aktif tavır alan, ancak bugün gerici IŞİD terörüne desteği nedeniyle AKP’ye karşı çıkanları beğenmeyenler var. Bu siyasi tutumun nedeni kuşkusuz milliyetçilikten kopuşu başaramamak. Milliyetçilik tehlikesi bugün gerçekten de Gezi direnişçilerinin bir bölümünü AKP ve IŞİD’e örtük veya açık bir destek sunma ihtimalini gündeme getirdi. Ve bu nedenle Türkiye, milliyetçilikle laikliğin ve cumhuriyetçiliğin bir arada yürüyemeyeceğinin açıkça görüldüğü bir noktaya gelmiş bulunuyor.

Suriye’deki gelişmeler üzerinden Kürt hareketine karşı tavır alarak AKP’ye ve IŞİD’e ses çıkarmadığınız, milliyetçilikten kopamadığınız ölçüde Türk-İslam sentezinde yerinizi alır ve cumhuriyetçi ve laiklikten yana kimliğinizi çöpe atmış olursunuz. Biz komünistlerin bugünkü görevleri arasında kuşkusuz milliyetçi ön yargıların AKP karşıtı mücadeleyi baltalamasına karşı mücadele etmek de yer alıyor.

Bu konuda  örneğin Fikir Kulüpleri Federasyonu Genel Başkanı Erçin Fırat’ın dün yayımlanan ve bu tehlikeye işaret eden açık mektubu çok değerli bir çağrı içeriyordu:

“Cumhuriyetçilik mi? Laiklik mi? Kardeş halkların gerici çeteler karşısında savaşını görmezden gelerek yeni ve aydınlık bir Cumhuriyet kurabilir miyiz? Şimdi tekrar hep birlikte gericiliğin karşısında yeni bir Cumhuriyet için adım atmayacaksak ne zaman atacağız?”

Geçen yılın Haziran ayında Gezi direnişçilerini karalamak için her türlü uğursuz misyonu yüklenen penguen medyasının, bugünlerde böyle bir çağrıyı engellemek için çaba harcadığını ve her türlü milliyetçi düşmanlığı kışkırtan bir yayıncılığa başladığını görüyoruz. Yalnızca bu bile kimin dost kimin düşman olduğu konusunda fikir veriyor olmalıdır.

Konu yalnızca bu siyasal gündemle sınırlı değil ve ortada basına ancak bir düzeyde yansıtılan büyük bir toplumsal trajedi var. IŞİD katliamları nedeniyle Suriye’den kaçarak Türkiye’ye sığınan binlerce Kürt yoksulunun verdiği hayatta kalma mücadelesi karşısında kayıtsız kalmak hiçbir şekilde meşru bir tavır olamaz. Bu bağlamda HTKP heyetinin Batman, Mardin ve Suruç’taki kamplarda yaptığı incelemeler sonucunda kaleme aldığı raporda yer alan gözlem ve siyasi değerlendirmeler mutlaka dikkate alınmalıdır. AKP’nin halk düşmanlığından bölgedeki bütün halkların nasibini aldığı görülmeli ve direniş hattımız AKP’ye karşı Arap, Kürt ve Türk halklarının ortak mücadelesini örmek için çaba harcamalıdır.

Tekrar siyasi başlıklara dönecek olursak, Kobane gündeminde AKP ve IŞİD’e örtük veya açık destek sunmanın inanılması güç bahanelerinden biri de “ABD karşıtlığı” oldu. ABD’nin IŞİD’e karşı bir dizi hava harekatı başlatması, ABD kaynaklarından AKP’ye yönelik eleştirilerin yineden artması, Biden’in Erdoğan’ı eleştirmesi gibi bir dizi gelişme buna kanıt olarak gösteriliyor.

Açıkçası bu durum bana 1974’te Kıbrıs’a yapılan hukuksuz askeri müdahale nedeniyle ABD’nin Türkiye’ye ambargo uygulamasını ve ardından yaşanan tartışmaları hatırlattı. Kıbrıs Cumhuriyetini Bağlantısızlar Hareketi çizgisinde tutan Makarios liderliğini zor yoluyla indirmeye karar veren emperyalistler, bunun sorumluluğunu üstlenmek istemeyerek Türkiye’nin askeri müdahalesini ve Yunan darbecilerini göreve çağırmıştı.

Başta Sovyetler Birliği’nden olmak üzere, bütün dünyadan tepki çeken ve uluslararası hukuku açıkça ihlal eden bu işgalci adım derhal ABD tarafından da kınandı ve dahası bilindiği gibi Türkiye’ye askeri ambargo uygulanmaya başladı. Ancak ABD’nin  bu tavrı Taksim Planının ve Türkiye’nin adaya yönelik askeri müdahalesinin bir NATO operasyonu olduğu gerçeğini değiştirmedi. 1974 müdahalesi sonrasında ortada halen devam etmekte olan bir uluslararası sorun olsa da, emperyalistler açısından tehdit unsuru kaldırılmış oldu.

Kıbrıs’ta yaşananlardan Suriye için bir dizi ders çıkarmamız mümkündür.

Birincisi, emperyalistler uşaklarına, sahip çıkamayacakları ve hatta karşı çıkabilecekleri hukuk dışı işler yaptırabilir. Bugün de AKP’nin, bir dönem Kıbrıs’ta yapıldığı gibi, uluslararası hukuku hiçe sayan bir adım atması ihtimal dahilindedir. ABD’nin bu olası adımı kınaması ve yine Kıbrıs örneğinde olduğu gibi bir dizi yaptırımı gündeme getirmesi ise AKP’nin ABD uşağı olduğu, ABD’nin AKP’yi aslında bu konuda teşvik ettiği ve bu adımın bir emperyalist plan dahilinde atıldığı gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmez.

Başka bir yazı konusu ama, ülkemizde siyaset ve düşünce dünyasında, Türkiye ile emperyalizmin siyasal ve ekonomik ilişkilerinden çok ABD’nin resmi açıklamalarını dikkate alan bir yaklaşım var. Bilindiği gibi Haziran Direnişi sırasında da ABD kaynaklarından gelen sert eleştiriler karşısında ABD’nin gerçekten de Erdoğan’ı ve hatta AKP’yi sildiğini sanan yazarlar olmuştu. Buradaki sorun dediğim gibi ayrı bir yazı konusu, ancak bu yaklaşımın 1974 sonrasında uygulanan ambargo gibi somut yaptımlarda bile, ülkemizin emperyalizme olan bağımlılığını okumanın kolaycı ve yüzeysel değerlendirmelere izin vermediğini görmesi zor.

Kıbrıs’tan çıkarabileceğimiz bir diğer ders ise, emperyalizmin planlarının bir parçası olan ve doğrudan NATO’ya bağlı olarak çalışan EOKA ve TMT örgütlerinin misyonuna dairdir. Milliyetçi düşmanlığı körüklemek için kitlesel katliamlar yapmaktan çekinmeyen bu iki örgütün bugün, aynı yöntemleri kullanan IŞİD’de somutlandığını görmek zor değil. O dönem Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs solunun görevi adada emperyalizme karşı halkların kardeşliğini, Türk-Yunan kardeşliğini yükseltmekti. Geleneksel sol partiler o dönemde bu konuda net ve sağlıklı bir tavır almayı başarmıştı, ancak genelde Kıbrıs başlığında milliyetçi önyargıları tümüyle aşmak mümkün olamamıştı.

Bugün ise Suriye konusunda buna izin vermeyeceğiz ve bir dönem Kıbrıs’ta yürütülen mücadele eksenine gericiliğe karşı laiklik mücadelesini de ekleyeceğiz.