Kerteriz ya da bilimsel tarafsızlık…



10-07-2020 07:50


Nurettin Abacıoğlu

Kerteriz bir denizcilik terimi. Pusula ölçümüne dayalı bir kavram. Kelime kökü olarak kerteden geliyor. Kerte, çentik anlamına da denk düşüyor. Kerteriz pusula üzerinde bulunan 32 kerte veya çentikten bir tanesi. Denizciler, bunu çoğu kez, bir “fiil” anlamında kullanıyor. Yani deyim, “kerteriz almak” şeklinde dile yerleşmiş vaziyette. Buna göre, bir yerin pusula kertelerine göre bulunduğu yönün işaretlenmesi ya da bir cismin yerinin, yönünün düzeltilmesi için kullanılan ifadeyi temsil ediyor.

Denizci olmadığıma göre, ansiklopedik malumatı şu kısa cümlelerle bitireyim.

Kerteriz almanın iki türü bulunmaktaymış. Hakiki ve nisbi olmak üzere.

Hakiki olanı, pusulada cisimle kuzey kutup noktasının arasındaki açı diye ölçülüyormuş. Yani pusulanın kuzeyi gösteren yönü ile cismin bulunduğu yer, pusula üzerindeki hangi çentiğe denk geliyorsa ikisi arasındaki açı bize hakiki kerterizi veriyormuş.

Nisbi olan ise, cismin geminin pruvası ile olan açısını temsil ediyormuş. Yani pusula olmaksızın, pruvaya göre cismin yaptığı açı ifade ediliyor. Pruva, geminin “baş-kıç” doğrultusunu ve taraf olarak da sağ ve sol yanlarını içermesine dayalı olarak, teknenin sağ tarafı “sancak”, sol tarafı da “iskele” olarak adlandırılıyormuş. Denizciler, nisbi kerteriz alırken sancak tarafına göre açı belirliyorlarmış…  

Havacılıktan tutun, mimariye değin kerteriz almanın bin bir çeşidi olduğunu da ekleyim ve bitireyim… Yani daha başka bir yığın ayrıntı var kuşkusuz; ama kaptanlık sınavına hazırlanmadığımıza göre bu kadarla yetinelim…

Yaşamda kerteriz almak…

Yaşamda yönümüz, tarafımız, kendi duruşumuza göre düşünceden, algıya, politik tercihten, sınıfsal çıkarlarımıza değin, hep aldığımız kerterizlerle ilgili…

Mesela, bir Müslümanın inancı gereği, ibadet kerterizi kıblesidir. Neden, zira bulunulan yerle sabit referans noktası olan Kâbe arasındaki açının bilinip, bulunması ve namaza öyle durulması gerekiyor. O nedenle, şahıs hangi yöndeyse güneye, yani kıblesine dönüyor.

Peygamberin, Kâbe’de namaza durduğunda da Kudüs’e döndüğü rivayet edilir. Miraca çıkmak için Kudüs’te bulunan Kubbet-ül Sahra Camisi'nin içindeki sunak taşının altında bulunan oyuk mağarada, namaza durduğunda da Kâbe’yi yön tuttuğu diğer bir rivayettir. Yerinde görüp, cami baş imamından dinlemiştim. Yalanı varsa, günahı boynunadır…

Dinsel inançlarda kabul gören bir diğer hususu da not etmeden geçmek gerekir mi acaba? Bedenin sağ yanı nedense iyilik, güzellik, sevgi ve sevabı temsil ediyormuş. Sol taraf ise günah ve kötülükle ilişkilendirilirmiş. Artık ne mantıksa… Buna göre yüreğimiz solda olduğuna göre, yüreğin kerterizi nasıl alınmış oluyor. Bir bileni mutlak vardır herhalde… 

Hayatta durduğumuz siyasi yer ya da yön, “sağcılık-solculuk” diye tanımlanıyor.

Sağ ve sol isimli siyasal kavramlar, Fransız Devrimi (1789-1799) zamanında, ayrı görüşteki siyasetçilerin Fransız parlamentosunun sağında veya solunda oturmalarından esinlenilerek oluşturulmuş. Parlamento başkanının sağındaki koltuklarda oturanlar, çoğunlukla monarşist “Ancien Régime” destekçilerinden oluşan bölüğü temsil ediyormuş. Monarşi karşıtı olan, cumhuriyetçi, laisist, devrimci ekip ise solda yer tutmuşlar. O gün bugün, meclislerde oturuş tarzı bu geleneğe bağlı kalmış. İktidar partisi üyeleri ve yönetenler sağda, iktidar karşıtı diye nitelenen muhalefet ise solda yerlerini muhafaza edip gidiyorlar.

Elbette bu kavramların içini doldurmak o denli basit değildir. Günümüzde çoğu kez var olan liberal-kapitalist sistemden yana olanlar sağcı-muhafazakâr diye anılırken, karşısından kerteriz alanlar, örneğin, emekten yana, eşitlikçi ve insanın insanı sömürüsüne karşı olanlar solcu diye anılır. Yani politik tercihte esas belirlenim, bu anlamda iktisadi ve sınıfsal olarak şekillenmiyor mu?

Bir de türünün, daha başkalaşmış kendine has cinsi olanlar var…

Bunlar, kendisini ne sağda, ne de solda görmeyenler fırkasını teşkil ediyor. Bu tayfa, adeta ne denli tarafsız olduklarını tanımlamak için ne sağda, ne de solda olduklarını yineleyip dururlar. Tabii tarafsızlıktan ne anladıklarını kendilerine bile açıklayamadan.

Bunlar için en güzel benzetme, Aziz Nesin'in “Zübük” romanının baş oğlan karakteri olan, Zübük’ün, “tarafsız taraf” siyaseti anlama biçiminde yazarımızın yaptığı yakıştırmadır. Aziz Nesin, harika benzetmesinde hem dalgasını geçer ve hem de karakterin duruşunu “Ne sağcıyız, ne solcu; futbolcuyuz futbolcu!” betimlemesi ile vurgular…

Yani yaşamda, insan olanın kendine kerteriz alması hayli çetrefil bir sorunsallıktır.

Bilimin tarafsızlığı…

Kapitalist toplumda yaşamak, kendimizi tanıma, anlama, algılama bakımından zorlu bir ideolojik bombardıman altındadır. Kapitalizmin birey eksenli ve çıkar temelli bir yığın mottosu, adeta kişiye yaşamın değişmez mutlak gerçeği olarak kavratılmaktadır. O ideolojik ve fakat üstü maharetle örtülmüş kavramlar, düşüncelerimizden, taraf olmaya karar verdiğimiz yaşam olgularına kadar her alanda bizi yeniden esir alıyor. Bunun dışında bir hayatın da mümkün olduğunu düşünmek, talep etmek, sisteme ve düzene karşıtlık ve “günah keçisi” yapılmak olarak geri dönüyor…

Haydi, örneği biraz dar alandan vererek anlaşılır hale getirelim…

Mesela, üniversitede, akademide bilimcisiniz diyelim…

En keskin kılıç, bilimsel tarafsızlıktır.

Akademisyene, akademisyen olma yolunda, komprime bir hap gibi “bilimsel tarafsız” olduğu şurubu bütün yaşamı boyunca içirilir. Öyle ki, söz söylemesi, bilimini savunması gereken noktada bile, bakarsınız yekûnu hayli büyük bir akademi ehli, tarafsızlığının işareti olarak susmayı tercih eder. 

Tam da Sadi Şirazi’nin dediği gibi: “İnsan ruhunu iki şey karartır: Susulacak yerde konuşmak ve konuşulacak yerde susmak”. Bir diğer sözüne de kulak kabartalım: “Ne kadar okursan oku; bilgine yakışır şekilde davranmıyorsan CAHİLSİN demektir..!”.

Düşününce ne çok örneği var…

Bu bilimsel tarafsızlık nasıl bir şeydir acaba? Yenir mi, yutulur mu? Yoksa yapılan bilime göre, bilimsel tarafsızlık bir masal mıdır; yoksa şehir efsanesi mi?

Önce bilimi yapan insanlara ne dememiz gerekiyor hakkında, kısa bir değinme…

Türkçemizde doğru bir kelime bulunmasına karşın, bakın bilimi yapanları nasıl adlandırıyoruz: “Bilim adamı”, “Bilim insanı”, “Bilim kadını”…

Sürüp gidiyor. Hem de kendilerine bu sıfatları yakıştıranların kendileri, bilim işiyle uğraşanlar.

Bilim işi birileri tarafından yapılıyor ve bunları mesleki olarak yapanlara, doğru bir ifadeyle ve esasında “bilimci” diyoruz.

Tıpkı İngilizcedeki “scientist” gibi. Kalkıp, “science man” falan demedikleri gibi…

Şimdi bir de şöyle bakalım. Türkçe’nin yanlış kullanımına dayalı olarak ve bu etkinliği mesleki olarak sürdüren “bilim adamlığı” meselesini  diğer mesleklerle eşleştirelim.

Şöyle bir şey var mı?

“Hekim adamı”, “Eczacı kadını”, “Mühendis insanı”…

Ne komik değil mi?

Bilimi, bilimci yapar… Yani insan yapar. Eğer bilimi, bilimin kendisi yapmış olsaydı, bilim muhtemelen tarafsız olacaktı. Oysa insan, yaptığı her işte olduğu gibi, bir sübjektivite taşıyacaktır. O nedenle “değer” olarak tarafsızlık ve/veya bilimsel tarafsızlık, deneye dayalı verili sonuçlar olsa bile yoruma dayalı olduğundan, yanlış yorumlanmış bir bilimsel sonucun, ne denli tarafsız sayılabileceği ayrı bir sorunsal olarak ortaya çıkmaktadır.

Bilimi bir kenara bırakıp, genel geçer bir saptama olarak, “tarafsızlık” kavramını ele alırsak, “bu sözcük” bir anlamda gerçeği yansıtmayı, zıt görüşlere bir arada yer vermeyi ve nesnel olmayı içerebilmektedir veya taahhüt etmektedir. Bu itibarla, “tarafsızlık”, farklı epistemik yaklaşımlar bakımından, mutlak anlamda mümkün de değildir. Zira görüş belirtmemek, yaşanan gerçekliğe rıza göstermek ve dolaylı olarak taraf tutmak anlamına da gelebilecektir.

İşin felsefesini ve bu konuda SoL Portal'da yazdıklarımı geçiyorum. O portal yazıları artık yerinden silinmiş vaziyette ve fakat benim blog sayfamda duruyor. Meraklısı için sondaki kaynakça olarak belirttiğim yazılar belki bir yarar sağlayabilir.

Öyleyse ne diyorum:

Bilimsel bilgiye ilişkin başlıca dört özellik bulunur. Bunlar: Nesnellik, evrensellik, akla ve mantığa dayalılık ve eleştiriye açık olmasıdır. Öyleyse bütün bu bilginin biriktirilmesi, hangi bilim alanları içerisinde söz konusudur sorusunu yanıtlamak gerekir!

Bilimin öğretilmesi ve üretilmesi, çağdaş üniversitelerde, genelde idarî birimlerin ayrıştırılması ölçeğinde ve birkaç ana dal belirlenimine ve ilgili bilimlerin de bu dalların altında çalışılması ölçeğine göre yapılmaktadır. Bunlar: Fen bilimleri, sosyal bilimler, teknoloji (ki buna genelde mühendislik de dâhil edilir) ve sanat ile beşerî bilimler olarak ayrıştırılmaktadır. Sıklıkla tıp ve sağlık bilimleri de kendi başına bir dal olarak bu dallaşmada yer alır.

Buradan bakacak olduğumuzda fen ve sağlık bilimleri alanları deneye dayalı, verili bilim alanları içindedir. Bir hipoteze dayalı olarak onun geçerliliği deneysel anlamda sınanır ve matematik modellemeler çerçevesinde istatistiksel olarak da sonuçlandırılır. Sonuç yorumları da alan bilimsel bilgisi haline gelir. Dolayısıyla, bu sürecin içindeki bilimcinin elde ettiği veri ve sonuçların, onun kişisel inançlar dünyası ile ve dünya görüşünden bağımsız olduğu, dolayısıyla bilimsel tarafsızlığın tecelli ettiği düşünülür. Kısmen doğru da sayılabilir. Sağ siyasi fikirleri olan bir bilimciyle, komünist bir bilimci aynı laboratuvarda veya klinikte, olgu ile ilgili aynı veya çok benzer sonuçlara varabilir.

Oysa sosyal bilimcinin böyle bir şansı bulunmamaktadır. Zira ortada hipoteze dayandırdığı ve onu sınayabileceği bir deneysel ortam bulunmamaktadır. Yapacağı iş, araştırmasına konu olan çalışma için topladığı veri. Bunun hakkında vargısı, yorumu içinde yapabildiği, sonuçlarını, yaygın tartışma ortamında irdelemesidir. Deneysel sonucun olmadığı her alan, bu anlamda sosyal bilimcinin yorumlarına, inançları ya da politik görüşlerinin de katılmasını engelleyememektedir. Söz gelimi neoliberal iktisattan bahsedildiğinde, kapitalizmin motiflerinin ele alınışı ve restoratif biçimde sonuç çıkarsamaları kaçınılmaz hale gelmektedir.

Yani işin kerterizi, kapitalizmin vazettiği ideolojik örüntülerden bağımsızlaşamamaktadır. Oysa Marksist bir iktisatçının aynı olguyla ilişik olarak okudukları nasıl farklılaşabiliyor, değil mi?  

Pusulaya göre “hakiki kerteriz” ve rota tutmak…

Pusula işinin anamalcı düzenlerde asal kutbu, sermayenin ve sistemin yeniden kendisini üretim sürecidir.

Bu süreç, esasında kör bir çevrimdir. Sermaye kendisini biriktirmek için, emeği ucuza kapatıp, kâr hanesine yazacağı artık değeri artırmak ve bunun içinde sömürü oranını, sürdürülebilir düzeyde yükseltmek durumundadır. Bu tıpta, biyolojik süreçlerdeki pozitif geri besleme döngülerine tam benzerlik gösterir. Pozitif geri besleme döngüleri sonuçta öldürücüdür. Sağaltılamayan patolojik bozukluklar sonunda öldürür. Hayatın akışının bu yönünü, bilimde göremeden devam ettirmek, bir bilimcinin kendisini tarafsız görmesine karşın, farkında olmadığı “tarafsız taraflılık” budalalığının içine düşmesinden başka bir şey değildir.

Bilimin ilerleyişi, paradigmal sıçramalara tabidir. Bir bilimci, hangi alanda çalışırsa çalışsın, konusunu kör gözlüğü ile değil, yaptığının, ettiğinin bütün sonuçlarını, kendisiyle muhasebeleştirme yeteneğiyle ve bilimsel bilgi derinliğinin süzgecinden geçirme koşulunun bulunduğunun farkında olmak zorundadır.

Belki de daha önemlisi, açık yüreklilik ve cesaretle, bilimini, koşul ne olursa olsun, savunmak durumunda olmak, bilimcinin belki de taşıdığı en ağır yüktür.

Kısaca, “şimdi söylemeyeceğim de ne zaman söyleyeceğim” belgisi, bilimcinin hem vicdanıdır hem de alacağı yegâne kerterizidir.

nuriabaci@gmail.com

Meraklısı için üniversite yazıları

  1. Nurettin Abacıoğlu,  Kimin İçin Bilim Üretiyoruz? http://haber.sol.org.tr/yazarlar/5004.html, 16/10/2008 08:01, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  2. Nurettin Abacıoğlu, Kimin İçin Bilim Üretiyoruz?-II: Bilimde Nesnellik ve Evrensellik” Gerçeklik mi, Retorik mi? http://haber.sol.org.tr/yazarlar/5272.html, 23/10/2008 08:35, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  3. Nurettin Abacıoğlu, Kimin İçin Bilim Üretiyoruz?-III : “Bilimde Akılcılık ve Eleştiri” http://haber.sol.org.tr/yazarlar/5517.html, 30/10/2008 08:04, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  4. Nurettin Abacıoğlu, Kimin İçin Bilim Üretiyoruz-IV: Son, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin_abacioglu.html, 06/11/2008, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  5. Nurettin Abacıoğlu, TÜBA Raporu: Türkiye’de Bilimin Önündeki Engeller, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin_abacioglu.html, 01.07.2010 - 07:30, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  6. Nurettin Abacıoğlu, TÜBA Raporu-II: “Üniversitelerimizin Durumu” http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin_abacioglu.html, 08.07.2010 - 07:30, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  7. Nurettin Abacıoğlu, TÜBA Raporu-III: Akademinin Aynası, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin_abacioglu.html, 15.07.2010 - 07:30, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  8. Nurettin Abacıoğlu, Bilim ve İktidar… http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin_abacioglu.html, 27.10.2011 - 06:30, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  9. Nurettin Abacıoğlu, Kurultay bildirgesi ve akademide taraflaşma... http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin_abacioglu.html, 04.11.2010 - 07:27, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  10. Nurettin Abacıoğlu, Üniversite ve NATO, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin_abacioglu.html, Perşembe, 22 Mart 2012 - 07:16, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz
  11. Nurettin Abacıoğlu, Evriminiz devrimci olsun... http://haber.sol.org.tr/yazarlar/nurettin_abacioglu.html, Perşembe, 26 Aralık 2013 - 09:01, http://nuriabaci.blogspot.com/search?q=kimin+i%C3%A7in+bilim+%C3%BCretiyoruz