Kentlerin kişiliği



13-10-2019 00:10


İzge Günal

Geçenlerde Bursa’daydım. Son yıllarda yapılaşmaya açılan bir bölgede, son katını başımı kaldırarak bile göremediğim devasa binalar arasında neredeyse kilitlenmiş bir trafikte ilerlerken hazırlayacağım yazıyı düşünüyordum. “Tamam.” dedim, “Konuyu buldum, kentlerin kişiliğini yazarım, konuyla ilgili okumayı düşündüğüm kitaplar da var zaten; Kütahya’nın şu durumu da iyi bir başlangıç olur!” Gerçekten yaşadıklarım tam olarak böyleydi, abartmıyorum: Ne eksik ne fazla. Belki bir tabela, belki bir ses; ama birden Bursa’da olduğumu anladım.

Dediğim gibi, bunu “iyi bir başlangıç” olsun diye yazmadım. Sanırım herkes buna benzer bir şeyler duyumsamıştır. Neyse; kesin olan tek şey, kentlerin hatta en tarihi kentlerimizin birbirinden farkının kalmadığı. Gidin bakın, her yerde aynı yapılar, birbirinin tıpatıp aynı meydanlar, aynı kişiliksiz yapılar, dükkanlar, tabelalar ve daha korkuncu bununla övünen insanlar, yöneticiler. Mehmet Özdoğan Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları kitabında bunları söylüyor. Evet, kitap arkeolojiyi tartışıyor ama ister istemez kentlerden de bahsediyor. Sanırım bir kente yapılacak en büyük kötülük onu geçmişinden kopartmak, yani sıradanlaştırmak, yani kişiliksizleştirmektir. Bir arkadaşım Türkiye’de folklorun, halk oyunları ve yerel üretimden çok inşaat faaliyetleri ile biçimlendiğini söylemişti. Gerçekten de kentin sahipleri ve belleği dışarıda tutulunca kentin biçimini, kentsel mekanın ürettiği zenginliği ve rantı yağmalamak isteyenler belirler.

KÜNYE: Türk Arkeolojisinin Sorunları ve Koruma Politikaları. Mehmet Özdoğan, Arkeoloji ve Sanat yay., 2001. Sahaflarda 9-20 TL arası.

Elbette buna bir dur demek gerek ama böyle bir mücadeleye katılmak, bu mücadeleyi örgütlemek dışında ne yapılabilir? Sanırım ilk iş kaybolan kişiliği bulmak olabilir. Arkeoloji ve müzeleri bunun için iyi bir başlangıçtır bence. Evet, müzelerin çoğunun bir albenisi yok hatta gittiğinizde, internet sitesinde hiçbir uyarı olmaksızın müzeleri bakımda ve kapalı bulabilirsiniz ama yine de denemek, zorlamak gerekiyor. Özdoğan kitabında kadrosuzluk, eleman, teknik, araç, gereç, malzeme, ödenek, mekân yetersizliği, kaçakçılık, define kazıları vs. gibi bir dolu sorundan bahsediyor. “Müzeler kaçak kazılarla uğraşmaktan asıl işlerini yapamıyor.” diyor. Haklı. Öyle ki “define ruhsatı” diye bir saçmalığın olduğu başka bir ülke var mıdır, bilmiyorum. Üstelik devletin müzayedelere girip, Türkiye’den kaçırılan eserleri yüksek fiyatlarla satın alması da doğrudan kaçak kazılara destek anlamına geliyor!

Tüm dünyada uluslaşma sürecinde gelişen arkeoloji ve müzeciliğin Türkiye’de önce Batıcılık, Atatürk ile birlikte de Anadoluculuk temelinde gelişmesinin avantajı varken bu duruma gelmek ayrı bir garabet. Osman Hamdi Bey’in yaptığı yasalar yüz yıla yakın kültür mirasımızı korumuş, sonra 1970’li yıllarda antikacıların baskısı ile yıkım başlamış, yasayla oynanmış, sonraki değişikliklerle yıkım sürmüş ve 1987’de iç pazar da açılarak son darbe vurulmuş. Kurtarma kazıları da inşaatçıların baskısıyla, ki yatırımcılar ve arkeologlar literatürde natural enemies (doğal düşmanlar olarak) adlandırılır, genellikle doğru dürüst yapılamamışken… Evet, müzeler ziyaretçileri bekleyen değil, onları kendisine çeken kurumlar olmalıdır ama konumuza dönersek şu anki halleriyle bile kenti anlamakta çok önemli duraklardır.

Kentin kişiliğini yakalamada ikinci bir seçenek de etnografya müzeleri olabilir. Atatürk Evleri ve Atatürk Müzelerinin de bu bağlamda önemli bir yeri vardır. Bana kalırsa gerek binası gerekse içindeki objeler, biraz da Atatürk sevgisiyle, çok iyi korunmuşlar. Üstelik bu koruma sergileme tarzında değil de yaşanıldığı biçimde olduğu için özel bir güzelliği barındırır. Sadece içleri değil, evlerin kendileri de kişiliksiz kentlerin kişilikli yapıları olarak durmaktadır. Yeni yapıların tekdüzeliğine inat Atatürk Evleri birbirlerinden farklı, bölgenin özelliklerini yansıtan ve artık ayrıksı kalmış durumdadır. Gidin bakın, ne Mersin’deki Trabzon’dakine ne Kayseri’deki Diyarbakır’dakine benzer.  Sanırım Türkiye’de bu tür yapıların sayısı elliyi aştı. Gittiğinizde kentin bu tür bir mimari ile donatılmış olduğunu da düşünmeye çalışın; hüzünlü de olsa güzel oluyor.

KÜNYE: Atatürk Müzeleri Atatürk Evleri. Mehmet Önder, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu Atatürk Araştırma Merkezi Yay., 1988. Sahaflarda 3.5-25 TL arası.

Peki gittiğiniz kentte arkeoloji müzesi veya Atatürk Evi yoksa ne yapmalı? Örneğin Mudanya’da?  Buralarda da iyi korunmuş yapılar bulmak olası. Mudanya’da korunmuş yapı sayısı ortalamanın çok üstünde ama Birinci Dünya Savaşı’na gerçek anlamda son veren ve Doğu Trakya’nın Türkiye’de kalmasını sağlayan anlaşmanın imzalandığı Mütareke Evi örnek olarak verilebilir. Burayı dolaşmadan önce belediyenin yayınladığı kitabı da iyi bir kaynak olarak önerebilirim: “Anlaşma imzalanmış, müttefik generaller kıtayı teftiş ederek limana doğru yürürken askeri bandonun şefi değneğini kaldırdı ve mızıka marşa girdi. Kumandanlar bu marşın ahengine ayak uydurarak yürümeye başladılar. Nedense marş biraz oynaktı ve müttefik generaller ilerledikçe bandonun temposu hızlanıyordu. İsmet Paşa misafirlerinin bu ahenge uyma çabasını tebessümle izliyordu. Bando temposunu büsbütün hızlandırdı. Nağmeler gittikçe oynaklaştı. Bu marşın çalınışı bir tesadüf müydü, yoksa bando şefinin zeki bir azizliği miydi; bu hala belli olmamıştır. Ama Mudanya Anlaşması’nı imzalayanlar, Mudanya’yı bu oynak marşın temposu içinde terk ettiler.” Sanki Fellini filmi gibi değil mi? Bunu düşününce Mudanya’ya da rıhtıma da insan farklı bir gözle bakıyor. Bence bu tip ayrıcalıkları kaçırmamak gerek.

KÜNYE: Ulusal Zaferimizi Taçlandıran Kent: Mudanya. Haz: Yusuf Oğuzoğlu, Mudanya Belediyesi Yay., 2007.   Sahaflarda 7.5-30 TL arası.

Ancak kimi kentlerde geçmişle bağ çok daha önceden büyük ölçüde kopmuştu. Örneğin Aydın: 1800’lü yılların sonunda iki büyük deprem, sonrasında işgal ve yangın. Şehrin bu özellikleri bilinince bazı şeyler daha doğru anlaşılabilir. Keşke diyor insan, yeniden inşa süreci kendi özgünlüğü içerisinde yapılabilseydi. Günver Güneş’in Atatürk ve Aydın kitabından öğreniyoruz ki yeniden yapılanma bile bir tür yağma ile gerçekleşmiş; Treilles antik kenti kalıntıları, Osmanlı dönemi yapıları ve eski hükümet konağına ait malzemeler ev yapımında kullanılmış. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki 1950’den sonraki tahribat 1922’yi aratacak düzeyde. Güneş’in kitabındaki Aydın ve Nazilli’nin 1920 sonlarından başlayan, ağırlıklı 1930’lu yıllara ait fotoğraflar için bile bu kitap edinilmeli derim; toplam 151 fotoğraf var.

KÜNYE: Atatürk ve Aydın. Günver Güneş, Aydın Ticaret Odası, 2006. Sahaflarda 35-50 TL.

Kıyı kentlerinin başka bir sorunu da, otonom ticaret bölgeleri gibi, turistik bölgelere dönüştürülüp yaşamın diğer kısımlarından yalıtılması, buraların “güvenli” hale getirilmesi. Neoliberal yağma buralara tsunami gibi girer ve her şeyi dönüştürür. Kıyılar da birbirlerine benzer. Direnenler sadece zorla değil, aynı zamanda yaşamaları için gerekli ekonomik zemin de ortadan kaldırılarak tasfiye edilir. Açıkçası geriye sadece “Buralar eskiden nasılmış?”ı okumak kalır. Biliyorsunuz, Homeros’un dev yapıtı Odysseia’da anlatılanların nerede geçtiği belirsizdir. Kimileri yerlerin tümüyle kurmaca olduğunu söylese de genel düşünce İyonya’da, ki Aydın ve İzmir sahillerini de içerir, olduğu yönündedir. Diyorum ki bir yer hakkında yağma öncesini gösteren hiçbir iz yoksa o zaman orada geçen bir roman da okunabilir. İzmir ve Aydın kıyıları için de Odysseia çok uygundur. Diğer yandan hem tanrılar hem de ölümlülerle birlikte tüm zamanların karakter yelpazesini İlyada’da neredeyse tamamlayan Homeros Odysseia’da da kendisinden sonra yazılan öykülerin, romanların ham halini sergiler. Sonradan yazılanlar hep onun versiyonları gibidir: Dede Korkut öyküleri, kutsal kitaplardakiler... Neredeyse hepsi.

Burada bir parantez açıp korsan kitap konusuna girmek istiyorum. Bu yazıyı hazırlarken Odysseia’yı yeniden satın aldım, kitaplığımdaki kaybolmuş. Buna izin vermemeye çalışırım ama nasıl oldu bilemiyorum. Neyse, Türkiye’nin en büyüklerinden (belki de en büyük) olan bir kitap sitesine internet üzerinden sipariş verip satın aldım. Korsan baskı bir kitap geldi. Mürekkebin dağılması, baştan sona dizgi hataları, bazı formaların ters ciltlenmesi... Tam bir korsan baskıydı aldığım. Siteye telefon ettim, durumu bildirdim, karşımdaki kişi bırakın telaşlanmayı, kitabı değiştirmeyi önermeyi, sanki olağan bir durummuş gibi sadece geri bildirimlerin kendileri için çok önemli olduğunu söyledi. Aldığım kitaplardan hangisinin korsan olduğunu veya bunu nasıl anladığımı sormadı bile!

KÜNYE: Odysseia. Homeros. Piyasada çok sayıda yayınevinden farklı çevirileri var. Etiket fiyatları 14-50 TL arası.

Konuya dönecek olursam, Üniversitelerin Kent Kültürüne Etkileri’ni de tartışmak gerekiyor çünkü koruma konusunda üniversitelerden bir beklenti olduğunu biliyorum. Ancak işler böyle gelişmiyor, üniversiteler kentlerde ne varsa ona uyum sağlıyor. Kentte yağma varsa üniversite de bundan payını alıyor; kentin aydınlanması gerekiyorsa üniversite bunu yapmıyor, aksine kendisi gericileşiyor. Üniversitenin kente asıl etkisi ekonomik oluyor, üniversite nedeniyle artan nüfus belirli bir katma değer yaratıyor, o kadar. Yani üniversite kenti değil; kent üniversiteyi etkiliyor, dönüştürüyor. Aynı tarihte açılan ODTÜ’ye ve Erzurum Atatürk Üniversitesine bakın, ne demeye çalıştığımı anlayacaksınız; biri nerede, diğeri nerede!

KÜNYE: Üniversitelerin Kent Kültürüne Etkileri. Zekeriya Nas, Van Büyükşehir Belediyesi Yay., 2006. Belediyede bulunur mu bilmem ama sahaflarda 13-54 TL arası.

Sonuç, kentlerin kişiliğini korumak gerek ama korunması gereken kişiliğin ne olduğunu görebilmek için de kenti okumak gerek.