Kaypak bir geleneğin izinde!



26-01-2018 00:04


Ali Mert

Bu bir gelenek. İçindeki iyi niyetli ve vicdanlı, sahici arayışlar peşinde, iyi kötü bir alternatife tutunmaya çalışan sol unsurları da peşine katıp, eriten/etkisizleştiren bir gelenek. 

Sosyal demokrasi, düzen solu ya da sosyal faşizm, nasıl adlandırırsanız adlandırın, eğer ülke, “devletin/milletin çıkarı için…” diye başlayan cümlelerle bir yanılsamanın, paylaşımın ya da iktidar oyununun peşinde savaşa sürükleniyorsa, hemen yelkenleri indiriveren, vatan, millet, sakarya edebiyatına kapılıp muhalefet alanını anında boşaltan bir gelenek. 

Savaş, çatışma, askerî operasyon, “güvenlik krizi” vb. varsa ya da yaratıldıysa, (artık ne kadar mevcutsa) ideolojik/muhalif duruşunu, siyasi ilkelerini, kendisini ayakta tutabilecek temel politik tutamak noktalarını anında terk edebilen, kaypak bir gelenek. 

Tankların, topların, tüfeklerin peşinde “kritik bir dönemeç” alınıyorsa -bunun iç politik yansımalarının, kendi durduğu zemini kaydıracağını bilse veya hissetse dahi- “aykırı” duramayacağını, ne kadar muarızı olursa olsun tepedekiyle uzlaşması gerektiğini, icabında onun başkomutanlığını esas alması gerektiğini de bilen/iliklerinde hisseden “sorumluluk sahibi” bir gelenek. 

Bu geleneğin kökenlerini ve karakteristik özelliklerini iyi anlamak için, Almanya Sosyal Demokrasi Partisi’ne (SPD) bakmak gerek. Birinci Dünya Savaşı döneminde verilen ilk büyük sınava. Düzeni değiştirebileceğine dair onca “umutlar bağlanan” bu partinin, milliyetçi/militarist rüzgârlarla savrulup, Kayzerinin kuyruğuna takılıp, keskin mi keskin nutuklar atıp savaş kervanına katılarak kendisine umut bağlayanları satışına. 

Bu kaypak geleneği ve SPD’ninsavruluşunu daha iyi ve derinlemesine kavrayabilmek, bugünlere dair dersler çıkarabilmek için, Lenin ve Rosa Luxemburg’un o dönem yazdıklarını da iyi okumak gerek. Halkların kanına nasıl girildiğini, işçilerin birliğinin ve sınıf/halk kardeşliğinin nasıl ezildiğini; paylaşımcı çıkarları peşindeki emperyalizmin her tür müdahalesini; savaş bütçelerinden kimlerin, nasıl nemalanabildiğini; barış mücadelesinin önemini, bunun iş ve ekmek mücadelesiyle nasıl iç içe geçtiğini… 

Bu kaypak geleneğin toplum hayatındaki, günlük yaşamdaki, insan ilişkileri ve davranışlarındaki izlerini sürmek için ise, Lenin’in ve Rosa’nın yazdıkları, siyasi tartışmalar ve kuramsal metinler yetmeyebilir, bazı romanlara da bakmak gerek. Bunlardan biri de Ernst Glaeser’den “1902 Doğumlular”. Başka şeylerin yanı sıra, söz konusu geleneğin gerçekliğini tüm çıplaklığıyla, acılığı ve fırdöndülüğüyle gösteren esaslı bir yapıt. 

1900’lerin başlarında doğup, ilkgençlik/ergenlik dönemlerini savaş yıllarında yaşayan çocukların gözünden anlatılan romanda, “büyüklerin dünyasındaki gizemler” keşfedilirken, Almanya’nın savaşa nasıl sürüklendiği, sosyal demokratların nasıl milliyetçilik rüzgârlarına kapıldığı, zafer nidalarıyla gidilen cephelerden ne büyük yıkımlarla dönüldüğü de etkili bir dille tasvir ediliyor.

Epey bir zaman önce okuduğum bu romanı yeniden yayımlayan Yordam Kitap, geçenlerde sosyal medyada kimi alıntılarla bu kitabı hatırlatınca (peşinden de bazı yanıtlar gelince), işte dedim, “Ce-ha-pe zihniyeti”! Yok öyle demedim, “SPD’den bugüne gelenek sürüyor işte”! Öyle. 

Başta coşkuyla savaşa uğurlananları anlatan roman, sonrasında hüsranla, açlıkla, yıkımla dönenleri betimlerken, SPD’nin dönüşüne de dokunuyor. Önce “uyuşukluğu” yenerek koyuluyorlar yola; “Sonunda barışın uyuşukluğu bitti. Artık çetin zamanlar başlıyor. Bize bugünleri gösteren Tanrıya şükredelim,” diyerek. Tereddütler başlıyor sonra; “Savaşı anlamıyordum artık. Erkekler cepheye giderken neden öyle gülmüştü? Kadınlar şimdi kocalarını düşündükçe neden ağlıyordu?” Nihayetinde uzayıp giden çatışmalar, acı, açlık ve savaşın gerçek yüzü gözüküyor; “Savaşın kötü bir hastalık olduğunu çoktan öğrenmiştik, çünkü herkesin ondan korunmaya çabaladığını görüyorduk. Cephedeki askerler bile yaralandıkları zaman seviniyorlardı. Artık birlik de kalmamıştı. Açlık, birliği darmadağın etmişti.” Ve nihayet, SPD’nin “vazgeçişleri”nin idraki beliriyor; “Ferd’i düşünmekten kendimi alamıyordum. En yakın arkadaşımı yitirdiğimi biliyordum, ama tıpkı Kremmelbin ile Dr. Hoffmann’ın o günlerin mucizesi uğruna sosyalist programlarından vazgeçmeleri gibi ben de savaş uğruna ondan vazgeçtim.’’ 

İşte böyle, “kayzerinin peşinden savaşa koşturmanın”, siyasal duruş ve programından vazgeçmenin esaslı bir tasviri. Aynı zamanda, kaypak bir geleneğin dünden bugüne uzanan izleri.  

O yüzden bu geleneğin -elbette SPD kalibresinde değil ama- şaşmaz bir üyesi olan CHP’ye çok da şaşırmamak, üzülmemek, kızmamak lazım belki de. Asıl önemli olan, bu kaypak geleneğin, “içindeki iyi niyetli ve vicdanlı, sahici arayışlar peşinde, iyi kötü bir alternatife tutunmaya çalışan sol unsurları da peşine katıp eritip/etkisizleştirmesi”nin önüne geçebilmek…