Kaybedecek ne kaldı?



15-12-2014 08:33


Yavuz Alogan

Siyasetle ilgili  pek çok deyim bulunabilir: siyasete bulaştı; siyasette şansını denedi; onu siyaset mahvetti; siyasetten kazandı. Uydurmak da mümkün… Mesela, “Çok yüksekten siyaset havuzuna atladı, fakat havuz boştu” gibi…

Devrimciler eskiden de “siyaset” sözcüğünü kullanırlardı. “Arkadaşın siyaseti nedir?”  ya da “Şu konudaki siyasetiniz yanlıştır?” gibi… Bu anlamda siyaset bir mücadele programının izlenmesi ya da uluslararası düzeyde yapılan bir stratejik tercihi belirtirdi.

Seksenlerin sonundan itibaren  sosyalist sol için siyaset, parlamentoda ya da yerel yönetimlerde temsil edilmek amacıyla parti kurup seçimlere girme çabasına dönüştü. Kimse aptal değil, herkes 12 Eylül hukukunun ürettiği  SPK’nın  parti kurmayı kolaylaştırırken seçilmeyi nasıl zorlaştırdığını biliyordu. Sistem öyle kurulmuştu ki oy almak fikirlerle programlarla değil, “image maker” numaralarıyla, şelaleler gibi akıtılan paralarla mümkün olabiliyordu.

Bu durum hiç değişmedi. Şimdi de merkez medyaya ancak iktidarın  ana muhalefeti bölme taktiklerine istemeden hizmet edebildiğiniz oranda girebilirsiniz; düzen partilerinin alışık oldukları davranışların hiçbirini sergileyemezsiniz, ne seçmenlerin seçkinlerini lüks otellerde ağırlayıp işkembelerini kebap ve rakıyla doldurabilirsiniz, ne düğünlerde etrafa altın saçabilirsiniz,  ne de olmayacak vaatlerde bulunabilirsiniz. Bunları yapmaya ne paranız ne de sosyalist ahlakınız elverir.

Fakat siyasi parti kurup seçimlere girmenin bir esbab-ı mucibesi de vardı elbette. Bolşevikler 1905’te yasama yetkisi olmayan Bulugin Duması’nı boykot etmişler, fakat 1912’de seçimlere katılarak altı kişiyi parlamentoya sokmuşlardır. O sırada Lenin,  “Seçimler[e katılmak] sürekli vaatlerde bulunarak sandalye edinmek değildir, ancak sınıf bilinçli proletaryanın siyasi dünya görüşünün ilkelerini ve temel taleplerini savunmak için özel bir fırsattır” diyerek Duma seçimlerine katılma gerekçisini belirtmiştir. Tabii ki bunu yaparken Bolşevik Partisi’ni feshetmemiştir. Ya da partiyi legalleştirip adını değiştirmemiştir. İhtilalciydi kendisi… Ayrıca Rusya’da, söz gelimi Almanya’daki gibi bir burjuva demokrasisinin olmadığını da biliyordu. Bir de Parti’nin görüşlerinin tanıtılmasını değil, “sınıf bilinçli proletarya”nın “siyasi dünya görüşü”nün geniş kitlelere aktarılmasını savunmuştur.

Ülkemizin sınıf bilinçli olan ve olmayan proletaryasının gericiliğin pençesindeki üzücü durumunu bir yana bırakırsak, partili sosyalistlerin temel yanılgısı, Türkiye’nin özellikle on-on beş sene önce halkın umudunu yeşerten AB kriterleriyle birlikte demokrasinin eşiğinde olduğu varsayımı ya da yol boyunca ülkenin siyasal yapısının demokratikleşeceği beklentisiydi. Yunanistan’da, İtalya’da, İspanya’da, hatta Almanya ve Finlandiya’da (hepsi AB ülkesi) olanların zaman içinde bize de yol gösterebileceği düşünülmüştür.

Bu yanılgılar biz sosyalistlerin tarih, coğrafya (özellikle geo-strateji), sosyoloji ve kitle psikolojisi derslerinden çaktığımızı gösterir. Yazılıdan çakmadık biz, marksist klasikleri okuduğumuz için güzel yazdık çizdik. Sözlüden çaktık; kim olduğumuzu, niye öyle olduğumuzu anlatamadık. Haziran Ayaklanması’nda girdiğimiz bütünleme sınavında da  soruları pek anlayamadık;  ezberimize uymadığı için onları kendimize göre yorumlayıp cevaplama çabasına girdik. Şimdi tarih kurulunun kararını bekliyoruz. Yeni bir sınav hakkı tanınırsa, doğru cevaplar vereceğimizden ben şahsen eminim. Bu kez soruları doğru anlamak şartıyla…

Şimdi yine seçimler yaklaşıyor. Herkes kara kara düşünmekte. Lakin bu sefer en ufak bir demokrasi umudu bile yok. Tevfik Fikret’in “Sis” şiirindeki gibi her şey: “Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid/Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid”. Osmanlıcadan çevirmek gerekirse, şöyle diyor: “İnatçı bir duman sarmış gene ufuklarını/Beyaz bir karanlık ki gittikçe artan”

Demokrasi getirmek şöyle dursun, yasama/yürütme/yargıyı tek elde toplamaya çalışan, üstelik dini kuralları devlete, topluma ve kamusal alana dayatmaya kararlı, ana ve yavru muhalefetleri de peşine takmış, faşizmin klasik tanımına çok yakın bir iktidarla karşı karşıyayız.

Demek ki bu yeni bağlam bir kez daha yeni bir düşünce ve davranış biçimine sebebiyet vermek durumundadır.

Bizim marşımızın içinde şöyle bir dörtlük var:

“İsyan ateşini körükle/Zulmü rüzgârlara savur/Kollarının bütün gücüyle tavı gelen demire vur.”

Madem öyle, işte böyle!

Kaybedecek ne kaldı? Yeni bir seçim mi?

yalogan@gmail.com