Kapitalizmin post-TINA dönemi



01-10-2019 00:02


Metin Çulhaoğlu

Kimi konularda “Daha o günlere çok var, zamanı gelince bakarız” demek doğru olmaz. Örneğin, yaz dönemine fazla kilolarını vererek “fit” girmek isteyen biri bahar geldiğinde  “Üç dört ay var, hallederiz” demeyip işi baştan sıkı tutmak zorundadır.

Sanırız pek çok kişi devrim için de “daha çok var” düşüncesindedir.

İsterseniz “devrim” demeyelim de devrim denilen uğrağa da uzanabilecek, geniş çaplı, kitlesel bir hareketlenmeden, çeşitli tepkilerle kabaran bir dalgadan, sokakların dolup taştığı ortamlardan söz edelim.      

İşte, buna kimse peşinen “daha çok var” diyemez.  Olabilir de olmayabilir de. Önemli olan, olabileceğini düşünüp ona göre hazırlanmaktır. “Ona göre” dedik de neye göre? Burada hazırlığın “örgütsel” boyutundan söz etmeyeceğiz. Konu, kimi gözlemlere ve kestirimlere dayanan, bir bakıma “düşünsel” hazırlık…

***

Görebildiğimiz kadarıyla kapitalizmin “TINA dönemi” kapanmış, TINA özgüveniyle destekli rüzgâr artık kesilmiştir.   

İngilizce “Alternatif Yok” sözünün kısaltması olan TINA, İngiltere’nin eski Başbakanı Margaret Thatcher’le anılır. Thatcher’a göre serbest piyasa düzeni alternatifsizdi ve bu konudaki tartışmaların da artık kapanması gerekirdi.

Aradan otuz yıl geçtikten sonra insanların serbest piyasaya ve TINA’ya fazla itibar etmedikleri ortada. Ne var ki, ilgilerinin ve taleplerinin TINA’yı tamamen gömecek bir alternatife yöneldiği de söylenemez. Bu eksiklik ya da yetersizlikte, Türkiye’de önemli büyükşehir belediyelerinin CHP tarafından kazanılmasının, dünyada ise Greta Thunberg’in Birleşmiş Milletlerdeki çıkışının ne kadar payı olduğunu kestiremiyoruz.   

Kestiremeyince de ancak şöyle bir gözlemle yetinebiliyoruz:    Günümüzde,  adı öyle konsa da konmasa da kapitalizme yönelik tepkiler hem yaygınlaşmış hem de derinleşmiş olmakla birlikte, belki bir alternatif görülmemesinden, belki de çağımızın kültürel ortamı nedeniyle bu tepkiler radikal olabildiği kadar amorf, kendine ve yakınına da yönelebilen, topyekûn inkâra eğilimli, hatta yer yer “anarşizan” ve “nihilistçe” özellikler kazanmaktadır.   

Böyle bir ortama “düşünsel planda” nasıl hazırlanılır?

Yoksa hiç hazırlanmasak daha mı iyi?

***

Futbolla ilgili bir “taraftar profiliyle” devam edelim.

Eskiden, taraftarın tuttuğu takım kötü sonuçlar aldığında topun ağzına konulacaklar kestirilebilirdi: İşe teknik direktörle başlanır, adamın istifası istenir, olmadı futbolcular hedef alınırdı: “En büyük taraftar, futbolcular sahtekâr…” Zamanla hedef genişledi; kulüp başkanları, yönetimleri, hakemler, futbol federasyonu, futbol medyası, vb. hepsi birden aynı anda topa tutulur oldu.

Gelinen en son noktada ise artık “taraftar”, yani tepkici öznenin kendisi de boşa düşmüş, kala kala tutulan kulübün kurumsal kimliği kalmıştır…

Belki yarın ondan da vazgeçilecektir…

Durum biraz buna benzemektedir: Günümüzün eleştirici, öfkeli ve tepkili insanı belki bir şeyler aramakta, istemekte, ama neyi aradığını kendisi de pek bilmemektedir. “Sosyalizm” deseniz bir ihtimal ona da bir kulp bulacak, ya geçmiş sosyalizm deneyimlerinin başarısızlığından ya da ülkedeki sosyalistlerin beş para etmez gevezelerden ibaret olduğundan dem vuracaktır.  

Her ikisini birden yapması ise daha büyük bir ihtimaldir.

***

Bütün bunlar çok mu karamsar bir tablo oluşturuyor?

Pek iç açıcı görünmediğini biz de kabul ediyoruz. Ancak, “her şerde bir hayır arama” merakıyla ilişkilendirilmemesini temenni ettiğimiz bir başka imkân da söz konusu: Gerçek hayatta, somut olarak var olanı ortaya koyarak, göstererek, “işte bak, bu” diyerek hep olumsuza yönelen tepkiselliklere pozitif bir aşı yapılması… 

Kastettiğimiz, sosyalizmin, bugünkü kapitalizmin “içinden filizlenmesi” değildir; bugünkü egemen yönelimlere, düzenin dayattıklarına, eğitimden tatil alışkanlıklarına, teknoloji kullanımından gündelik yaşam pratiklerine kadar uzanan geniş bir alanda küçük ölçeklerde de olsa başka bir yaşamın mümkün olduğunu gösteren örnekler oluşturulmasıdır.

“Hazırlığın” böyle anlaşılmasını öneriyoruz.

İşin “örgütsel boyutuna gelince: Burada da olabilecek her şeyin mutlaka amorf ve kaotik özellikler taşımasının kaçınılmaz göründüğünü söylemekle yetiniyoruz.