‘İstikrarlı’ sorunlar



15-06-2016 09:05


Ergun Çağlayan

2008 krizinden bu yana kapitalist dünya sisteminin sorunları oldukça istikrarlı bir şekilde sürüyor. Marx'ın topyekün sermaye değersizleşmesi olmadığı sürece kapitalizmin krizi atlatamayacağı tezi, henüz merkez bankası sihirbazları tarafından çürütülemedi.

​Özellikle orta gelir grubunda sayılan görece yüksek ücretlilerin gelirlerinde sert düşüş, borçluluk oranındaki artış, bu nedenle hane halkı gelirinin giderek daha fazla faiz harcamalarına ayrılması, tüketim eğilimini azaltmakta. 2009 sonrasının umudu otomotiv ve elektronik sektöründe 2015 ve özellikle bu yıl "sıkıntıdaki şirketler" haberleriyle sık karşılaşır olduk. Önce Volkswagen, sonra Samsung, hatta Apple satış hedeflerini yakalayamadıklarını açıkladı.

Çin ekonomisinin yıllık yüzde 6 büyüme hızının altına yerleşerek dünya ekonomisinin lokomotifi olma özelliğini tamamen kaybedeceği anlaşılıyor. Çin kaynaklı global talep sorunlarının ağırlaşacağını düşünüyor. Geçtiğimiz haftasonu IMF, Çin'de toplam borcun milli gelirin 2,4 katına ulaştığını, bunun da yaklaşık üçte ikisinin şirketlerin borçları olduğunu açıkladı. 

Bireysel ve kamu borçlanmasının herbirinin milli gelire oranı yaklaşık yüzde 40 ile normal sayılabilecek seviyede. Ama asıl büyük borç şirketlerin üzerinde. Milli gelirin 1,7 katı! Aslında son on yıldır yüksek büyüme oranlarına ulaşmak için göze alınan bu durum artık istenen sonucu vermiyor. Herhangi bir çalkantıda zincirleme iflas anlamına gelen bu veri, yaratacağı ani durgunluk dalgasıyla en çok Türkiye'yi tehdit ediyor.

Diğer yanda para hareketlerinde de sıfır faizli bolluk sonrası karamsarlaşma başladı. ​Dünya çapında zayıf halka ekonomilerden para çıkışı ve ABD tahvillerine kaçış sürüyor. Altın, dünyada Haziran ayında yaklaşık 100 dolar değer kazanarak ons başına 1300 dolara yükseldi. Alımlar, spekülatif ve reel ekonomiden kaçış görüntüsünde.

Petrol de benzer bir görüntü vermekte. 2014 yılının ikinci yarısında ve 2015 yılının ikinci yarısında iki büyük dalga şeklinde yaklaşık 110 dolarlardan 25 dolara kadar gerilemişti. 2016 yılınının ilk yarısı boyunca sürekli yükselerek 50 dolara toparladı. Bunda spekülatif işlemlerin ve geçici arz sorunlarının payı büyük. Spekülatif düzeltme balonunun 75 doları vurabileceğini söyleyenler de var, ama uzun vadeli arz talep dinamikleri petrolde 50 doların altını daha muhtemel kılıyor. Bu da, petrol gelirine bağımlı birçok büyük ekonomi için problemin devam etmesi anlamına gelecek.

Anketlere göre 10 gün sonraki halk oylamasında Brexit, yani Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'ni terk etmesine evet çıkması yüksek bir ihtimal. Mali sermaye çevreleri, halkı başına gelecekler konusunda tüm olanaklarıyla korkutmaya devam ettikçe adeta ters tepiyor. Başa gelebilecek kötü şeyler konusunda Britanya'dan daha çok anakaraya bakmak gerekir. İspanya'da muhtemel bir Podemos-Yeşiller ittifakının Syriza'nın aksine Merkel'e meydan okuma gücü olacağı, bunun da Brexit ile birlikte Avro para birimini dinamitleyebileceği düşünülüyor.

​Bu global vaziyet ışığında Saray komutasındaki baskıcı ekonomimizin son verdiği​ sinyallere bir göz atacak olursak:

Rusya’nın boykotunun ve tarımda bolluk mevsiminin yarattığı geçici düşük enflasyon, Saray iktidarının mali sektörle düşük faiz inatlaşmasının ateşini düşürdü. Merkez bankası, faiz koridorunun üst bandını azar azar düşürerek şimdilik durumu idare ediyor ama döviz kuru çok sınırlı gerileyerek TL'de yeni devalüasyon beklentilerinin hakim olduğunu çoktan gösterdi. Faiz inatlaşması, kötü geçecek turizm ve inşaat sezonu, sonrasında da 2017 yılı başında batıkların banka bilançolarına tam yansımasıyla kriz tetikleyebilir hale gelecektir.

Sanayi üretimi artışı 9 ayın, ihracat artışı ise son üç yılın en düşük seviyesine geriledi. Her ikisinde de otomotiv ve özellikle AB pazarı şimdilik sunî teneffüs işlevi görüyor.

Ülkemizde ilk kez konut fiyatları düşmeye başlarken, TL cinsinden kredi/mevduat oranı yüzde 150'yi vurdu. Bu durum kredi genişlemesinden ziyade tasarruf eğilimindeki düşüşten kaynaklanıyor ve Saray'ın düşük faiz baskısıyla daha da depreşen önemli bir yapısal sorun haline geldi.

Tek tutunacak dal kaldı: Bu iç ve dış vaziyette bile fena büyümüyoruz. Ekonomik aktivite büyüyen yapısal sorunlara rağmen beklenenden fazla artıyor. Büyümenin kaynaklarını sıra gözetmeksizin şöyle sıralayabilirim:

İlk büyüme faktörümüz Suriyeli göçmenlerin Türkiye'deki ekonomik aktivitesinin hızlı artışı. 

İkincisi şirketlerin ticari gayrımenkullerini finansallaştırarak yani mülklerini finans şirketlerine peşin satıp geriye kiralayarak kaynak sorununu aşmaya çalışması. Bu, mali sektörün kurumsal alanda beklenenden yüksek büyümesine neden oluyor.

Üçüncünden yukarıda bahsetmiştim: Otomotiv ihracatının, özellikle Avrupa pazarının beklenenden iyi talep göstermesi sayesinde güçlü kalması.

​Dördüncüsü konut-inşaat balonunun satış hacminde düşüşe rağmen fiyat tarafında son zamanlara kadar sürdürülebiliyor olmasıydı. Bu, düzenin sürdürülebilirliği açısından çok önemli bir olgu: Konut fiyatları yıllık bazda en çok artan ilk 5 ülke arasındayız. Orta sınıf kütlelerin ev sahipliğini güvence kabul ederek tüketebilmeleri, borçlanabilmeleri önemli. Geçen aydan itibaren fiyat düşüşleri sinyalleri gelmesi bu noktada çok kritik.

Beşincisi maalesef iktidarın Kürt sorununu uçakla, tankla yani anormal artırılmış askeri harcamalarla çözmeye (!) çalışması.

​Sonuçta bir gariplikle karşı karşıyayız: Üretim, ticaret ve ihracatta durgunluk, varlık fiyatlarında ucuzluk - hisse senetleri, şirketlerin kazanç oranlarına kıyasla tarihi düşük seviyelerde - ve bunlarla birlikte seyreden yüksek büyüme!

@ErgunCagl