İnterregnum ve Saray

Bir buçuk yıl kadar önce, bir köşe yazısının sınırları altında kaleme aldığım emperyalizm değinilerinin değinmediği, boşlukta bıraktığı noktalar, geçtiğimiz bir buçuk yıl içinde Saray Rejimi’nin evrildiği nokta itibarıyla iyice gözümde büyümeye başladı. “Emperyalizm, dünyanın en büyük bankalarının önderliğinde mali sermayenin günlük faaliyetinin dolaylı sonuçlarından ibarettir” şeklinde bir ‘düzleme’nin ortodoks bir marksist yaklaşıma aykırı olmadığını belirtmiştim.

Ancak Saray rejiminin evrildiği ve tekleştiği noktanın, büyük sermaye çıkarlarına uygun olmadığı fikrinin kaçınılmaz olarak hızla büyüdüğünü gözlüyoruz. Kriz dönemlerinde siyasete sermaye üstü ve bağımsız alanlar açılması, kapitalist devletin doğasına aykırı bir durum değildir. Emperyalizmin krizde olduğundan bahsediyoruz. Kriz, kapitalizmde sermayenin bir kısmının hatta büyük kısmının yıkımıyla, sona ermesiyle sonuçlanır. Sonuçlanmamış kriz, haliyle sürmekte olan krizdir. Mevcut krize ve tarihçesine biraz yakınlaşalım.

Sadece genel bir doğru olarak krizlerin emperyalist aşamadaki kapitalizme içkin olduğunu değil, 1974’ten beri emperyalizmin - geçici rahatlamalar ve alan açmalar haricinde - giderek derinleşen bir realizasyon sorunuyla karşı karşıya olmasını kastediyoruz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik genişleme sınırlarına ulaştığında patlamaya başlayan krizler esas olarak üç büyük “geçici rahatlama faktörü” ile savuşturuldu: Birincisi otomotiv sektörü başta olmak üzere teknolojik yeniliklerin, otomasyonun sermaye yatırımlarını artırmasıydı. Yani toplam tüketilen mallar içinde yatırım mallarının payı, ciddi biçimde arttı. Bu atılım, devasa bir silah sektörüyle birleşince Sosyalist Bloğun siyasi gücünün zirvesinde olduğu bir anda hazırlıksız yakalandığı yaklaşık 20 yıllık bir gerileme ve çöküş dönemini başlattı.

İkincisi sosyalizmin çözülüşüyle birlikte 1990’lar ve 2000’ler boyunca kapitalizmin erişim alanına açılan yüksek kaliteli pazarlar ve nitelikli insangücüydü. Almanya, yirmi yılda 1945 sonrası kukla bir ABD işgal devleti konumundan, ABD ile aşık atan, AB projesini ve coğrafyasını eline geçirmiş bir emperyalist merkez devlet durumuna ulaştı.

Üçüncüsü de, göreli sömürüyü beklenmedik ölçüde artıran tüketim mallarının göreli değerinin azalması trendi oldu. Bu, ekseriyetle Çin’deki devasa ölçekli tüketim malları üretim ve ihracatından kaynaklandı. Düşük teknoloji gerektiren hemen tüm sanayi ürünleri, akla gelmeyecek düşük fiyatlarla ithal edilerek gelişkin kapitalist ülkelerde işçi sınıfının tüketimine sunuldu ve reel ücretler çok aşağı çekilebildi.

Bu üç şımartan dinamik cesaret verdi, ama tükendiler. Bunlar gibi yeni dinamik arayışları kaçınılmazdı. Öyle ya, bulunursa krizden korkmak gerekmezdi, sınırlı ve kontrollü krizler globalleşen ve hızlanan ekonomiye çekidüzen veriyor, ömür kazandırıyordu…

Bu amaçla “gelişen piyasalar” icat edildi. Yani mali sermayenin zayıf halkalara akarak balonlar şişirmesi macerası. Çok sürmeden 1990’ların ikinci yarısında Uzakdoğu ve Rusya krizleriyle hüsrana uğradı. Mali sermaye, elini yakmış ama kolunu kurtarmış sayıldı.

Yine 1990’lar ortalarında 1970’ler taklit edilmeye çalışıldı: Şirketler bu sefer üretim otomatizasyonuna ek olarak bilişim sektörüne sokularak daha önce varolmayan devasa bir pazar oluşturulabilirdi. Birkaç yıl içinde örneğin Yahoo, General Electric’ten daha değerli oldu. 2001 dotcom kriziyle bu dinamiğin de kesmeyeceği ortaya çıktı. Bir iki ayda teknoloji şirketlerinin değeri neredeyse onda birine indi. Onbinlercesi iflas etti.

Bu mini krizlerle birlikte işlerin büsbütün sekteye uğramaya başladığı 1990’lar sonunda devreye finansal şişme, emlak balonları gibi tehlikeli araçlar girdi. Dünyanın 1945 sonrası en büyük krizi sayılan 2008 krizine yol veren süreçlerin 2000’lerde hüküm süren aşırı sağcı George W. Bush hükümetinin yalnızca 3-4 yıllık icraatının sonucu olması, mali tekellerin bu duvara çarpma öncesi ne kadar büyük bir ivme kazandığının bir göstergesi. Mississipi boyunda işsiz siyah emekçi ailelere milyon dolarlık evler satılmasına “rantabl” görüntüsü veren trilyonlarca dolarlık kredi ve türev enstrüman havuzları birkaç ayda buharlaşıverdi.

Bu ağır tablo, bir açıdan 1974’ün sürdüğünü, bir diğer açıdan 1974 sonrası bulunan çarelerin artık daha sınırlı kaldığını hatırlatıp duruyor. Gelinen noktada yeni bir çare bulana kadar, batan sermayeyi yüzdürme stratejisi izleniyor. Temel yöntem olarak kabaca merkez bankaları, mali sermaye için yarattıkları batıklar kadar para basıyor. Sekiz yıldır bunun ötesinde çok az şey var. Ancak batık karşılığı sınırsız kaynak, kapitalizmin doğasına aykırı ve fiktif. Er veya geç parasal bir çöküntüyle karşılaşmadan önce kapitalizmin, yukarıda bahsettiğim üç önemli kriz erteleme dinamiğine benzeyecek yeni bir maceraya girmesi gerekiyor. Yoksa 2008 krizi, yani 1974’ün üç temel rahatlama faktörüyle ertelenmiş çöküşü realize olacak. Sermaye çöküşüyle sonlanacak.

Ve biz, aslında dünya emperyalist sisteminin geçici, zamanı dondurmuş, fiktif enstümanlarla ve zombileşen şirketlerle dolu bir döneminde yaşıyoruz. Bu esnada, bazı zayıf halkalarda sermaye düzeninin Bonapartizm karikatürü bir interregnumu* yaşanıyor… Bu anormal, geçici ve gergin dönem, mali tekellerin siyasi aktörlere çok yakınlaştığı, siyasi manipülasyonların kimi zaman sermaye yasalarını ihlal ettiği, petrol şeyhlerinin parasını verip komşu ülke sınırı böldürtmeye/çizdirtmeye kalktığı, bölgesel kaosların hakim hale geldiği bir görünüme büründü.

İşte böyle bir dönemde, dünyanın toplam ticari yükünün yaklaşık yarısının geçtiği deniz yollarında, Güney Çin Denizi’nde bir şeyler oluyor ve tarihin en büyük askeri yığınağı şekilleniyor. Gelişkin kapitalist ülkeler, petrol fiyatları yine 100 dolara yaklaştığında devreye girecek alternatif enerji kaynaklarıyla ekonomilerini yürütme kapasitesine kavuşmak üzereler. Haliyle Güney Çin Denizi’nde neler olduğu, artık onları Ortadoğu’da neler olduğundan çok daha fazla ilgilendiriyor! (AB’nin acizliği ile üst akıl formülasyonları arasındaki çelişkiye bakın: Sermaye, Ortadoğu yönetilemez, önemsiz dedikçe AB siyaseti Ortadoğunun yarattığı göçmen dalgalarıyla çatırdıyor…)

Coğrafyamızdaki bu önemsizleşmeden kaos doğuyor. İşte saray rejimi, buna yatırım yapıyor. Bu yüzden kaos ve kanla dost. Korkmak anlamsız. İnterregnum bir gök gürültüsüyle sona erecek. İşler olacağına varacak, emperyalizm bıraktığı boşluğu - biz dolduramazsak- bir şekilde yeniden dolduracak. Sırasıyla aklıselime, hızlı yoğun ve birikimli çalışmaya, güncel statükolara cesurca savaş açmaya ihtiyaç var. Bu koca ülke, Saray bahçesi olmayacak.

@ErgunCagl


*İnterregnum (fetret); kapitalizm öncesinde devletsiz/hükümetsiz kalınan dönem anlamına gelir, ben kapitalizm koşullarında sermayenin uzun vadeli çıkarlarının, kriz esnasında uzlaşılmaz hale gelmesiyle devletin/hükümetin geçici bir dönem serbest icraata geçmesi anlamına bükmüş oluyorum. ABD Başkanlık seçiminin sonuçlanmasından önce yazdığım bu yazı, bu koşullarda Clinton’un kazanması gerektiğine işaret ediyor, yoksa yeni bir kriz başlığımız olacaktır.