İnkılâpçının yazgısı: Sürekli “Yaban”lık



10-12-2016 08:56


B. Sadık Albayrak

Görüyorsunuz: Ben kocakarılar gibi işi masala dökmüşüm. Ahmet Nazmi ise filozofça bir kalenderlik içinde gülümseyip durmaktadır. Yani, her ikimiz de hâdiseleri şöyle uzaktan, şöyle yüksekten seyredip alaya almak yolunu tutmuşuz.” [1]

Bu sözler, biraz sonra “sıfırla sonsuzluk arasında”ki bir karanlıkta öldürülecek iki aydından Fuat’ın sözleridir. Kurtuluş Savaşı yıllarının, köylü içindeki, halk içindeki “yaban”ı inkılâpçı aydın, 1940’ların restorasyon süreci içinde, bir dönem kendini kurucu “kadro”su olarak gördüğü iktidar güçleri içinde de artık bir “yaban” durumundadır. Panorama böyle bir gerçekliğin romanıdır. 

Yakup Kadri, Bir Sürgün’de bize kapitalist düzenin sınırlarını göstermişti. Panorama’da (1948-1950) bu sınırları Türkiye ölçeğinde geniş bir tipler ve olaylar çerçevesi içinde izleriz. Gerçi Panorama’da Yakup Kadri’nin Bir Sürgün’de ulaştığı kapitalizm karşıtı netlikten geriye döndüğünü gösteren belirtiler de eksik değildir. Özellikle Sırp kökenli bir gencin şahsında sosyalizmi mahkûm etmeyi deneyecektir. Fakat, yazarın sınırlarını belirleyen ideolojik çelişkisi de burada dışavurur. Nasıl açıklanırsa açıklansın, üretim ilişkileri kapitalist özel mülkiyete dayandığı sürece, ülkeyi geri bırakan, geniş halk yığınlarını yoksul düşüren, adaletsizliği büyüten, ülke zenginliklerinin egoistçe yağmalanmasına yol açan sorunlardan kaçış yoktur. Yazarımız Panorama boyunca usta bir gerçekçi roman yapısıyla bu gerçekliğin tipik sahnelerini çizer. Ama millet ideolojisinden sınıf ideolojisine geçmesini engelleyen bağlılıklarını ve sınırlarını bir türlü aşamaz. Sanki, Neşet Sabit’in açıklamasına o da sımsıkı yapışmış gibidir: “Bunlar, hep, inkılâbın yanlış anlaşılmasından çıkan neticeler…” Bu açıklama ile Yakup Kadri’nin kendini bu devirlerden geçip giden bir “somnambül”e benzetmesi birbirini bütünler. 

CUMHURİYET’İN RESTORASYON DÖNEMİ

Kırklı yılları cumhuriyet inkılâbının bir restorasyon dönemi olarak değerlendirenler var. [2] Cumhuriyet inkılâbına muhalefet eden birçok kişi bu dönemde politika sahnesinde ön plana çıkıyor. İlk kez bu dönemde imam hatip okulları açılıyor. Demokrat Parti muhalefeti dini siyasete alet eden bir politikada güç buluyor ve bir ölçüde sinmiş şeriatçı kesim yeniden inkılâbın değerlerine dil uzatmaya başlıyor. İnkılâbın değerleri geriye çekilirken, Yakup Kadri’nin Ankara romanında tanık olduğumuz yağmacı patron, politikacı, toprak ağası ve dinci kesimlerle mücadele edecek kadrolar da baskıya uğruyor. Üniversitenin ilerici hocaları tasfiye ediliyor. Tan gazetesi, kışkırtılan gençlerce basılıp tahrip ediliyor. Kısaca, Bir Sürgün’de kapitalist çürümeye eleştirilerini gördüğümüz sosyalistler, inkılâbın, cumhuriyet toplumunda asıl mirasçısı ve mantıki sonucuna taşıyıcısı olabilecek inkılâpçı aydın, yasakla, hapisle, sürgünle; taşlanan gazeteler ve tasfiye edilen üniversite hocalarıyla durdurulmak istenmektedir. İşçi sınıfına dayalı bir aydınlanmanın, soğuk savaşın karanlığında boğulduğu koşullarda Yakup Kadri, bu gerçekliği romanlaştırdığı Panorama’da, burjuva aydınlanmasının da sonunun geldiğini haber vermekte ve sınırlılığını ortaya koymaktadır.

RESTORASYONDA JAKOBEN AYDIN 

Lukacs, Balzac’ın Köylüler romanını incelerken, 1830’lar Fransa’sında Jakobenlerin düştükleri eylemsizliği ve umutsuzluğu temsil eden bir tipi çözümlüyor: 

Balzac bu tipte (eski bir cumhuriyet savaşçısı-b.s.a), hiç kuşkusuz, başka şeyler de gösterir: Kapitalist yolda gelişen bir Fransa’da Jakoben geleneğinin umarsızlığını. Niseron zenginlerden nefret eder, bu nedenle de köylüler ona kendilerinden biri olarak bakarlar; fakat Niseron, umarsız olarak gördüğü durumdan hiçbir çıkış yolu bulamamasına karşın gittikçe büyüyen kapitalizmden ve insafsızca kazanç peşinde koşmaktan da o kadar nefret eder.” [3]

Bu tutum, tam da, Panorama’daki Yakup Kadri kahramanlarının tutumudur. Cumhuriyeti kuran kadronun Jakoben denebilecek aydınları, ülkenin geldiği kapitalist çürümeyi ve gerici toprak mütegalibesiyle burjuvazinin ittifakını görmüş, [4] ancak bu gidişe karşı durmada hiçbir çıkış yolu bulamamıştır. Bu çizgiyi temsil eden iki karakter, kitabın sonunda, bu ittifakın topluma egemen kılmak istediği şeriatçı ideolojinin aptallaştırdığı bir güruh tarafından linç edilirler. Umarsızlık, tarihsel bir umarsızlıktır. Türkiye topraklarında radikalliğinden ve derinliğinden çok şey yitirmiş olsa da, sonuçta, Jakobenizm diyebileceğimiz bir eğilim, burjuva politikasının ileri çizgisi olarak devrimi götürebildiği noktaya kadar götürmüş, iktidara yerleşen burjuvazinin kurduğu sömürü mekanizması ve gerici saldırısı karşısında hiçbir şey yapamamıştır. Yakup Kadri’nin Panorama’sındaki kahramanlar, bu etkisizliğin acı bilincini dile getirirler.

GERÇEKÇİ YAZARA SOĞUK SAVAŞ DUŞU

“Hakikat iki yanlıdır”; Yakup Kadri, Panorama’da yalnızca şeriatçılığın ülkeyi kuşatma süreciyle hesaplaşmadı. Bir Sürgün’e rağmen ve yine de Kadro’nun “cemiyetçi millet” ütopyasının önünde gördüğü en temel tehlike veya korku kaynağı sosyalizmdi. Emperyalizm, Türkiye’nin de başrollerde oynadığı, sosyalizme karşı bir soğuk savaşa girerken, Yakup Kadri’nin Panorama’sı da bu savaşı atlamadı. Ancak Yakup Kadri adına ne acıdır ki, sosyalizme karşı, kapitalizmin yalanlarla, karalamalarla, saldırılarla yürüttüğü savaşa, bir yazar açısından hiç de estetik bulunmayacak şu türden pasajlarla katkıda bulundu:

Fuat, Sırpçacının benliğinde taş kesilen ‘insan’a acıyordu. Marksist parti denilen karanlık doktrin laboratuvarı, ona, hiçbir zaman, şu andaki kadar korkunç görünmemişti. Ortaçağın İnguisition adıyle anılan ve hikâyeleri hâlâ tüyler ürperten, dini mahkemelerinin, birer ruh cehenneminden farksız Jesuite hücrelerinin ve nihayet, hür düşüncenin önünde türlü işkence aletleriyle donanarak dikilen Calvin ocaklarının bu ilmî imha laboratuvarı yanında ne ehemmiyeti kalmıştı? Gözle görülmez, elle tutulmaz bir Dev-Örümcek, tâ oradan, dünyanın yedi bucağına antenlerini uzatıyor; bütün kürenin etrafında, sinsi sinsi bir çelikten ağ örüyor ve burada yüzlerce, orada binlerce, beride yüzbinlerce, ötede milyonlarca insanı, kâh teker teker, kâh küme küme, birer sinek avlar gibi içine çekip alıyordu. Bu ağa düşenler, artık, bir daha felâh bulmuyordu.” [5]

Bu satırlar, burjuva aydınının sınırları ve sınırlılığına ilişkin çarpıcı bir belgedir. Marksist partiyi Engizisyon’dan, Cizvit bağnazlığından daha korkunç buluyor ve “ilmî imha laboratuvarı” olarak adlandırıyor. [6] Yakup Kadri’nin bunları yazdığı tarih kesitinde, Türkiyeli komünistlerin açık partileri kapatılıyor, gazeteleri taşlanıyor, tutuklananlar Sansaryan Hanı’nda işkenceden geçiriliyorlardı. Ancak Yakup Kadri, insanlığı, 20 milyon insanının ölümü pahasına faşizmden kurtaran sosyalizme saldırısında sınır tanımıyor ve şöyle sürdürüyor: 

Kolları kanatları koparılıyor, beyinleri sökülüyor, bütün hayati merkezleri –kimbilir- hangi metotlarla felce uğratılıyor ve insanlık tarihinde misli görülmemiş bir facia, bu, insanın insan üzerindeki sınırsız egemenliği, birçok gerçeklere erişildiği sanılan şu aydınlık devirde vukua geliyordu.” [7]

Burada şunu söylemekle yetinelim: Yakup Kadri adına ne üzücüdür ki, sosyalizmle hesaplaşma sözkonusu olunca sözü, neredeyse, “Voice of America”ya bırakıyor. Sosyalizme karşıtlık, Yakup Kadri’yi insanlık tarihinin en korkunç katliamının sorumlularını, Hitler ve suç ortaklarını trajedi kahramanı yapacak yanlışlara sürüklüyor. [8]

YAKUP KADRİ’NİN SINIRLARI

Panorama’daki Kemalist aydın Halil Ramiz’in çelişkisi Yakup Kadri’nin de çelişkisidir bir bakıma. Gereğince incelenmeyen Panorama için harikulade bir incelemenin yazarı da bunu vurgular: 

Halil Ramiz, Kemalist aydının trajedisini yaşıyor roman boyunca. Bu, Kemalist aydının çelişik durumudur. Halil Ramiz, Kemalist ilkelerle “sınıfsız, imtiyazsız bir millet” yaratılacağına ciddiyetle inanmıştır. Oysa bunun, toplumsal gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Kemalist aydın, bu çelişkiden ancak sosyalizme açılırsa kurtulabilir. Ama Sovyetler’deki uygulamaların sosyalizmle özdeşleştirilmesi, Halil Ramiz’in ileri bir adım atmasını engeller.” [9]

Yakup Kadri’yi incelerken bu sınırlılıklarının bilincinde ve eleştirel bakılması bir zorunluluktur. Zaten, Yakup Kadri, bu sınırlar ve çelişkileri eserlerinde en etkili bir biçimde somutlayan yazarlardan biridir. Panorama yazarının dramı da buradadır. Roman boyunca Cumhuriyet düzeninin çıkar çatışmaları, sömürü çarkları içinde insanları nasıl değiştirdiği, kısırlaştırdığı, yoksulluğa sürüklediği anlatılıyor. Ama en ağır saldırı, bu sonucu üreten düzene değil, sosyalizme yöneltiliyor. Yakup Kadri, hâlâ Kadro’nun “ne sosyalizm, ne kapitalizm” sui generis, kendine özgü “tezatsız milli cumhuriyet” rüyasını görmeye devam ediyor. Oysa aynı yıllarda öteki Kadrocular düzenle uzlaşmanın, hatta nefret ettikleri ferdiyetçiliğin, liberalizmin politik temsilcisi DP’nin saflarına katılmanın bir yolunu buluyorlardı. [10]

UYURGEZERİN GÖRDÜKLERİ

Yakup Kadri’nin olumsuzlukları sergilerken gösterdiği cesaret ve gerçekçi tutum son derece değerlidir. Panorama, büyük bir romancının toplumuna, en ücra köşesine nüfuz edinceye dek dikkatle bakması ve buradan çıkardığı özsel bilgiyi, zengin bir tipler galerisinde karşımıza çıkarmasıdır. Bir Sürgün’de yetkin bir örneğini bulduğumuz Balzac gerçekçiliği, Panorama’da geniş bir tipler ve olaylar kurgusuyla üst düzeye çıkarılmıştır. 

Bu gerçekçiliktir ki, Yakup Kadri, yıllar sonra, 1964 yılında, Ankara’nın yeni basımının başına koyduğu Bir Not’a şunları yazmaktan çekinmiyor:

Otuz yıl önce yazdığım bu romanı, üçüncü baskıya vermek üzere, gözden geçirirken bir düş görüyor gibi oldum ve bana öyle geldi ki, burada hikâye ettiğim devri bir somnambül hali içinde geçip gitmişim.
Fakat, bu halim çok sürmüyor; uyanıyorum ve kendimi toparlayarak etrafıma bakıyorum, o devirden bu yana ne kalmış diye. Kitabın birinci bölümünde belirtmeye çalıştığım Milli Mücadele ruhundan hemen hiçbir iz bulamıyorum.
Ya son bölümde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben, o zamanlar, bir gün gelip öleceğini aklımdan bile geçirmediğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliğiyle bu ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum. Şimdi, o yirmi yıl üstünden bir yirmi yıl daha geçmiş bulunuyor. Fakat, biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından, hâlâ romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız.
" [11]

Evet, Panorama, köylüler içinde “yaban” durumda bir aydının, İnkılâp Ankara’sında halkın “yabanlar” diye gördüğü inkılâpçıların, 1940’larda, artık, yaptıkları inkılâbın iktidara getirdikleri karşısında da “yaban” duruma geldiklerini gösterir. Yakup Kadri’ye hep “yaban”ların trajedi yazarlığı düşmektedir.

MAZLUM YA DA MAĞDUR GALİPLER

Yakup Kadri’nin bir başka inkılâpçı karakteri, 1928 yılında yazdığı Sağanak oyununun kişilerinden Eşref de benzeri bir yazgıyı yaşar. Eski düzene bağlı babası ve gerici bir tarikatın mensubu kardeşiyle birlikte oturduğu baba evinde bir “yabancı” konumundadır. İnkılâpçı Eşref 1928 yılında muzaffer bir inkılâbın militanı olduğu halde kendini kaybeden bir kuşağın üyesi olarak görür: “Bu neslin ulviyeti, manevi yüksekliği işte buradadır. O, mazlum bir galiptir. Bütün milletin talihini değiştirdi… Fakat kendisi kör talihin elinde hâlâ esirdir.” [12] İnkılâpçı Eşref, 1928’de cumhuriyet Türkiye’sinde kendini bir esir gibi duyumsuyor… “Büyük inkılâp” karşısında “küçük politika” daha o dönemde ağlarını örmeye başlamıştır.

Yengesi Belkıs’ın oyunun sonunda onun için yaptığı değerlendirme de bu durumu vurgular:

Eşref Bey kendi halini mensup olduğu neslin haline benzetmekle meğer ne kadar haklıymış! Bu nesil de bu memleketi ateşten kurtardı; kimse onun başına lâyık olduğu çelengi koymadı. Şimdi de aynı memleketi karanlıktan kurtarmak için tek başına çırpınıp dururken etrafında takdir ve teşvik sesleri yerine birtakım homurtular, mırıltılar işitmektedir.” [13]

Yakup Kadri’nin inkılâpçı karakteri tarihin gidişini değiştirse de hep tek başınadır. Buradaki devrimci tipin, katkıda bulunduğu toplumca anlaşılmayışı, değerinin takdir edilmeyişi sorununu, ortak bir yazgı gibi, 19. yüzyıl Rus devrimcisi Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı romanının devrimci karakterlerinde de buluyoruz. Çernişevski çarlığa karşı mücadele eden devrimci-demokrat tiplerini tanıtırken şunları yazıyor:

Bu tipin daha yeni başlayan hayatı ne yazık ki çok kısa bir hayat olmaya mahkûm. Altı yıl önce bu insanlar ortada hiç yoktular, üç yıl önce herkes kendilerini hor görüyordu, şimdi ise... neyse, onlar için şimdi ne düşünüldüğü hiç önemli değil; çok değil birkaç yıl sonra herkes onlara yalvaracak: ‘Kurtarın bizi!’ Ve onlar ne derse şaşmaz bir biçimde uygulanacak. Biraz daha zaman geçecek –birkaç yıl bile değil, belki birkaç ay, herkes onlara lânet yağdıracak ve onlar yuhalanarak, ıslıklanarak sahneden kovulacaklar. Eh, ne yapalım, ıslıklayın onları, yuhalayın, aşağılayın, lânetleyin, onlar size yararlı oldular ya, bu kadarı onlara yeter. Islıklar, yuh sesleri, lânetler arasında tıpkı eskiden olduğu gibi alçakgönüllü, vakur, ciddi, iyi yürekli olarak sahneden inecekler...” [14]

Çernişevski, olası bir devrime ve bu devrim sürecinde Jakobenlerin kaderini yaşayacak devrimcilere, gönderme yapıyor... Devamında toplumun gelişmesi için sürekli bir devrim sürecinden söz ediyor ve bu devrimci tipin devrim dönemlerinde yeniden doğduğunu anlatıyor. Bu tipin ölüp ölüp dirilmesi, “Bu iş tâ insanlar ‘Artık herşey güzel, kötü hiçbir şey yok’ diyene kadar böylece sürüp gidecek...” [15]

DEVRİMCİNİN EVRENSEL YAZGISI
  
Demek ki, “Hiçbir ilacın, hiçbir kürün, insana veremediği sıhhat ve şifayı, yaratıcı bir inkılâp heyecanı içinde yaşayan bir memleketin havasında” arayan ve bunun için de, sürekli, toplumu ileriye taşıyacak inkılâplar peşinde koşan inkılâpçının kaderi, anlık zamanlar dışında hep “yaban” olmaktır. Bu tipe Rus edebiyatından da bir örnek bulduğumuza göre, “yaban”lık devrimcinin evrensel kaderi diyebilir miyiz? Bu tiplerin arasına Balzac’ın Köylüler romanındaki Restorasyon Fransa’sındaki yenilmiş Jakobeni Niseron’u da sokabiliriz.

Yakup Kadri’nin eşsiz devrimcisi Atatürk’ün çizgilerinde de toplumu içinde yalnız kalmış o “yaban” inkılâpçının çizgileri yok mu?

“Bu itibarla Çankaya’nın, yalçın Kafkas tepelerinden farkı yoktu ve Türk milletine yeniden can veren bu genç Titan’ın ciğerlerini, nifak, fesat, iftira ve haset kartallarının gagaları durmaksızın didikliyor ve o, tıpkı Promete gibi kahhar [kahredici] ve zalim bahtın ters ve asık suratına kahraman dehâsının verdiği bir sükûn ve emniyetle gülümseyerek bakıyordu.” [16]

Tamamlanmamış devrim içinde “yaban” devrimcinin trajik yazgısı hiç bitmeyecektir. “Artık her şey güzel, kötü hiçbir şey yok” diyebileceğimiz insanlık toplumuna kadar…


[1] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Panorama, Cilt I-II, İstanbul, Remzi, 1971, s. 489.
[2] Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, İstanbul, Salyangoz, 2006, s.455.
[3] Georg Lukacs, Avrupa Gerçekçiliği, çeviren: Mehmet H. Doğan, İstanbul, Payel, 1987, s. 53
[4] Kadro’da İsmail Hüsrev’in ayrıntılı analizlerle ortaya koyduğu gibi, inkılâbın amaçlarını gerçekleştirebilmesi için uygulaması gereken temel politikalardan biri ağalığın tasfiyesi ve tarımda topraksız köylünün toprağa kavuşturulmasıydı. Cumhuriyet yönetimi bu sorunu hiçbir zaman çözmeye yanaşmayacaktır. Bkz. İlhan Tekeli-Selim İlkin, Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003, İstanbul.
[5] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Panorama, Cilt I-II, İstanbul, Remzi, 1971, s. 266.
[6] 1930’larda Sovyetler Birliği’nde SBKP’de yaşanan tasfiyeler ve Moskova Duruşmaları olarak tarihe geçen yargılamaların, Kadro döneminde Sovyetler’e ve sosyalizme dostça bakmış Yakup Kadri’nin bu düşüncelerinde etkisi olduğu düşünülebilir.
[7] A.e., s. 266.
[8] A.e., s. 405-411.
[9] Cengiz Gündoğdu, Taşkıran, İstanbul, İnsancıl, 2004, s. 350.
[10] Burhan Asaf Belge ve Mehmet Şevki Yazman doğrudan DP’ye katılırlar. Vedat Nedim Tör, Yapı Kredi Bankası’nda yöneticilik yapar. İsmail Hüsrev Tökin kendini mistisizme verir. Şevket Süreyya, DP’nin çıkaracağı yeni bir gazetenin başyazarı olmaktan son anda kurtulmuştur. Bkz. İlhan Tekeli-Selim İlkin, A.g.e.
[11] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara, İstanbul, İletişim, 2001 (İlk baskı 1934, İletişim’de 13. baskı), s. 9. 
[12] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Tiyatro Eserleri, İletişim Yayınları, 2002, İstanbul s. 52.
[13] A.e., s. 77.
[14] Nikolay Gavriloviç Çernişevski, Nasıl Yapmalı, Cilt I, Çeviren: Mazlum Beyhan, Kuzey Yayınları, Mayıs 1985, Ankara, s. 288-289.
[15] A.e., s. 289
[16] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk Biyografik Tahlil Denemesi, İstanbul, İletişim, 2007, s. 50.