İngiltere’den bir öykü: Bir katliamın anatomisi ve bir soru: Önlemek ödemekten ucuz mu?



19-07-2015 09:30


Emre Gürcanlı

Bu hafta, Şirince Nesin Matematik Köyü’nde gerçekleştirilen “Ana Akım Bilime Karşı Marksist Müdahaleler Sempozyumu”ndan yazıyorum. Gerçekten büyük bir boşluğu dolduran, farklı farklı başlıklarda, Marksist akademisyenlerin katkılarını sunduğu bu sempozyuma bu sene olmasa da önümüzdeki sene ayrıntılı bir katkı sunma sözünü de vermiş oldum. Sempozyumun kitabı muhtemelen çıkacaktır, çıktığında yine köşemde sizinle paylaşmak isterim.

Bu hafta, biraz da sempozyumda bulunmam, bilgisayar, internet ve zaman kısıtım dolayısıyla, daha önce kitabımda yer verdiğim bir bölümü paylaşacağım, biraz kısaltarak... Önümüzdeki hafta ise oldukça ilginç bir konuyla yine karşınızda olmaya çalışacağım. Neyse uzatmayayım, bu hafta Britanya’dayız...

Kuzey Denizi Petrol Havzası...

Tarih 6 Temmuz 1988, saat 22.00 civarında Kuzey Denizi’nde bulunan Occidental petrol şirketine ait Piper Alpha tesislerindeki gaz sıkıştırma platformunda bir patlama olur. Patlama sonucu platform alevler içinde kalır, platform üzerindeki üretim tesislerini ve yatakhaneleri siyah bir duman bulutu kaplar, işçilerin büyük bir kısmı boğulmamak için yüzlerine havlular sarmışlardır. Yangın yirmi dakika içinde Piper ve Tartan platformlarını birbirine bağlayan boru hattına sıçrar. Patlama sırasında büyük bir kısmı yatakhanelerde bulunan işçiler yoğun dumandan botlara ulaşamazlar, ya kendilerini platformdan aşağıya atarlar, ya da halatlarla aşağıya inmeye çalışırlar. 62 işçi kurtulur, 167 işçi ölür... Piper Alpha patlama ve yangını açık deniz (off - shore) yangınlarının en kötüsüdür. Yangından hemen sonra 1974 tarihli ‘Açık Deniz Tesisleri Yönetmeligi’ gereğince Lord Cullen başkanlıgında bir kamu soruşturması başlatılmış ve sonuçlar 1990 yılında yayınlanmıştır. Rapor literatürde ‘Cullen Raporu’ olarak anılmaktadır (Deniz, 2009:38).

Söz konusu "felaket" incelendiğinde, alınması gereken en temel önlemlerin alınmadığı, özellikle bu türden tesislerde kurulması zorunlu iş güvenliği yönetim sisteminin kurulmadığı/eksik kurulduğu, acil durum aydınlatmalarının çalışmadığı, el fenerlerinin çoğunun çalışmadığı, cankurtaran sandallarının tam da yangının çıktığı yere yakın olduğu ve ulaşılmasının imkansız olduğu, denize atılan iki cankurtaran botunun da şişmediği, alternatif kaçış yollarının bulunmadığı, acil durum toplanma yerinin tam da yangın ve patlamaya en fazla maruz kalan yer olduğu, zaten kurtulanların da büyük bir kısmının güvenlik talimatlarına aykırı bir şekilde platformdan aşağıya, denize atlayanlar olduğu, yangına karşı platformun ana savunma mekanizması olan su basma sisteminin çalışmadığı, çalışsa bile su basma başlıklarının büyük bir kısmının zaten bloke olacağı ve benzeri hususlar kaza sonrasında hazırlanan kapsamlı raporda yer almaktadır (Cullen, 1990).

Konuyla ilgili sayısız bilimsel yayın, rapor, inceleme bulunmaktadır. Piper Alpha "kazası" özellikle açık deniz platformlarıyla ilgili işçi sağlığı ve iş güvenliği tartışmalarının merkezinde yer alan bir vakadır. Kazayla ilgili yazıların büyük bir kısmı olaya teknik açıdan yaklaşmakta, ardından yönetsel unsurları işaret etmekte ancak işin ekonomi politik boyutu konusunda yetersiz kalmaktadır. Kazayla ilgili en ayrıntılı incelemelerden birisi Paté-Cornell (1993) tarafından yapılmış, Türkçe'de ise Deniz (2009) kazayı irdelemiştir. Bu iki örneğin verilmesinin nedeni, bu iki çalışmanın işin ekonomi-politik boyutuna değinmeleridir, zira Deniz (2009: 41) taşeron işçilerin oranına dikkat çeker, Paté-Cornell (1993:229)  petrol yatırımlarında düşen kârlara karşı ilk kesinti yapılan kalemin işçi sağlığı ve iş güvenliği olduğunu vurgular. Ama hiçbir çalışma Whyte'ın (2006) yaptığı kadar kapsamlı bir şekilde, ayan beyan geliyorum diyen katliamın bizzat Britanya petrol tekellerinin kâr güdüsünden kaynaklandığını açık ve net ilişkiler kurarak bize sunamaz

Ekonomi politik işin neresinde?

Piper Alpha olayı, önceden tahmin edilemeyen bir kaza, bir felaket olarak algılanamaz. Ayrıca açık deniz petrol platformlarındaki teknik önlemler ve benzeri salt üretim sürecine dair bilgilerle de anlaşılamaz. Söz konusu katliam Britanya petrol endüstrisinin o güne kadar birikerek gelen güvenlik krizinin bir sonucu olarak algılanmalıdır. Bu güvenlik krizini anlamak için de o dönem ve öncesindeki düzenleyici mevzuata ve şirketlerin yönetim rejimlerine odaklanmak zorunludur. Bunun için de, 1970 ve 1980'lerde petrol endüstrisini etkileyen ekonomik ve politik süreçlere odaklanmak gerekmektedir. Carson'dan (1982) aktaran Whyte, o dönemlerde Britanya petrol endüstrisinin büyümesini tanımlarken "hızın ekonomi politiği" tanımlaması yapar. Petrol endüstrisinin hızlı gelişmesi, Britanya'nın ekonomik açıdan 1970'lerle birlikte yaşadığı düşüşün tam ortasına denk gelmektedir ve beraberinde işçilere büyük bir maliyet getirmiştir; inşaat sektörünün yaklaşık 11 katı, madencilik sektörünün ise yaklaşık 9 katı düzeylerinde anormal düzeyde yüksek yaralanma ve ölüm oranları... (Whyte, 2006:183).

Korkunç düzeylere gelen ölüm ve yaralanma oranları, özellikle cesaretlendirilen hızlı büyüme sürecinin getirdiklerinin yalnızca bir bileşkesidir, bu büyüme süreci bir başka çok tehlikeli sonucu daha beraberinde getirmiştir; petrol şirketlerine karşı "hoşgörünün kurumsallaşması" Bu kurumsallaşma kendisini yasal olarak olağanın dışında şeylere göz yumulması, yargı süreçlerindeki boşluklar, düzenleyici bir yasal rejimi uygulayabilmek için tahsis edilen  kaynakların  yetersizliğinin alarm veren bir düzeye gelmesi (yetersiz iş müfettişi sayısı gibi, y.n) ve genel olarak mevzuatı uygulatmada görülen isteksizlik büyük etkide bulunmuştur. Whyte'ın yine Carson'dan aktardığı üzere yasal açıdan emredici iş güvenliği temsilciliği müessesesine duyulan ihtiyaç ve Enerji Bakanlığı'nın düzenleyici sorumluluklarının ortadan kaldırılması gibi hususlar, Cullen raporundan 8 yıl önce yazılmış ve sektördeki ölüm ve yaralanmalar açık açık geliyorum demiştir (Whyte, 2006:183).

Deniz (2009: 41) olayı inceleyen yazısında "açık deniz tesislerinde taşeron kullanım oranı yüzde 70’lerin üstündedir. Bu durumda taşeron elemanlarının şirket prosedürleri ve / veya acil durumlar için eğitilmesi daha da önem kazanmaktadır. Piper’da iş izni konusunda yeterli eğitim almamış bir taşeron elemanı faciaya neden olmuştur" ifadesini kullanmaktadır. Kazanın nedenine yapılan vurguyu bir kenara bırakırsak, taşeron işçilerin işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda eğitilmeleri, eşgüdüm halinde bulunmaları, üretim sürecinin bütününe vakıf olmaları çok zordur ve tüm sektörlerde ölüm ve yaralanmaların oluşumunda ciddi bir etkendir. Söz konusu olay sonrasında, iş güvenliği uygulamalarında çok önemli bir nokta olan iş izinleri (Permit-to-Work, PTW) prosedürleri bu kazadan sonra ayrıntılı bir halde incelenmiş ve iş güvenliği yönetim sistemlerinin en önemli hususlarından birisi olmuştur. Acı olayın yaşandığı dönemlere geri döndüğümüzde, o yıllarda Britanya petrol endüstrisi, özellikle de açık deniz petrol platformları incelendiğinde, taşeron işçiliğin oranının yüzde 80-90 arasında olduğu görülecektir. İşçilerin büyük bir kısmıyla birkaç haftalık, en fazla birkaç aylık kısa dönemlik sözleşmeler imzalanmaktadır. Dönem Thatcher dönemidir, sendikal mücadeleye dönük inanılmaz bir saldırı politikası hayata geçmektedir, sendikaların örgütlülüğünün altını oymak açısından, sendikaların haberi bile olmadan binlerce işçi kısa süreli sözleşmelerle çalıştırılıp, işten çıkarılmaktadır. Olayın gerçekleştiği tarihte Piper Alpha platformunda çalışan işçilerin yüzde 83'ü taşeron işçisidir (Cullen, 1990). İşçilerin güvenlik ve sağlık sorunlarını, şikayetlerini aktarabilecekleri bir (yetkili, yetkili kurum vb.) bulunmamakta, işçilerin üretim sürecine vakıf olmaları imkansız hale gelmekte, ustalıkları ve iş güvenliği konusundaki bilgi birikimleri geçmiş yıllara nazaran giderek azalmaktadır. İki üç hafta çalışıp, sonra kim bilir hangi sektörde çalışan, öncesinde de hangi sektörde çalıştığı bilinmeyen taşeron işçilerin, açık deniz petrol sahaları gibi riskli iş ortamlarında çalışmalarının sonucu ben geliyorum diyen felaketler olmuştur. Bu işçi sınıfına dayatılan bir "yönetim rejimi"dir. Britanya'nın daha hızlı petrol çıkarması, sendikalarla uğraşarak zaman kaybı yaşamaması gerekmektedir. Piper Alpha'da yaşanan büyük katliamdan aylar önce, şirket yönetimi işçiler tarafından raporlanan pek çok gaz sızıntısını görmezden gelmiştir. Olaydan tam bir gün önce iki işçi gaz kokusu aldıklarını rapor etmiştir. Platformun iş güvenliği görevlisi tarafından bir keresinde, işi durdurma izni alınmasına karşın, şirket yönetimi iş rutinine müdahale etmemiş ve bir teftiş gerçekleştirmemiştir (Guardian 11 Temmuz 1988 tarihli nüshasından aktaran, Whyte, 2006: 184).

Britanya petrol endüstrisinde, güvencesiz çalışma rejiminin ve bir boyutu olan taşeron sözleşmelerinin yaygınlaşması, sektörde 80'lerin ortalarında yaşanan bazı sarsıntıların etkisiyle gerçekleşmişti. OPEC kota sisteminin çöküşü ile birlikte, 1985 yılında varili 30 dolardan 1986 yılına gelindiğinde 10 dolara kadar düşen petrol fiyatları, petrol endüstrisi üzerinde yıkıcı bir etki yarattı. Kuşkusuz bu yıkıcı etkiyi sermaye değil, işçi sınıfı üstlenecekti. Yaşanan bu gelişmeler karşısında, kârlarından vazgeçmek istemeyen sermaye sınıfının yaptığı, her dönem yaptığından farklı olmadı. Petrol şirketleri bütçelerini %30-40 düzeyinde küçültürlerken, işgücü üzerindeki baskı çok daha vahimdi. Sektörde 22.000 kişi işten çıkarıldı, açık deniz petrol sahalarında bakım ve onarım masraflarında ciddi kesintilere gidildi, güvenlik ve sağlık koşulları son derece sallantılı hale geldi. Normal ortamlarda çalışmak için imal edilmiş, açık deniz petrol sahalarına uygun olmayan makina ve ekipman, son derece korosif bir atmosferde, günde 24 saat çalışma ortamında çalıştırıldı. Makinaların durması, bakım ve onarımı, yeni işgücü ve işçi alımları gerektireceğinden, tüm departmanlarda, yapılan işten çıkartmalar sonucunda zaten en düşük düzeye çekilen işgücünün bunu karşılaması mümkün değildi, makinalar sonuna kadar, en hızlı, vardiya sisteminin getirebileceği en büyük hızla çalıştırıldı (Whyte, 2006: 185).

Kısacası, petrol şirketlerinin kârları azalmasın diye, petrol sahaları daha hızlı çalışmış, bakım ve onarım masraflarını azaltmış, işçi sağlığı ve iş güvenliği maliyetlerinde azaltmaya gitmiş, işten çıkartmalar yoluyla çalışma saatlerini artırmış, yoğun çalışmayı dayatmış, tüm bunları güvencesiz emek rejiminin bir parçası olan taşeron sistemini asli istihdam politikası haline getirerek gerçekleştirmiştir. Britanya ekonomisinin motor gücü olarak görülen Kuzey Denizi Petrol Üretimi'nin azalmaması, durmaması veya kârlılığının azalmaması için ne gerekirse yapılmalı algısı Theacher hükümeti tarafından dayatılmış, toplumsal onay alınmaya çalışılmış (havuç), öte yandan sendikal örgütlülüğe tam boy bir saldırı gerçekleştirilmiş, geçici işçilik ve taşeron sistemiyle sendikal örgütlülüğün altı oyulmuş (sopa) ve tüm bunlar gerçekleştirilirken, toplumsal onayı ("aman ülkemiz ekonomik krize girmesin") arkasına alan kapitalist devlet, denetleme ve düzenleme görevlerinden elini çekmiştir. Sonuçlardan yalnızca bir tanesi Piper Alpha katliamıdır!

İş cinayetleri sonrasında sermaye düzeni kendisini nasıl yeniden üretir?

Piper Alpha sonrası hazırlanan Cullen raporu hiçbir yenilik getirmedi demek haksızlık olacaktır. Kimi rakamlar petrol endüstrisine en az 2 milyar sterlinlik bir işçi sağlığı ve iş güvenliği maliyeti çıktığını söylemektedir. Petrol endüstrisinin üzerine gidilmiş, aksayan pek çok husus ortadan kaldırılmaya çalışılmış, iş izni prosedürleri sıkı bir şekilde uygulatılmıştır. Raporda özetle şu hususlardan söz edilmektedir (Deniz, 2009: 41):

Piper Alpha kazası, açık deniz tesisleriyle ilgili düzenlemelerin ne kadar yetersiz olduğunu ortaya koymuştur. Düzenlemelerin daha çok ‘kural koyucu’ olduğu sonucuna varılmıstır. Açık petrol sahasında iş izni sisteminde birçok eksikliklerin olduğu raporda belirtilmiştir. Bu nedenledir ki basınç emniyet vanası olmayan bir pompanın çalışmasına izin verilmiş ve olaylar zinciri birbiri ardına gelmiştir. Soruşturma komisyonu birçok kazanın inceleme raporlarının şirket içinde dolaştırılmayıp, gizlendiğini ortaya çıkarmıştır. Açık deniz tesislerde meydana gelen kazalarla ilgili inceleme raporlarının hiç olmaz ise şirket içinde paylaşılması gerekmektedir. Açık deniz tesislerinde taşeron kullanım oranı %70’lerin üstündedir. Bu durumda taşeron elemanlarının şirket prosedürleri ve / veya acil durumlar için eğitilmesi daha da önem kazanmaktadır. Piper’da iş izni konusunda yeterli eğitim almamış bir taşeron elemanı faciaya neden olmuştur. Piper faciası açık deniz tesislerinde yarı sınırlı alanlardaki patlama, yakıt havuzu yangını ve jet alevleri kavramlarının önemine bir kez daha dikkat çekmiştir. Artık tasarımlarda, acil durum planlaması ve tatbikatlarında göz önüne alınmaktadır. Piper Alpha Raporu yönetim kalitesi, özellikle de şirket içindeki iş güvenliği yönetimi bakımından oldukça kritiktir. Şirket iş güvenliği için onlarca toplantı yapılmıştır. Ancak, problem bunların ‘kalitesi’dir. Birçok yönetici kalitesine ve yeteneklere bakılmaksızın terfi ettirilmiştir. Şirkette gelişmekte olan ülke kültürü hâkimdir. Bu zayıflıklar şirket içinde birçok durumda kendini belli etmektedir. İş izni (PTW) sisteminin işletimi ve fabrikanın yalıtımında çok tolerans gösterilmesi, yetersiz denetimler, önemli tehlikelerin belirlenmesindeki eksiklikler bunların başlıcalarıdır.

Burada raporda geçen şirket kültürü ve kural koyucu kavramlarının üzerinde durmak gerekmektedir. Özellikle bu rapor, yaratılan zihniyet bir bakıma 90'lar sonrasındaki işçi sağlığı ve iş güvenliği bakış açısının da özeti denebilir. Tüm işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitim materyallerinde, şirketlerin "iş güvenliği kültürü"nün üzerinde durulmaya, bunu şirket politikasının bir parçası haline getirmelerinin gerekliliğinden dem vurulmaya başlanmıştır. Özellikle Türkiye gibi ülkeler düşünüldüğünde, "kültür" ve "eğitim" en büyük sorunumuzdur, ölüm ve yaralanmaların en büyük nedeni bu iki konudaki eksikliktir! Aralıksız 24 saat, 2 vardiya ile yoğunlaştırılmış bir üretim yapabilir, işçi sayınızın yarısıyla en az iki kat üretim gerçekleştirebilirsiniz, tüm işlerinizi güvencesiz taşeron işçilerine yaptırabilirsiniz ama "iş güvenliği kültürü" olan bir şirketseniz sorun bitmiş demektir!

Bir diğer üzerinde durulması gereken kavram ise "kural koyucu" yerine "hedef belirleyici" bir anlayışın hakim kılınmasına yapılan vurgudur. İşçi sağlığı ve iş güvenliğiyle ilgili yönetim sistemlerinde de hep bu anlayışın altı çizilir. Kural tabanlı değil, performans tabanlı bir İSİG politikasına vurgu yapılır. Peki iki anlayış arasındaki fark nedir? Neden böyle bir anlayış hakim kılınmaya çalışılmıştır.

İncelediğimiz Piper Alpha olayı sonrası hazırlanan rapordan, mevzuatın düzenleyici rolünün "hedef belirleyici" olması gerektiği belirtilmiştir. "Hedef belirleyici" İSİG politikası 1974 tarihli Britanya İşte Sağlık ve Güvenlik Yasası tarafından da yüceleştirilmiş bir bakış açısıdır ki bu kanunun açık deniz sahalarında tam anlamıyla uygulandığı da söylenemez. Cullen raporunda da belirtildiği üzere, sendikalar ağırlıklı olarak kural koyucu sistemi savunmaktadır. Bu sisteme göre üretim sahaları için ve iş güvenliği prosedürleri için minimum standartlar konmakta bunlara uyulması istenmektedir. Hedef belirleyici bakış açısında ise, sermaye sahiplerinden ve sorumlulardan (iş yeri sahibi, işveren vekili gibi), kendi üretim süreçlerini bir "vaka" olarak ayrıntılandırmaları (ayrıntılı dökümantasyon, sayısal risk değerlendirmeleri), işyerlerinde var olan riskleri en aza indirmeleri istenmektedir. Bu bakış açısı kendi kendini düzenleyen bir sistem olarak dikkat çekmektedir (self-regulation). Burada hedeflerin sınanması için, tehlikeler saptanır, bu tehlikelerden yola çıkarak risk değerlendirmeleri yapılır ve bu riskler anahtar kavram olan "makul olarak uygulanabilecek en düşük" (ALARP-as low as reasonably practical) risk  düzeyine çekilir. Bu kavram Türkçe'ye çevrilirken "makul olan en düşük" şeklinde ifadelere de rastlanmaktadır. Ancak burada "practical" sözcüğü oldukça önemlidir ve işyerinde uygulanabilecek, pratiğe yansıtılabilecek en düşük düzeye vurgu yapar. Tersinden düşünürsek "pratik" değilse elden bir şey gelmemekte risk azaltılmamaktadır. Hedef belirleyici-hedef koyucu bakış açısında, önceden belirlenmiş, uyulması gereken standartlar, kurallar yerine, o iş için, o işe özel "uygulanabilir", "pratik" standartlar vardır. Kuşkusuz, her işyerinin kendi iş süreçlerinin dökümünü yapması, tehlike ve risk değerlendirmesini yapması güzel bir şeydir, ama zorlayıcı, kural koyucu standartlar, mevzuat sistemi ve devlet denetimi olmadan bunların hiçbir anlamı yoktur.

Whyte'ın vurgusu son derece yerindedir, hedef belirleyici ve fayda/maliyet analizlerine dayanan standartlar, ALARP gibi, kapitalist üretim sürecinin düzenlenmesinde (istihdam, yasal mevzuat, İSİG vb.) konsensusa ve rızaya dayanan modelleri kurumsallaştırmaktadır; bu konsensus ve rıza sermaye sınıfı tarafından yasaların koyduğu kurallara tabi olmak yerine her zaman tercih edilen pazarlığa, iknaya ve müzakereye dayanmaktadır (Whyte, 2006:189). Sonuçta geldiğimiz yer yine en saf, en temel liberalizmdir! 90'lı yılları hatırlayalım, sendikaların bile işçilerin özgür iradeleri üzerinde tahakküm kurduğu iddialarının, sınıfa ve örgütlü işçi sınıfına saldırı argümanları olarak kullanıldığı dönemlerde, böyle bir bakış açısının şans eseri çıktığını söyleyemeyiz. Üstelik tam da Sovyetler Birliği'nin ve sosyalist sistemin çözülüşü "devletçi ekonomilerin yanlışlandığı(!)" döneminde. Cullen raporu bu bakış açısını önerirken sendikaların da görüşlerine yer vermektedir ve sendikalar istisnasız aynı noktaya vurgu yapmaktadır: Conoco, Amoco, Chevron, ICI, Shell ve diğer petrol şirketleri tarafından belirlenen "hedefler" ve "kendi kendine düzenlemeler"e izin vermek büyük tehlikeler doğuracaktır.

Cullen raporu, özetle petrol endüstrisinin karşı karşıya kaldığı meşruiyet krizini başarılı bir şekilde yönetmiş, sendikal hareketin karşı konulması mümkün olmayan, örneğin daha uygun bir şekilde maddi açıdan desteklenen bir iş güvenliği müfettişliği müessesesi, taleplerini desteklemiş, petrol endüstrisine bazı maliyetleri dayatmış, ama "kendi kendine düzenleyen", hedef koyucu bakış açısının içkin olduğu mevzuat yapısını da petrol sermayesinin onayıyla ortaya koymuştur. Ne kadar tartışmalı olsa da, raporun yayınlandığı tarihten sonraki ölüm ve yaralanma istatistikleri 91/92 ila 94/95 yılları arasında yüzde 40 oranında düşmüştür (Whyte, 2006: 190). Ama balayı buraya kadar sürmüştür...

Balayı sona erer ve "yeni dönem için maliyet azaltma inisiyatifi" devreye girer

Ölümler unutulmaya yüz tutunca, sermaye verdiği "taviz"leri yeniden geri almak isteyecektir, hep böyle yapmıştır ve yapacaktır. Yeni düzenlemelere karşı 1993 yılından itibaren petrol şirketlerinin pek çok alttan alta girişimi olacaktır. Tüm şirketlerin ortak bakış açısı Yeni Dönem için Maliyet Azaltma İnisiyatifi (Cost Reduction Initiative for the New Era-CRINE) olarak bayraklaştırılır ve ilk kez 1993 yılında Birleşik Krallık Açık Deniz İşletmecileri Birliği (UKOOA) tarafından, Cullen raporuna feda edilen kârları yeniden geri kazanmak amacıyla ortaya atılır. Resmi söylem, petrol işletmecilerine, müteahhitlere, tedarikçilere, işçilere ve ulusa parlak bir gelecek vaatleriyle ortaya çıkar. Söylemler çok tanıdıktır: "Bu maliyet azaltma kalan petrol rezervlerinden maksimum yararlanmak, inşaat endüstrisinin uluslararası arenada rekabet edilebilirliğini artırmak ve istihdamı üst düzeye çıkarmak" amacıyla gereklidir. Rakamsal olarak ise 2-3 yıl içinde yatırım maliyetinde yüzde 30 azalma ve işletme maliyetinde yüzde 50 azalmayı hedeflemektedir (Risley, 1995: 5).

Yeni dönem politikaları Thatcher döneminde olduğu gibi işçi sınıfını doğrudan karşıya alan, ezmeye çalışan bir tarzda yürümemektedir. Söylemler daha süslü hale getirilir ama genel olarak bakıldığında bu politikalarla büyük işten çıkarmalar, daha uzun vardiyalar, "çok-yeteneklilik" (bir işçinin pek çok işi yapması, Toplam Kalite Yönetimi'nde olduğu gibi, y.n), bakım ve onarım maliyetlerinde kesintiler şeklinde kendisini gösterecektir. Kamuoyunda CRINE politikalarına karşı gerek uzmanlar, gerekse de sendikalar tarafından hep işçi sağlığı ve iş güvenliğine olumsuz etkileri vurgulanarak karşı çıkılır ve bu 90'ların başındaki tartışmaların hemen hemen aynısıdır (Piper Alpha sonrası). Ancak Birleşik Krallık Açık Deniz İşletmecileri Birliği, bu politikaların işçi sağlığı ve iş güvenliğini uygulamalarını güçlendireceğini, güvenlik ve sağlık açısından bir katkı olduğunu söylemektedir. Hükümet cephesinden ise olaya bakış çok nettir, bu politikalar demeti petrol endüstrisinin ayakta kalması, uzun vadeli başarıları için gereklidir ve ulusun tamamının çıkarınadır. Bu politikaların uygulanmaya başlamasıyla, Piper Alpha katliamı öncesine dönüş başlar bir bakıma. Zira 1996/97 ve 1997/98 arasında tehlikeli vakalarda yüzde 14 oranında artış yaşanırken, şiddetli (major) yaralanmalar ve ölümlerde yüzde 95'lik bir artış gözlenir. CRINE politikalarının belirlediği dönemin hemen ardından bu verilerin ortaya çıkması son derece anlamlıdır. Ölüm ve yaralanmalar artmış, ancak Kuzey Denizi'ndeki işletmelerde kâr düzeyleri istikrara kavuşmuştur. (Whyte, 2006: 191-92).  Yatırım ve işletme maliyetlerindeki bu azalmanın işçi sağlığı ve iş güvenliği koşullarına olumsuz etkisine karşı, işgücündeki kısıntı, çok yeteneklilik (bir işçiden daha fazla konuda iş talep edilmesi) ve genişletilmiş iş düzeninin (daha fazla iş kalemi) noktalarını vurgulayan sendikalar ve işletmelerdeki İSİG temsilcileri sürekli şikayetlerini iletmişlerdir. İş müfettişleri bu şikayetlerin hepsinin farkındadır, tüm şikayetler kayıt altına alınmaktadır. Ama bu dönem gözle görülür yasal düzenlemelerin veya devlet müdahalesinin olduğu bir dönem değildir...

Burada yine Whyte'ın çalışmasına dönelim ve bazı ilginç noktalara dikkat çekelim. İş müfettişleriyle yapılan görüşmelerde maliyet azaltma politikalarının, endüstrinin yaşaması için zorunlu olduğu hemen hemen tüm iş müfettişlerince kabul görmektedir, örneğin bir iş müfettişine göre CRINE "en iyi açıdan bakarsak verimliliğin itici gücü, en kötü açıdan bakarsak gerekli bir musibettir". Bir proje müdürünün söyledikleri de politikalar demetinin hedefini açıkça ortaya koyar: "Eğer Britanya petrol istiyorsa, petrol çıkarma işiyle iyi geçinmek zorundayız ve yeni ortaya çıkan zorluklarla başa çıkmalıyız. Kemerlerimizi sıkmalıyız ve HSE (Britanya İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği İdaresi) bunun herkes gibi farkına varmaktadır". 2000'li yıllara gelindiğinde CRINE politikalarının ardılı olan PILOT ve LOGIC inisiyatifleri ortaya çıkmıştır ve hedef ortaktır: Petrol üretimini günde 3 milyon varilde tutmak, petrol ve petrol türevi endüstri ihracat rakamlarını yüzde 50 artırmak ve her yıl 1 milyar sterlin değerinde yeni iş yaratmak. (Whyte, 2006: 195).

Sendikal hareketin güçsüzlüğü, işçi sınıfının ideolojik bir kalkışma yaratamaması doğal olarak sermayenin kendi çıkarlarını tüm toplumun çıkarları gibi olarak sunmasına, ideolojik olarak ortak çıkarların, ülkenin kalkınmasının petrol endüstrisinin kârını artırması olarak algılanmasına yol açmaktadır. İş müfettişleri güvenlik ve sağlık koşullarına zarar vermeden maliyetin azalabileceğine inanmakta, işçi sağlığı ve iş güvenliği tamamen üretim sürecinden kopuk olarak görülebilmekte, üretim rejimindeki değişiklikler ile çalışma koşulları arasındaki bağlantı kurulamamaktadır. Bu ideolojinin gücüdür ve sermaye sınıfı Britanya'da kendi gücünü tüm kesimlere nüfuz ettirmiştir. Tüm yasalar gibi, tüm yasaların yorumlanması gibi, işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin yasal mevzuat da, kapitalist sistemin çizdiği sınırlar içinde, sınıf mücadelelerinin aldığı seyir ile belirlenen bir üstyapı kurumudur. Bunların uygulanması ve yorumlanması, iş müfettişlerinden sahada çalışan mühendise, ara yöneticiye (işveren vekili sıfatıyla), üst düzey yöneticilerden sermayedarlara genel bir ortaklaşma taşıyorsa, burada sermaye ideolojisinin gücünden ve tersinden işçi sınıfı mücadelesinin gerilemesinden ve buna paralel sosyalist ideolojinin güç kaybetmesinden söz edilebilir. Sonuç istatistiklerin de gösterdiği gibi açıktır: 1995/96 yılından itibaren açık deniz petrol sahalarında ciddi yaralanmalar ve ölümlerle sonuçlanan "iş kazaları" kaza sıklıkları belli bir oranı korumakta ve hiçbir zaman azalmamaktadır (HSE, 2005).

Açık deniz petrol sahalarında, işin örgütlenmesi ve düzenlenmesi süreçlerinden işçilerin dışlanmasının sonuçları ciddi anlamda felaket olmuştur, gerek Piper Alpha öncesi, gerekse sonrasında. İşçilerin, özellikle de sendikalarda örgütlü işçi sınıfının İşçi Partisi hükümetlerinde de dışlanması, açık deniz sahalarında sendikaları İş İlişkileri Yasası-1999'un bir "yan etkisi" olarak (Employment Relations Act, 1999) işçilerin değil patronun seçmesi, işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin taleplerin de geriye düşmesini getirmiştir. Bu talepler, toplu iş sözleşmelerinde gündeme dahi getirilemez olmuştur- ki işçiler açısından bu anlaşılır, çünkü işten atılmama, vardiyaların düzenlenmesi, çalışma saatlerinin aşırı olsa da (!) en azından mesailerin ödenmesi gibi talepler arasında, güvenlik ve sağlık meseleleri gündeme dahi gelmemeye başlamıştır. Kısacası, sistem kendisini restore etmiş, ölümler ve yaralanmalar devam etmiştir, etmektedir:

"Üreticinin elindeki ürünün somut niteliği sahibine hiçbir toplumsal sorumluluk yüklememelidir. Üretici istediği malı üretebilir; ürettiği malla istediğini yapabilir; malını istediği gibi satabilir ve sattığı malın yerine istediği malı satın alabilir. Üreticiyle ürünü arasındaki ilişkiyi sınırlayan her türlü ahlaki, yasal, geleneksel koşul yok edilir." (Marx, Grundrisse Önsöz içinde; 37)

Kaynaklar

Barnetson, Bob, (2010). The political economy of workplace injury in Canada, AU Press, Athabasca University.

Chelius J. ve Burton J. (1995) “Who Actually Pays for Workers’ Compensation? The Empirical Evidence,” in Workers’ Compensation Year Book: 1995, ed. J. F. Burton, Horsham: LRP Publications, 153–159.

Cullen, Lord (1990) The Public Inquiry into the Piper Alpha Disaster, Cmnd, 1310, London: HMSO

HSE (2005). Offshore Safety Statistics Bulletin 2003/2004: Fatal and Major Injiries to Offshore Workers. http://www.hse.gov.uk/offshore/statistics/hsr0506.pdf

Marx, K., Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisi için Ön Çalışma, Önsöz, Şevan Nişanyan, Birikim Yay., 1979)

Paté-Cornell M.E. (1993). Learning from the Piper Alpha accident: A postmortem analysis of technical and organizational factors. Risk Analysis, Volume 13, Issue 2, 215-232

Risley, A., (1995) The Challenges of the Nineties,  Offshore International, 4-6

Whyte, D., (2006). Regulating Sagety, Regulating Profit: Cost-Cutting, Injury and Death in the British North Sea after Piper Alpha,

Deniz, V., (2009). “ Piper Alpha Faciası”, Önlem Dergisi, Sayı 7, Sayfa 38-41

Piper Alpha kazasıyla ilgili ayrıca Whyte'ın doktora tezi okunabilir:

Power, Ideology and The Regulation of Safety in the Post-Piper Alpha Offshore Oil Industry. Yayınlanmamış Doktora Tezi, Liverpool John Moores Üniversitesi, 1999