İktidarın edebiyatı, edebiyatın iktidarı



07-08-2016 10:11


B. Sadık Albayrak

Tarihin yavaşladığı, toplumsal yaşamın durgunlaştığı bir dönemde yaşıyorsak, iktidar ve edebiyat ilişkisinde azçok bir tencere-kapak uyumunu bulabiliyoruz. Halkımızın deyişiyle böyle dönemlerde tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştur. İktidar ve edebiyat, bütünüyle sanat iç içe, el eledir. Ece Ayhan’ın, yıllar önce okuduğum Zambaklı Padişah kitabından aklımda kalan tek dize, iktidar güdümlü şairler içindi: “Devlet ve şairleri iki kaşık gibi iç içe uyurlarken.”

Tarih hızlanmışsa, toplumsal çatışmalar yoğunlaşmışsa, mevcut iktidarın egemenliği sarsılmışsa, edebi iktidarının da bundan etkilendiğine kuşku yoktur. Namık Kemal’in Vaveyla’sının ya da Tevfik Fikret’in Sis’inin yazıldığı koşullarda iktidar ile şairi arasındaki uyumun, uyuşukluğun ortadan kalktığını, değişme döneminin başladığını görebiliyoruz. Edebiyata bu dönemleri önceden haber veren bir müjdeci gözüyle de bakabiliriz. Cervantes, Don Kişot’la ortaçağın iktidarının çöktüğünü, yeni bir insanın doğduğunu, bu doğan insana yakışan bir iktidarın da ergeç sahneye egemen olacağını haber vermiştir.

Shakespeare’in Hamlet’inde de, çürüyen, bütün insani değerleri yok eden bir iktidar karşısında, düşünen yargılayan yeni insanı buluruz. Danimarka’nın havasındaki çürümüşlük, ülkenin tepesine çöreklenen iktidarın çürümüşlüğünü anlatır. Shakespeare ortaçağın Kilise ve feodal hiyerarşiye dayalı iktidarını yeni çağa dar bulmanın oyunlarını yazmıştır. Hamlet’in kılı kırk yaran düşünsel inceliği de yeni doğan iktidara pek uygun düşmez ki, sonunda ölümüyle bu hükmü doğrular. Oyunun sonunda, yeni iktidar, başka bir ülkeden gelecek, savaşçı, kararlı Fortinbras olacaktır. Burjuvazinin doğum çağında, ona en yakın iktidar biçimi mutlak krallıktır ve Shakespeare’in sahnesinde de bunu görürüz. 

Günümüzde, Shakespeare’i çağının çatışmaları ve düşünsel arayışlarından soyutlayarak, belli kavramların, başta iktidar kavramının sorgulayıcısı yapmak pek modadır. Bu bana Shakespeare’i yoksullaştırmak gibi geliyor. Sözgelimi, Macbeth’i yazıldığı tarihin koşulları ve olaylarından soyutlayarak bir iktidar hırsı’nın ibret verici sahnelenişine çevirmek ne ölçüde verimlidir? Kapitalizmin ilk, yani kanlı, el koyarak sermaye birikim çağının yazarı Shakespeare, Macbecth’le buna paralel ve uygun bir iktidar mücadelesini sahneye çıkarır. Kral, sarayında keyif çatarken, savaş meydanında kan ve ter döken Macbeth, eski düzenin soyluluk ve ayrıcalıklara dayalı iktidar kurallarını reddetmekte, söz uygunsa, eğer savaşının cefasını çekiyorsam, iktidarın sefasını da ben sürmeliyim demektedir. Macbeth’ten, has burjuva devrimi, İhtilal-i Kebir’in dalgalarından yararlanarak iktidarı ele geçirmeyi başaran Napolyon Banaparte’a, tiyatronun sahnesinden tarihin sahnesine çıkan bir yol yok mudur?

Saray başkâtibi olan romancı

Nasıl yorumlarsak yorumlayalım, büyük edebiyatın, Shakespeare ve Cervantes’in, Namık Kemal, Tevfik Fikret ve Halit Ziya’nın bize, toplumsal değişmenin ve iktidar savaşımının sorunlarını anlattığını açıklıkla söyleyebiliriz. Tarihsel bir değişme çağında, yazarlar eski iktidardan uzaklaşmakta ve yeni gelmekte olan iktidara meyletmektedirler. Ama yeni iktidara da eleştirel ve kuşkucu bakabilenler, daha da ileriye ulaşabileceklerdir.

Bize okul kitaplarında, toplumsal sorunların pek uzağında, hatta “sanat sanat içindir” ilkesiyle edebiyat yaptıkları ezberletilen Servet-i Fünun’cuların büyük romancısı Halit Ziya’nın Mai ve Siyah’ı, bütünüyle Osmanlı’daki toplumsal değişmenin, yozlaşan iktidar ve yerini almaya çalışan burjuva sınıfının sorunlarıyla yüklüdür. Şair olmak isteyen Ahmet Cemil’in ezilen sınıfın çocuğu olması, kızkardeşinin kocasının, matbaacı, demek ki sermayedar sınıfının bir gaddar temsilcisinin emrinde çalışması ve bütün gençlik düşlerinin geçim dertleri içinde yıkılması, toplumsal gerçekleri temel almıyorsa neyi temel alıyor? Ahmet Cemil’in kızkardeşinin ölümüne bu sermaye sınıfının temsilcisi neden olur. Yazar, burjuvazinin Türkiye ya da insanlık için nasıl felaket kaynağı bir alçak düzenbaz olduğunu daha doğum çağında bize duyumsatır. Mai ve Siyah’taki aristokrat sınıfın temsilcileri ise toplumda süren yıkıcı hayat mücadelesinin uzağında, asalak bir yerdedirler.

Halit Ziya örneğinde edebiyat ile iktidar ilişkisi yalnızca yazılanla sınırlı değildir. Mutlak hükümdarlığı yıkan ve yerine Meşrutiyet’i getiren 1908 Devrimi, Halit Ziya’yı Saray Başkâtibi olarak atayacaktır. Eski iktidarın edebi muhalifi, 1908 Devrimi içinde Sabah gazetesinde tefrika edilen Nesl-i Ahir’in, Jön Türk kuşağının romanının yazarı, yeni iktidarın yüksek bürokratı olma görevini de üstlenmiştir. Bu görev usta romancının tarihsel bir belge değerindeki Saray ve Ötesi kitabının da yazılmasına vesile olmuştur.

Empotan iktidar yazıcıları

Tarihin devindiricisi, sınıf mücadeleleridir ve bu mücadelelerin somutlanma biçimi de iktidarı kimin ele geçireceği sorunudur. Toplumsal kaynamayı duyumsayan, köhnemiş olandan iğrenen ve geleceği güzel kurmak isteyen yazarlar tarihsel devrini doldurmuş iktidarın karşısında yer almışlardır. Bütün yazdıklarında bu iktidarın zulüm ve haksızlıklarının eleştirisi vardır. Okurunda başkaldırı duyarlığı oluşturan yazarlardır bunlar. Gerçekçi yazarlardır ve hayata iyimser ve umutlu bakarlar. Varolan iktidarı eleştirirken, yıkılmasını savunurken, yerine daha adilini, daha insanisini kurmak isterler. Günümüzün tekeller iktidarında, her türlü iktidarı reddeder görünüp sponsorunu bu tekellerde bulan ikiyüzlü yazıcılar gibi “empotan” değillerdir. İktidara karşıdırlar ama yerine, toplumu daha iyi, akılcı düzenleyecek bir iktidar kurulması gerektiğini savunurlar.

Bugün pek moda olduğu gibi, kavram gerçekçisi değillerdir; iktidar kavramına değil, belirli, tarihsel olarak geçici bir somut iktidara karşıdırlar. Günümüzün iktidar kavramı karşıtı yazarları ise, her türlü iktidara karşı çıkarlar. İktidarı kavram olarak reddederler. Bu nedenle Macbeth’i bir soyut kavram iktidarının karşıtı olarak yorumlamak isterler. Bu yazarların iktidar karşıtlığı empotan bir ideolojiye dayanır. İktidar karşısında yeni bir iktidarı değil, iktidarsızlığı savunurlar. Bu nedenle devlet ile iç içe iki kaşık gibi uyumasalar da, tersten paralel iki kaşık gibidirler. İktidar açısından, iktidarsızlığın propagandası hiçbir tehlike taşımaz. Hatta çok işe yarar. İktidarın ezeli ve ebedi kılınmasının düşünsel engellerini ortadan kaldırır.

Gerçekçi ve devrimci yazarlar ise, var olan iktidarı kıyasıya eleştirirken, onun yerini alması gereken insani ve özgürlükçü bir iktidarın da ipuçlarını sunarlar. Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? romanındaki devrimciler, soyut bir iktidar karşıtı değillerdir, köylülerin kölece sömürüldüğü çarlık iktidarına karşıdırlar ve Vera’nın düşlerinde imgesini bulduğumuz sosyalist bir iktidarı kurmak için çalışırlar. Nitekim, başucu kitapları arasında Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? kitabı da bulunan Lenin’in önderlik ettiği Devrim, çarlık iktidarını yıkmış, proletarya iktidarını kurmuştur. Küçük bir asalak azınlığın, aristokrasi veya burjuvazinin iktidarı karşısında toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan proletarya iktidarı, tarihin gördüğü en eşitlikçi ve özgürlükçü devleti kurmuştur.

Sosyalist devletler ve edebiyat

Bu yazdıklarım, birçok okurun tüylerini diken diken edebilir. Edebilir çünkü, sermaye iktidarı güdümlü yazarların yirminci yüzyıl edebiyatı, proletarya iktidarı ve devletinin ne kadar korkunç, zalim, katliamcı, özgürlük düşmanı olduğu yalanlarını bilinçlere kakmak için seferber olmuştur. Bugün edebiyat diye belleğimizde yer alanların büyük bölümü, emekçi ve insanlık düşmanı böyle bir edebiyattır. Emperyalist çağın iktidar uşağı yazarları, özellikle “Soğuk Savaş” yazıcıları, Sovyetler Birliği’nde nereye baksalar hep sorun görmüşlerdir. Stalin, Jdanov benzeri kişileri günah keçisi yapmışlardır. Tarihi çarpıtan bu yazarlara Nobel ödülleri, CIA ödenekli edebiyat dergilerinden bol sıfırlı çekler verilmiştir ama en büyük ganimetleri, Sovyetler Birliği’nin yıkılışıdır, bu yıkılışta bu edebiyatın büyük etkisi olmuştur.

Edebiyatın Sovyetler’in kuruluşunda büyük katkısı olduğu gerçeği, yıkılışındaki büyük etkisi gerçeğiyle bir kez daha doğrulanmıştır. Edebiyat, okurlarının yaşama bakışını, gerçeği algılama ve değerlendirme biçimlerini belirler. Sovyetler’in yıkılışında anti-komünist edebiyatın büyük rolü olmuştur. En azından milyonların direnme içgüdülerini köreltmiştir ve tek silah atılmadan reel sosyalizm aşağılık oligarklara teslim edilmiştir. Tersi de doğrudur, Sovyet iktidarı sosyalist emekçilerin eşitlikçi ve özgürlükçü değerlerini estetize eden ve geliştiren bir edebiyattan yoksun olduğu için yıkılmıştır. Sosyalizmin yeni insanını yaratacak felsefi, edebi ve sanatsal üretimi örgütleyememiştir. Kuşkusuz, bunda, Lenin’den sonraki Sovyet sosyalizminin düşünsel kısırlığının, dar kafalılığının da etkisi olmuştur.

Sovyetler Birliği ve öteki sosyalist devletlerin olduğu bir dünyada edebiyat ve iktidar ilişkisi de karmaşıklaşmıştır. Çünkü çeyrek asır önce, dünyada yalnızca sömürücü azınlığın iktidarda olduğu devletlerle karşı karşıya, emekçi çoğunluğun iktidarda olduğu sosyalist devletler vardı. Edebiyat yirminci yüzyılda en çok bu iktidarlar karşısındaki tavrıyla arınmış ve gelişmiş ya da uşaklaşmış ve bayağılaşmıştır diyebiliriz. Reel sosyalizmin olduğu bir dünyada, tekelci sermayenin diktatörlüğü demek olan demokrasilerin övgücüsü yazarlar, bayağılaşmanın örneklerini vermişlerdir.

İktidarın propaganda edebiyatı

Tekellerin iktidarı, insanın ve bütün insani birikimlerin düşmanıdır. Edebiyatın ve sanatın da sonunu getirmiştir. Her şeyi piyasanın, alınıp satılmanın bir nesnesine dönüştüren tekeller düzeni, yazarı da piyasa yazıcısı yapmıştır.

Bugün bir piyasa yazıcısı değil de, yazar olabilmenin ilk şartı, tekeller düzenine ve iktidarına karşı olmaktır. İnsanı metalaştıran bütün ilişkileri reddetmektir. İnsanı bir zavallıya, son nefesine kadar sömürülecek bir üretim aletine çeviren bu düzenin bekçisi devlet ve iktidarı değiştirmek için yazmaktır.

Günümüzün piyasa yazıcılarında hiç olmayan şeydir; eleştiri, isyan, umut ve öfke. Yazıcıların herhangi bir insani davası ve kavgası yoktur. Piyasa çarkında yazdıklarını çok satmak, daha çok satmak peşindedirler. Roman diye yazdıkları, tekeller karşısında empotan mırıltılar, bitmeyen monologlardır. Güzel bir dünya tasarımına cesaret bile edemezler. Düşünceleri ilkel, dil ve anlatımları bayağıdır. Tekellerin yazıcılarında, dünyanın en kompleksli mahlûku küçük burjuvaların edebiyatındaki incelikler ve kırılganlıklar da yoktur.

Tekeller düzeninde insan ancak başkaldırı sürecinde varolabilir. Edebiyat da başkaldırının edebiyatı değilse, basit bir piyasa imalatı olmaktan öteye gitmez. Tarih karşısında bilinçli bir tavır yoksa, insanın insanlaşma sürecini ve başkaldırısını görmezden geliyorsa, ortaya çıkanlara edebiyat diyemeyiz.

İktidarın edebiyatı, tekeller düzeninde yürürlükte olan bir edebiyat iktidarına dayanıyor. İç içe geçmiş halkalar biçiminde örgütleniyor. Özgürlüğü bütünüyle ortadan kaldıran bir zincire mi benzetmeliyiz, bilemiyorum.

Temel halkalardan biri, yayınevi halkasıdır. 90’lardan itibaren hızlı bir sermayeleşme süreci sonunda büyük ölçüde tekelleşmesini sağladı. Artık kimin kitabının yayınlanıp kimin yayınlanmayacağına büyük ölçüde sermaye yayınevleri karar veriyor. Bu halkayı, kitap dağıtım şirketleri ve kitabevi zincirleri pekiştiriyor. Artık yayınlanan kitabın kitabevine girmesi de büyük sermayenin zincir kitabevleri ya da kitap marketlerinin seçimine bağlıdır. AVM kültürü edebiyatın da temel kültürü haline getirilmiştir. AVM’ler tekeller düzeninde metalaşan edebiyatı, varoluş mekânı olarak da pazara düşürmüştür; zincir kapanmıştır. Kültürel bir nesne olarak kitabın anlamı gerilemiş, ticari bir meta olarak varoluşu zorunlu hale gelmiştir.

Üçüncü halka, reklam, tanıtım, haber mekanizmasıdır. İlk iki halkanın içine girmeyi başaran kitabın, gazetelerin kitap eklerinden, kültür servislerinden, televizyonların çene yarıştırma programlarından oluşan bu halkayı da geçmesi gereklidir. Sermayeleşen yayınevleri reklama bağladıkları bu yayınlarda her yayınladıkları kitaba büyük propaganda alanı açmaktadır.

Tekelci edebiyat yayınlanış, pazarlama, dağıtım ve tanıtım koşullarıyla tam bir propaganda edebiyatıdır. Bu koşullar içine de sinmiştir. Bu edebiyatı edilgin, ahlaki değerlerden yoksun, umutsuz, zamansız, geçmiş ve geleceksiz bir insanın propagandası olarak özetleyebiliriz. Piyasa edebiyatının kuramında, sosyalist gerçekçi edebiyata yöneltilen meşum propaganda suçlaması tam da kendileri için geçerlidir. Sosyalist edebiyatın propagandası emekçileri ezen, sömürücü bir iktidarı yıkmaya yöneliyordu, bunların propagandası bu iktidarı mutlak, ezeli ve ebedi yapmaya hizmet ediyor.

Eleştiri yerine reklam ve övgü

Edebi hiçbir nitelik taşımayan bu edebiyatın satılması ve okutulması için bu propaganda zorunludur. Burada ödül mekanizması imdada yetişir. Bayağılığın yutturulması için gerekli sosu sağlar. Edebiyatımızın birçok değerli yazarı adına ve anısına çok sayıda ödül dağıtılmaktadır. İktidar öncelikle jüriyi sağlama almıştır. Doğan Hızlan ve veliahtları bu jürilerde hep görevdedir. Meraklısı Taylan Kara’nın Vasat Edebiyatı 101 kitabında bu ödül zincirinin ayrıntılarını, bayağılık epizotlarını okuyabilir.

Edebiyat iktidarında eleştiri yasaklanmıştır. Ortadan kaldırılmıştır. Goebbels bunu kanunla yasaklayarak, yerine “edebiyat raporunu” geçirerek yapmıştı. Tekellerin edebiyat iktidarında kanuna gerek kalmamıştır; sermayenin gücü bütün kanunların yerini almıştır. Eleştiri yoktur ve her yerde bayağı edebiyata, yazıcıların hünerlerine övgü ve reklam vardır.

Devlet ve yazıcılarının iç içe kaşıklaştığı, uyumaktan çok uyutmak için tekerleme, mırıldanma ve sayıklamadan edebiyat çıkardığı bir zamandayız.

Son halka okurdur. Onun bütün bu propagandanın etkisine karşı bağışıklık sağlayacak bir eleştirel bilinci olduğunu mu sanıyorsunuz. Tekeller güdümlü edebiyatın, propaganda güdümlü bir okuru vardır. En eleştirel olmalarını beklediğimiz solda da böyledir bu. Edebiyat iktidarının en kritik halkalarında sol gazete ve dergiler yer alır. Sermaye yayınevlerinin kitapları, yazıcıların bayağı edebiyatı en afili övgüleri bu yayınlardan alır. Okurun bu kadar baskı altında özgür bir bilinç geliştirmesi, edebi seçim yapması mümkün müdür?

İç içe halkalar mı, köşeleri tutulmuş üçgenler mi, sarıp sarmalayan zincirler mi, neye benzetirsek benzetelim, iktidarın edebiyatında ve edebiyatın iktidarında büyük bir tutsaklık altındayız. Tıpkı tekellerin iktidarında olduğumuz gibi.

Palavradan iktidar karşıtları

Yazdıklarıyla iktidarı pekiştirenler, hiçbir umudu ve ütopyası olmayan, tam da iktidarın istediği bir insan modelini estetize etmeye çalışanlar bir de kendilerini en muhalif, iktidar karşıtı ve mağduru olarak sunuyorlar. Yıllardır ülkeyi yağmalayan ak-iktidarın hâlâ kendini mağdur olarak göstermesine pek benziyor.

Somut bir örnek verirsem, kitapları piyasanın edebiyat ödüllerine boğulan, en büyük yayın tekellerinden birinin yayınevince, Doğan Kitap eliyle piyasaya sürülen, televizyonlarda, gazetelerde sürekli söyleşileri ve haberleri yayınlanan bir yazıcı, Nedim Gürsel, 5 Haziran tarihli Cumhuriyet gazetesinde kendisine yarım sayfa ayrılan “Yazarlar da Gladyatörler Kadar Ölüme Mahkûm” başlıklı söyleşide şöyle diyor: “Günümüzde yazarın konumu gladyatörlerinkinden pek farklı sayılmaz. Yazar, konumu gereği iktidarın, güçlünün hedefinde çünkü. Ve risk alıyor, eğer doğruları yazmak gibi bir amacı varsa.” (Ezgi Atabilen, Cumhuriyet, 5 Haziran 2016) Bunları söyleyen Nedim Gürsel, hangi doğruları yazmış ve hangi riski almış?

Nedim Gürsel’in obezite riski

“Doğru” ve “iktidarın hedefinde olmak” gibi çok tehlikeli sözler eden Nedim Gürsel, hemen şunları ekleyerek sözlerini geri almış: “Yazma eylemi yalnızlık da gerektirir, sözcüklerle baş başasınız, dil içinde ve dış dünyaya rağmen hayal gücünüzden yola çıkarak bir kurmaca yaratmak durumundasınız. Bu tür yalnızlık da bir tür ölüm sayılır.” Aynen böyle! “Kurmaca yaratmak”, “dil içinde” ve “dış dünyaya rağmen”, aman söylediklerimin gerçekle bir ilgisi olduğu sanılmasın. Gerçekle ilgisi olmayınca hezeyanlara da yer var: “Bu tür yalnızlık da bir tür ölüm sayılır.”

Nasıl “kurmaca”lamışsa, İtalya üzerine bir kitap yazmış, Rönesans sanatından ve İtalyan sinemasından söz etmiş. Eğer her gün bir meydanında heykellerin parçalandığı Türkiye sanatını savunan bir şeyler yazsaydı birazcık “risk almış” olabilirdi. Çocuklarının tecavüze uğradığı, gençlerinin oligarkların savaşlarında katledildiği, işçilerinin greve çıkmak yerine ancak açlık grevi yapabildiği ülkenin gerçeklerine göz ucuyla bile baksaydı belki iktidardan korkması için bir nedeni olabilirdi. Yarım sayfalık söyleşiden çıkarabildiğime göre, Nedim Gürsel’in aldığı en büyük risk, obezite riski olabilir, aynı söyleşide, İtalya’ya seyahat edeceklere şu özlü bilgiyi veriyor: “Roma tarzı pizzayı daha kalın hamurlu Napoli pizzasına yeğlerim. Spagethi tercihim ‘a la vongole’, yani deniz ürünleriyle hazırlanandır. Tabii iyi soğutulmuş Toscana şarabı eşliğinde.” Gladyatör yazıcı için benim bulabildiğim en riskli eylem, bu ayrıntılı menüsü çıkarılmış yemek yeme eylemi oluyor. Bu gladyatörce eylemiyle, bugünkü iktidarın mimarlarından büyük yayın tekeli Doğan holdingin yayınevinden kitapları yayınlanan, Hürriyet’in yayın danışmanı Doğan Hızlan’ın başkanı olduğu jürilerden edebiyat ödülleri kazanan Nedim Gürsel’in “iktidarın hedefinde” olması için bir neden göremiyorum.

O, iktidarın hedefinde nasıl olabilir, iktidarın içinde, bir parçası iktidarın.

Asıl, bunları yazarken bizler risk alıyoruz. Çünkü bu iktidar ve edebiyat iktidarı, yıllardır yazsak da, onlarca kitap yayınlasak da, edebiyat dergileri çıkarsak da bizleri yazar olarak kabul etmiyor. Ne gazetesinde ne de televizyonunda yerimiz var. Ne edebiyat sözlüklerinde, ne internetlerinde iki satırla da olsa adımızı geçiriyor.

Bir rastlantı mı, asla, kesinlikle hak ediyoruz bunu; onlara, yirmi beş yıl önceden “Geçersiz”siniz deme cüretini göstermişiz çünkü.

Elbette, edebiyatı özgürleştirme ile ülkemizi özgürleştirme mücadelesi iç içedir. Birbirini güçlendirir ve hızlandırır.

Not: Bu yazı daha önce Hayal Dergisi Temmuz-Ağustos 2016 sayısında yayınlanmıştır.