İktidar, muhalefet ve sermaye sınıfı



28-09-2019 00:07


Metin Çulhaoğlu

Siyasi analizlerde “olması gerekene” işaret eden sonuçla fiilen olan arasında bir açının, tam örtüşmeme durumunun ortaya çıkması çoğu kez kaçınılmazdır. Bu açı çok büyükse yanlışın analizin oturduğu temellerde aranması gerekir. Ancak, analiz sağlıklı olsa bile açı gene ortaya çıkabilir. 

Normal sayılması gereken bir durumdur. 

Özellikle siyaset söz konusu olduğunda olumsallığın, teorik analiz ne kadar gelişkin olursa olsun burada çizilen sınırların dışına taşabileceğini kabul etmek gerekir. 

Üzerinde durmak istediğimiz, öyle çok büyük bir açı, rahatsız edici bir örtüşmeme durumu değildir; bir tür “asimetri” sayılabilir. 

***

Bir yanda Saray Rejiminin iflas ettiğine, AKP’nin son seçimlerde büyük illerde ciddi bir hezimet yaşadığına, geri dönülmesi mümkün olmayan bir erime sürecine girdiğine, bugün seçim olsa oyunun %30 civarında kalacağına işaret edilmektedir. Diğer yanda ise sürekli gündemde olan konu şudur:  Rejim ve AKP bu durumu aşmak için neler yapabilir, neler deneyebilir, hangi yollara başvurabilir? 

Bu durumun “çelişkili” olduğunu iddia etmiyoruz. Ancak, şu da vardır: Yukarıdaki paragrafın ilk bölümündeki “kesinlikler”, ikinci bölümde yerini soru işaretlerine, belirsizliklere ve AKP’nin “her şeye rağmen” bir çıkış yolu bulma olasılığının varlığına terk etmektedir. 

İki neden görebiliyoruz. 

Bu nedenlerden biri AKP karşıtı muhalefetin durumuyla, ikincisi ise ülkedeki sermeye sınıfının tercih ve yönelimleriyle ilgilidir. Emperyalizmden, uluslararası güç odaklarından ayrıca söz etmeyeceğiz. Çünkü o kesimin akla gelebilecek tercihleri az önceki iki nedene içkin durumdadır. 

***

Türkiye’de muhalefetin “AKP karşıtı” olduğu kesindir. Peki, “başkanlık sistemine” de karşı olduğu aynı kesinlikle söylenebilir mi? Muhalefet saflarında, bugünkü sistemin örneğin “ulusal çıkarlarımızın korunmasında”, uluslararası rekabette “çok hızlı” hareket edilmesi gereken durumlarda ya da Kürt sorununun “bir şekilde” çözülmesinde pekâlâ işlevli olabileceğini düşünenler hiç mi yoktur? 

En azından Erdoğan gibi bir siyasetçi açısından yeni siyasal hamleler, arayışlar ve yoklamalar için ciddi bir zemin, önemli bir fırsat sayılmalıdır. 

“Muhalefet” derken sosyalistleri nereye koyacağız?

Aslında, konunun can alıcı noktası buradadır: Siyasal süreçlerde olumsallığın, olasılıkların, belirsizliklerin ve tercih değişikliklerinin bu kadar ağır basmasının başlıca nedenlerinden biri sosyalist “hareketin” bugünkü etkisizliğidir.

Etkili olduğunda, her zaman burjuva siyasetinin alanını daraltmış, tercihler listesini kısaltmış, egemen sınıfı ve onun temsilcilerini “Amasya’nın bardağı biri olmazsa biri daha” rahatlığından yoksun bırakmıştır. 

***

Sermaye sınıfının tercihleriyle ilgili ikinci nedene gelirken tartışmaya açık bir tespit: 

Cumhuriyet tarihinin 1950 iktidar değişikliği, 27 Mayıs ihtilali (1960), 12 Mart muhtırası (1971) ve 12 Eylül darbesi (1980) gibi önemli dönemeç noktaları söz konusu olduğunda bunlardan yalnızca 12 Eylül darbesi sermaye sınıfının irili ufaklı tüm kesimleriyle, bir bütün olarak desteğini almıştır.   

Günümüze gelirsek…

Siyasetteki güncel belirsizliklerin ve çeşitli olasılıkların temel nedenlerinden ikincisi de sermaye sınıfının kesin AKP karşıtlığı ya da mutlak AKP destekçiliği şeklinde blok bir tutumdan uzak olmasıdır.

Sermaye sınıfının bir bütün olarak AKP’nin (ve Erdoğan’ın) üstünü çizdiği ya da ipini çektiği şeklindeki görüşlerin ciddi bir dayanağı yoktur. En azından, bugün büyük sermaye içinde AKP iktidarıyla semirmiş önemli bir kesimin olduğu unutulmamalıdır. Siyasetin yanı sıra, ekonomik, sosyolojik ve kültürel boyutlarıyla, örneğin zamanında “Vehbi Koç’un CHP’li olmasının” çok ötesine geçen bir durumdur. 

Buna karşılık sermaye sınıfının mutlak bir AKP tercihiyle tanımlanması da aynı ölçüde yanlıştır.  Bu sınıfın doğrudan AKP’ye angaje kesimleri dışında söz konusu olan, mutlak tercih değil “iktidarda olduğu sürece ne koparsak kârdır” pragmatizmi, hızlı işleyeceği söylenen bir sistemden beklenenler ve sonuç olarak mevcut sistem üzerinde oluşturulacak bir modus vivendi’dir. 

Siz Erdoğan olsanız bütün bunlardan sonuna kadar yararlanmak istemez misiniz?