İktidar devrine ‘müsterih’ yaklaşma açısından iki dönem



22-08-2020 00:05


Metin Çulhaoğlu

 

Geçmişe referansın, günümüzdeki durumları açıklayıcı yararı sınırlıdır. Gene de bu yararın sınırlarını bilerek yapılacak geçmiş referansları bugün neyin farklı olduğunun belirlenmesinde ipuçları sağlayabilir.

Referans, 1946-1950 dönemidir. Bu dönemde İnönü’nün ve CHP’nin, 27 yıllık bir iktidarın değişebileceğini hiç hesaba katmadığı söylenemez. Öncesinde, çok kısa da sürse Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka deneyimlerinin işaret ettikleri vardır; teşkilattan gelen kimi “olumsuz” nabız yoklamaları da olmuştur.

Kritik soru ise şudur: İnönü ve CHP olası bir iktidar değişikliğine hazır mıdır? Daha önemlisi, böyle bir olasılığın gerçekleşmesi halinde “müsterih” (kaygısız, içi rahat) olacak mıdır? Cumhuriyet vardır, geçmişten kopuş ve modernleşme adına yapılanlar vardır; bir iktidar değişikliği durumunda bunlardan “geriye dönüş” gibi bir kaygı yaşanmış mıdır?

Tarih bilgileri, 27 yıllık iktidarın bu konularda “müsterih” olduğuna işaret ediyor. Sonuçta Cumhuriyet mayasının tutuğuna inanılmaktadır; rakip Demokrat Parti’nin (DP) kurucu ve lider kadrosunun CHP’nin kendi içinden çıkması da rahatlatıcı bir unsur olmuştur…

DP’nin 10 yıllık iktidarında yaptıkları, pek çok “tersliğe” rağmen bu iç rahatlığının pek de temelsiz olmadığını göstermiştir.

***

Okur, geleceğimiz yeri herhalde kestirmiştir.

Erdoğan ve AKP, 18 yıllık (şimdilik) iktidarlarının son bulması olasılığı karşısında “müsterih” midir?  18 yılda çaldıkları mayanın tutmuş görünmesi, belirli başlıklarda (örneğin türban yasağı, imam hatipler) geri dönüşten kimsenin söz etmemesi, muhalefetteki partilerden üçüyle aynı aileye mensubiyet, Cumhuriyet’in kurucu partisini görece daha yakınına çekmiş olması, vb. Erdoğan’ı ve partisini rahatlatıcı unsurlar sayılamaz mı?

Geçmişe referansın, bir karşılaştırma zemini sunma yararı burada sınırlarına gelip dayanmaktadır. Evet, biri geçmişte kalan diğeri güncel iki durum için makul bir karşılaştırma zemini bulunmuştur; ancak bunun ötesine geçip “Demek 70 yıl önce ne olduysa gene o olacak” sonucuna varılması mümkün görünmemektedir.

***

Fark nerede?

Kapitalizmin gelişmesi, kentleşme, dışa açılma, dünya sistemiyle eklemlenme, teknoloji, iletişim gibi alanlarda yaşanan köklü değişimleri (ve bunların etkilerini) dışarıda bırakıp konuya salt siyaset sınırları içinde kalarak baktığımızda temel bir farklılık görüyoruz: 1946-1950 iktidarı, kendi Cumhuriyetçi-modernleşmeci gündemini çok büyük ölçüde tamamlamıştı ve sıra “tek” büyük eksikliğin giderilmesine gelmişti: Çok partili demokrasi.

Bugün ise durum böyle değildir: 18 yıllık AKP iktidarı, 1946-1950 iktidarından farklı olarak, kendi gündemini henüz tamamlamadığını düşünmektedir. Evet, Türkiye’yi pek çok açıdan geri dönülmez noktalara taşımıştır, ama daha yapılacak çok iş vardır; anlaşıldığı kadarıyla bunların da 2023 yılına kadar tamamlanması öngörülmektedir.

Bu konumdaki bir ideolojik-siyasal oluşum “Nasıl olsa yapacağımı yaptım” deyip bir iktidar değişikliğine neden “müsterih” yaklaşsın ki?

Siyasal bir lider olarak Erdoğan’ın kendi özelliklerinin yarattığı “farka” hiç girmiyoruz.

***

Batıda olsun Türkiye’de olsun zamanında AKP’ye atfedilen ve demokrasiyle de bağdaştırılan “ılımlı İslam” tanımının önemli bir kör noktası vardı. Siyasal yelpazenin değişmezi sayılabilecek bir asimetri görülmüyordu: Sol, kendi uçlarını “teorik olarak” kontrol etme şansına daha fazla sahiptir; buna karşın sağın, özellikle dinci sağın kendi uçlarını gene “teorik olarak” kontrol edip belirli sınırlarda tutma imkanları ise çok daha sınırlıdır.  

Daha açığı şöyle: Ekonomik büyüme, bu büyümeye paralel olarak paylaşım alanındaki müdahalelerle belirli kesimlerin hoş tutulması, dünya sisteminin ekonomik ve siyasal desteği gibi pratik ve dönemsel imkanlar daralıp “İslamiyet neyi emreder” başlığında baş başa kalındığında “uç” denilen yönelimleri kontrol edebilecek az çok sabit bir “merkez” de kalmaz.

Erdoğan ve AKP böyle bir merkez olmaktan artık çıkmıştır ve bu çıkış “Daha gidecek yolumuz var” fikrini pekiştirmektedir. Kim bilir, İbrahim Kalın’ın “gündemde yok” dediği hilafet yarın bir de bakarsınız gündemle gelivermiş…

***

Sahi, durum ve gidiş böyleyken ve uçları kontrol edebilecek bir merkeze ihtiyaç duyulurken birileri Abdullah Gül’den neden bu kadar korkuyor?