İki zirvenin ardından: Soçi, Varşova ve Ankara



21-02-2019 10:51


Hakan Güneş

Suriye’nin “istikrar ve güvenliği” için bir araya gelen Rusya-İran ve Türkiye’nin Soçi Zirvesi de Polonya’nın ev sahipliğinde ABD ve İsrail’in inisiyatifi ile 60 kadar İran karşıtı ülkeyi bir araya getiren “Ortadoğu’da Barış ve Güvenlik” başlıklı Varşova Toplantısı da tehdit, güç ve çatışma kavramları yerine özenle diyalog, diplomasi ve barış sözcükleriyle duyuruldu. Oysa geçtiğimiz yüzyılda adları savaş bakanlığı olan kurumların savunma bakanlıkları haline gelmeleri içeriklerini ne ölçüde değiştirdi ise, daha güçlü ülkelerin paylaşım ve nüfuz müzakerelerine güvenlik ve barış zirvesi demeleri de o kadar önemli bir değişim olarak kabul edilebilir.

Basından izlendiği üzere Soçi’den herkes mutlu ayrıldı. Kameraların karşısına Suriye’nin geleceğini konuşan üç yabancı ülke liderinin çıkmasını kimse yadırgamadı bile. Rusya ve İran kampına sonradan katılan Türkiye ile sorunlar tam çözülmüş olmasa da Tahran ve Moskova gibi iki başı belalı merkezin yanlarına bir üçüncüyü alarak aynı saatlerde Varşova’da toplanan ABD-İsrail-Suudi üçlüsüne “bizi hafife almayın” demeyi başardıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Suriye’nin Kürtleri, farklı siyasal temsilcileri, hatta başkentindeki yöneticilerinin dahi toplantıda olmaması önemli değildi, ne de olsa soran da yoktu.

Gerek Putin ve Lavrov, gerekse Ruhani ve Zarifi, Erdoğan’ın kullandığı kavramları birbiri ardına tekrarladılar: “Fıratı’ın doğusunda etnik bir oluşuma izin verilemez, Türkiye’nin meşru taleplerine katılıyoruz, Suriye’nin toprak bütünlüğü tartışma konusu yapılamaz vb."

Rusya’nın, Ankara ve Waşington arasında son dönemlerde gelişen yakınlaşmaya rağmen Türkiye’ye verdiği desteğin nedenlerini kısaca da olsa açmakta yarar var. Genellikle bilindiği üzere sadece Ukrayna değil, Batı cephesinin Moskova nüfuz sahalarına yönelik çeyrek asırlık genişleme hamleleri, bütün orta ve doğu Avrupayı AB/NATO şemsiyesine kaptırdıktan sonra şimdi Moldova, Sırbistan, Karadağ, Gürcistan’ı da içine alan yeni hamlelerle devam ediyor. İkinci olarak Moskova, 2015 Eylül’ünde ABD ile işbirliği içinde başlattıkları Suriye harekatının sonuçlarından memnun olmakla birlikte, ABD’nin kademeli olarak çekilmesinin Rusya için bir yıpratma savaşına dönmesinden de çekiniyor. Suriye’de üs sahibi olmayı kim istemez, ama İran, Hizbullah, Hamas bir yanda, diğer yanda ise son derece sıcak ilişkiler sürdürülen Netanyahu’nun İsraili, üstüne Suudiler ve Körfez ülkeleri gibi arada karlı silah ticareti yapılan rejimler ve Türkiye gibi önemli bir iktisadi partner varken ve hepsi birden Şam’a karşı iken Rusya sıcak denizlerdeki üslerden herkesin sandığı kadar mutlu olmamış olabilir mi acaba? Belli ki Rusya da bu konuda kendisinden birkaç adım ileride bulunan ABD gibi çelişkileri kendi lehine dahi olsa çözmek değil, kendi lehine yönetme prensibi ile hareket etmeye başlamış durumda.

İran ise devriminin 40. yılında sert bir Israil-ABD müdahalesi ile yüzyüze olduğunun bilincinde. YPG/SDG’nin Tahran-Bağdat-Beyrut ikmal hattını Rakka’nın güneyine yönelerek kapatma girişimini stratejik bir sorun olarak değerlendiriyor. Zarifi’nin Putin ile birlikte, 1998’de Suriye’nin PKK’yı terör örgütü olarak tanıyıp mücadele edeceği sözünü verdiği meşhur “Adana Anlaşması”na (Protokolü) yaptığı vurgu daha önceki yaklaşımlarına oranla Tahran’ın tavrında bir sertleşmeye işaret ediyor.

Pek çok yorumcu “Adana Anlaşması”na yapılan vurgunun Rusya mahreçli olduğu ve Ankara ile Şam’ın arasındaki buzları eritecek bir siyasi zemin oluşturmak amacıyla gündeme getirildiğini ifade etse de bu yeni söylemin dikkatten kaçırılmaması gereken yeni unsuru bugüne dek Şam ile YPG’nin arasında denge kurmaya çalışan Rusya’nın bu rolü artık fazlaca oynamayacak olmasını da ifade ediyor olmasıdır.

ABD yönetimi İran karşıtı Varşova toplantısı açılışında, IŞİD karşıtı mücadelenin artık belli bir noktaya geldiğini, şimdi yeni düşman olarak 3H’ye bakma vaktine işaret ederek Trump’ın yeni Ortadoğu siyasetinin köşe taşlarını ifaortaya koydu. ABD yönetimine göre bu 3 “terörist H”ler Hizbullah, Hamas ve Husiler.

İlk ikisi İsrail’i, üçüncüsü ise Suudileri ilgilendiriyor. 3’ünün bir arada anılması ise İsrail-Suudi işbirliğinde yeni bir Ortadoğu dengesi kurulması arzusunu tanımlıyor. Suudiler derken Katar dışındaki körfez ülkelerini ve bir zamandır bağımsız inisiyatif kullanmayan Mısır’ı da işin içinde düşünmek gerekiyor. Daha önce Ankara-Riyad öncülüğünde (2016) gündeme gelen İslam NATO’su şimdi Riyad-Kahire eksenli olarak yeniden gündeme getiriliyor. ABD ve İsrail desteğindeki bu tasarımın hayata geçmesi şüphesiz hiç ama hiç kolay değil ama bu yaklaşımın Ortadoğu denkleminde yeni sıklet merkezleri oluşturduğu da gözden kaçmamalı.

Son yıllarda denge siyaseti, çok boyutluluk ve esnek müzakere vb. isimlerle yumuşatılsa bile müttefikleri açısından güvenilmezlik, halkı açısından belirsizlik anlamına gelen Türk dış siyasetinin zigzagları geleceği okumaya çalışanlara iyi bir karine sunmuyor. Bu zigzaglar Rusya/ABD, İsrail/İran, Suudi Arabistan/İran arasında yeni bir safhaya doğru ilerleyen gerilimlerde sürekli bir tarafa ağırlık kaydırarak aslında diğeri ile pazarlık yapma prensibine dayanıyor ki bu da ülkeyi eksen olmaktan çok kullanışlı ve geçici dayanak raddesine düşürüyor. Kısa günün karı olarak yüksek profilli fotoğraf karelerine girilse dahi ülke içi gerilimlerin, kutuplaşmanın derinleşmesine katkı sunuyor.