İki kenarı keskin bıçak: ittifak



09-10-2014 08:42


Ender Helvacıoğlu

Bazı arkadaşların Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik politikalarını çeşitli gerekçelerle göz ardı eden tutumlarını yanlış, dahası tehlikeli buluyorum.

PKK-PYD yöneticilerinin ABD’den Kobane’deki IŞİD mevzilerine hava saldırısı düzenlemesini talep etmelerini kınadığımızda, “her taşın altında ABD’yi aramakla”, “ikide bir asıl tehlikenin ABD olduğu uyarısı yapmakla”, “siyasetsiz ve hareketsiz kalmakla, analizle yetinmekle” eleştirilebiliyoruz. “Saldırı altındayken böyle bir talebin ‘doğal’ olduğunu”, “savaşan odakların ABD’yle de, AKP’yle de pazarlık masasına oturabileceğini” söyleyenlere de rastlanıyor.

Oysa bu bölgede dahi, ABD emperyalizminin girişimlerine karşı mücadele etmeyi gündemin ilk sırasına koymayacaksak, dünyanın başka hiçbir bölgesinde koymamıza gerek yok. ABD’nin 25 yıldır direkt saldırılarla yeniden düzenlemeye çalıştığı, Irak’ı iki kez işgal ederek parçaladığı, şeriatçı çakal sürülerini örgütleyip iç savaş çıkararak Suriye yönetimini devirmeye çalıştığı, şimdi de kendi beslediği bu çeteleri bahane ederek bölgeye yeni bir müdahaleye hazırlandığı, İsrail saldırganlığına koşulsuz destek verdiği, bölge ülkelerinin ve halklarının başına bela olacak ve ikinci İsrail anlamına gelecek kendi hegemonyasında bir “Kürt koridoru”nu açmayı planladığı bir bölgeden söz ediyoruz.

Üstelik ABD’ye göbekten bağımlı, onun her türlü politikasının taşeronluğuna gönüllü, neredeyse ABD’den çok ABD’ci bir iktidarın 12 yıldır hüküm sürdüğü bir ülkenin sosyalistleriyiz. Böyle bir bölgede ve ülkede, ABD emperyalizmine karşı uyanıklığın törpülenmesine yol açacak bir politik tutum -hangi gerekçeyle olursa olsun- tehlikelidir ve bizi sonradan utanacağımız saflara sürükleyebilir.

Bu birinci konu; çok yazdığımız için uzatmaya gerek yok.

İkinci bir konu, çubuğu Kürt hareketine doğru fazlaca büken yaklaşımlardır. Bazı arkadaşlar Kürt hareketi ile “eleştirel bir diyalog” kurma gerekliliğinden söz ediyorlar. “Kobane’de verdiği ölüm kalım mücadelesini ‘Stalingrad direnişi’ne benzeten bir halk gerçekliği ortadayken, ‘sol müdahale’de bulunmamak ve bu eleştirel diyalogdan kaçmak, tarihsel bir sorumluluktan kaçmak anlamına gelmekte”ymiş ve Türkiye solunun bazı kesimlerine özgü “kibirli” tutumun yansımasıymış.

Net yazayım: Ben de o “kibirli”lerden biriyim. Bu arada, 30 yıllık deneyimimin ışığında, Türkiye solunun Kürt hareketi ile ilişkisinin -nerede kaldı “kibirlilik”- “aşağılık duygusu” nitelemesiyle daha iyi açıklanabileceğini düşünüyorum.

Kürt hareketi (PKK-PYD) eleştirilecek yönleri de bulunan bir “sol örgüt” değildir (o günler çok geride kaldı). Kürt hareketi, legal-illegal, silahlı-silahsız her türlü aracı kullanarak kendi davasını güden, kendi stratejisini süren bir bölge gücüdür.

Herkesin bildiği ve kendilerinin de açık açık söylediği gibi, Kürt hareketi, ABD’nin ilk Irak saldırısından beri stratejisini “ABD müdahalesinin yarattığı ‘olanaklar’dan faydalanmak” olarak çizdi. Böylece nesnel olarak emperyalist safın yanına düştü.

Irak’a yönelik iki emperyalist saldırıda milyonlarca Arap katledilirken, çakal sürüleri toplanıp silahlandırılıp Esad yönetimine karşı bir iç savaş örgütlenirken, Türkiye halkının AKP iktidarına karşı ayaklandığı Haziran Direnişinde, Kürt hareketinin aldığı tutumları hep bu strateji belirledi.

Dahası bu strateji, bölgede kayaya çarpan ve yenilmeye başlayan ABD’nin, şimdilik başarı kazandığı iki alanda (Kuzey Irak’ta kendi hegemonyasında bir Kürt devleti kurmak ve Türkiye’de ulusal güçleri tasfiye ederek AKP iktidarını pekiştirmek) izlediği politikalarla tam uyum sağladı ve AKP ile birlikte ABD’nin koçbaşı oldu.

ABD’nin bölgede hakim olduğu tek alanda konuşlanıp da, ABD’ye tek bir kurşun atmadan ve ABD’den tek bir kurşun yemeden “halk savaşı” veya “ulusal kurtuluş mücadelesi” verildiği şimdiye kadar görülmemiştir.

Bu stratejinin Türkiye’nin emekçi halkının çıkarlarıyla ve onun öncüsü iddiasındaki sosyalistlerin stratejisiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu kalın hattı kaybedersek ve genel sürecin dinamiklerini göz ardı edip tek tek muharebelere göre politika tespit etmeye kalkışırsak hata yaparız.

Stratejik bir yakınlaşma veya en azından kalın hat çizildiğinde aynı safta kalma durumu var ise “eleştirel diyalog”lardan (ki bunun bir adım ötesi eleştirel ittifaktır) söz edilebilir. Kürt hareketinin 20 yıldır izlediği stratejide bir değişiklik (veya değişiklik belirtileri) var mı? Ben göremiyorum. Hatta işi ABD müdahalesi talep etmeye kadar vardırdılar.

Hemen belirtelim ki yanlış anlaşılmasın: Bu yazdıklarımızın IŞİD çetesinin Kobane halkına yönelik saldırısını protesto etme gerekliliğiyle hiçbir ilgisi yok. Dün nasıl ABD emperyalizminin Bağdat’a bomba yağdırmasına, İsrail faşistlerinin Filistin halkına yönelik katliamına, emperyalist beslemesi şeriatçı sürülerin Suriye’yi kan gölüne dönüştürmesine karşı tepki verdiysek, bugün de IŞİD çetesinin Kobane halkına yönelik saldırısına karşı aynı tepkiyi vereceğiz.

Bu tepkiyi vermek ABD’den hava saldırısı talep edenleri desteklemek değildir. Canı pahasına direnen ve bir katliam tehlikesiyle karşı karşıya bulunan bir halkı desteklemektir. Bir parçamızı, kanımızı, canımızı, ortak geleceğimizi savunmak anlamına gelir.

Bu tepkiyi vermeliyiz ki, yarın “kurtarıcı” rolüyle bölgeye müdahale edebilecek emperyalistlere karşı da mücadele etmeye hakkımız olsun. Bu tepkiyi vermeliyiz ki, yarın Türkiye’de de kapımıza dayanabilecek IŞİD benzeri şeriatçı-faşistlere karşı direnirken bize omuz verecekler olsun.

Üçüncü bir konu, ittifaklar meselesiyle ilgili.

İttifak hiç yapılmaz mı? Tabii ki yapılır. Yeri gelir şeytanla bile ittifak yapılır, politikanın gereğidir bu.

Bir, sağlam bir analize ve stratejiye sahip olarak; iki, bu stratejinin arkasına ciddi bir güç yığabilmişsek, (yukarda yazdığımız gibi kalın hat çizildiğinde aynı safta kaldıklarımızla) ittifaklar gündeme gelebilir.

Özgücün yoksa ittifak yapamazsın, sadece kuyrukçu olursun. Elinde kozun yoksa poker masasına oturamazsın; oturmaya kalkarsan en iyi ihtimalle başkasının kozu olursun.

Türkiye solunun 12 Eylül sonrası tarihi bu tür deneyimlerle dolu. Hemen akla gelenler: İP’in 1985-95 arası Kürt hareketi ile ittifak arayışı; İP’in 1999-2007 arası devlet ve ordunun ulusal kesimleriyle ittifak arayışı; bazı sosyalist parti ve grupların Kürt hareketi ile hâlâ devam eden ittifakı; liberal solcuların 2002-2010 arasında AKP ile ittifak arayışı; İP’in CHP ve MHP ile milli cephe ittifak arayışı… Bunlardan her biri ya hayata geçemedi ya hüsran ile sonuçlandı ya da hiçbir güç kazancı yaşanmadı, hatta güç kaybedildi. Çünkü hepsi güçsüzlükten kaynaklanan ve güçlünün kuyruğuna takılarak güç kazanılacağının sanıldığı arayışlardı. Strateji hatalarından söz etmiyorum bile.  

Bu noktada hep Çin Komünist Partisi’nin Japon işgaline karşı Kuomintang (Çin Milliyetçi Partisi) ile yaptığı ittifak örnek verilir. Fakat ÇKP bu ittifakı önerip gerçekleştirirken Çin’in üçte birinde (kurtarılmış bölgeler) iktidardı ve milliyetçi ordudan daha güçlü bir halk ordusunu komuta ediyordu. Böyle bir gücü bulunmasaydı ittifak gündeme bile gelemezdi.

Peki, ne yapacağız? “Bu terazi bu sıkleti çekmez” deyip kenarda mı duracağız? Yapabileceklerimiz şimdilik oldukça sınırlı, çünkü gücümüz sınırlı. Fakat bu durum hızla değişebilir.

12 Eylül sonrası Sol’un başarı ve güç kazandığı, kısa süreli de olsa ülke çapında politika yapabildiği birkaç konak var: 1989 Bahar Eylemleri, 1991 Zonguldak-Ankara yürüyüşü ve 2013 Haziran Ayaklanması. Aslında bu örnekler neye öncelik vermemizi ve ittifak yapmak istiyorsak da ne yapmamız gerektiğini gösteriyor. 

Karşı safın ülkemizdeki asıl temsilcisi AKP iktidarına karşı -daha geçtiğimiz yıl yaşanan Haziran Direnişinin gösterdiği gibi- eylemli olarak mücadele eden bir emekçi halka sahibiz. Bu mücadele daha da genişleyerek devam edecek gibi gözüküyor. İşimiz gücümüz Türkiye emekçilerini AKP rejimine karşı örgütlemeye çalışmak olmalıdır. Bizim özgücümüz budur. Emekçilerin güvenini kazanmış, onları yönlendirebilen bir devrimci siyasal odak, bu büyük güçle kurtlar sofrasına girebilir ve hem ülke hem de bölgenin siyaset arenasını alt üst edebilir. Türk-Kürt-Arap bütün emekçileri birleştirmenin ve yeniden duygudaş yapmanın tek yolu da budur.