İki 'geçiş' meselesi

Günümüz kapitalizmi değerlendirilirken, sosyalizmi savunan pek çok kesimin mevcut durumu “ya sosyalizm ya barbarlık”, “ya sosyalizm ya topyekun felaket” gibi deyişlerle anlattığını biliyoruz.

Bizce bu söylemlerde “yanlış” yoktur, durum gerçekten böyledir.

Ne var ki, özünde doğru olan, belirli bir gerçekliği yansıtan bu söylemlerin, sosyalistlerin kendi bakışlarının ürünü olduğunu da görmek gerekir. Bir bakıma, sosyalistlerin kendi “düşünülmüş somutu” da denebilir. Başka bir deyişle, mevcut gerçeklik karşısında tüm insanlığın durumu böyle görmediği ve kapitalizmin kendisinin de (ideologları, düşünürleri, siyasetçileri ve iktisatçılarıyla) belirli bir ekonomik-toplumsal düzenin artık “devrini doldurduğunu” düşünmediği açıktır.

Bugün kapitalizmin ileriye doğru çok yönlü bir hamle yaparak kendini yenileme, örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde olduğu gibi kendini “refah devleti” ya da benzer yeni bir kimlikle tanıtma imkanları kalmamıştır. Ancak aynı kapitalizm, her ne pahasına olursa olsun kendi sürdürülebilirliğini sağlama, geniş halk kesimlerini belirli mecralara sürükleyip düzenin temellerini güvende tutma imkanlarını yitirmemiştir.

Kapitalizm bunu yapabildiği sürece yazının başında örneklenen ikilemler sadece bizlerin, sosyalistlerin görebildiği gerçekler olarak kalacaktır.

***

Gündeme getirdiğimiz bu konunun iki ayrı tarihsel geçiş süreciyle doğrudan ilişkili olduğunu belirterek devam edelim: Feodalizmden kapitalizme geçiş ve kapitalizmden sosyalizme geçiş…

Her iki geçişte de sürükleyici dinamiğin üretici güçlerle üretim (mülkiyet) ilişkileri arasındaki çelişki olduğunu biliyoruz. Gelgelelim, bu temel çelişkinin topluma, toplumsal ve siyasal süreçlere yansıması iki ayrı geçiş döneminde köklü farklılıklar göstermektedir.

Feodalizmden kapitalizme geçişte temel çelişki kendini her yerde dayatır, mevcut toplumun çeperlerine içeriden şiddetli bir basınç uygular, var olan kabukları çatlatıp parçalar ve düzenin (feodalizm) temsilcileri de dahil olmak üzere toplumun her kesiminde “mevcut düzenin artık sürdürülemeyeceği” düşüncesini yerleştirir.

Geçişin “ebesi” rolünü oynayan sınıf mücadeleleri ise asıl belirleyici etkisini bu ortama ulaşıldığında ortaya koyar.

Buna karşılık kapitalizmden sosyalizme geçişte temel çelişki kendini hiçbir zaman toplumları “artık böyle gidemez” noktasına getirecek bir yalınlıkta ortaya koymaz. Kapitalizmde temel çelişkinin “kendini dayatan”, “kabına sığmayan”, “kabukları çatlatıp parçalayan” potansiyeli zorun (devlet baskısı) ve onayın (ideolojiler) çok katmanlı örtüsü altında kalır.

Özetle, “feodalizmde kendini dayatan temel çelişki, sınıf mücadelelerini tarif ve davet eder; kapitalizmde ise sınıf mücadeleleri temel çelişkiyi uykusundan uyandırır.”

***

Bu köklü farklılığın temeldeki nedeni ise çok basittir: Kapitalizm, feodal toplum içinde yeşerir, güçlenir, kendine alan açar, kendine aykırı ne varsa hepsine basınç uygular ve sonuçta kendi geleceğinin insanlığın da geleceği olduğunu her kesime kabul ettirir. Kapitalizm, feodal toplum içinde bir maddi gerçekliktir artık. Sınıf mücadeleleri bu süreçte “”uyarıcı”, “canlandırıcı” ve “başlatıcı” olmaktan çok “sonuçlandırıcı” rol oynar.

Buna karşılık kapitalist toplum içinde sosyalizmin bir düşünce, bir alternatif, yeni bir dünya önerisi, vb. olmanın ötesinde aynı zamanda maddi bir gerçeklik haline gelme şansı yoktur. Kapitalist toplumda sosyalizmin maddi imkanlarının oluşması ve artması, sosyalizmin bu toplumda “model oluşturucu” bir ağırlık kazanabileceği yanılgısına kadar taşınmamalıdır.

Sonuçta, üstü zor ve onayla kat kat örtülen temel çelişkiyi uyandıracak, daha doğrusu bu çelişkiyi yaşamın her alanında “görünür” ve “hissedilir” hale getirecek olan sınıf mücadeleleridir.

Mikro ölçeklerde hep var olan bu mücadeleler sınıf hareketi ve toplumsal hareketler düzleminde makro ölçeğe ulaşmadıkça biz ne dersek diyelim kapitalizm kendini sürdürecek yolları bundan böyle daha fazla zorlanarak da olsa bir şekilde bulacaktır.