İki eğilim, bir olgu, bir de fitil



16-09-2020 08:17


Can Soyer

Türkiye’de siyasetin ve siyasal öznelerin nereye yöneleceğini tahmin etmek zaman zaman olanaksızlaşıyor. Elbette, birçok yorumcu yaşananları değerlendiriyor, çeşitli tahminlerde bulunuyor, hipotezler ortaya atıyor; bunların bir kısmı doğrulanıyor, bir kısmı ise eriyip buharlaşıyor. Böyle bir ülkede ve dönemde tahminleri tutmadı veya hipotezleri yanlışlandı diye kimseye laf etmek de mümkün olmuyor.

Ancak, gözümüzün önünden geçip gidenler ne kadar kaotik ve öngörülemez görünse de uzunca bir süredir Türkiye’nin siyasal gündemini kendine doğru çekiştiren iki eğilimin bulunduğunu söyleyebiliriz. Evet, bu iki eğilimin sıradaki adımının ne olacağı, ne tür etkiler yaratacağı ve hangi sonuçları alacağı konusunda kesin tahminlerde bulunmak yine kolay değil, ama en azından böyle iki eğilimin varlığı artık kesin sayılabilir.

Bu eğilimlerden birisi Saray Rejimi’nin faşizmi kurumsallaştırma veya “süreç olarak faşizm” hedefini radikalleştirmesi biçiminde tanımlanabilir. Diğer eğilim ise, düzen içi muhalefetin “rehabilitasyon” gibi sınırlı bir hedef ve perspektif üzerine inşa edilmiş olan ılımlı geçiş projesinde somutlaşıyor. Bu eğilimlerin birbirine kıyasla güçleri, hamle üstünlükleri, olası başarıları gibi konularda söylenecek çok şey var elbette. Fakat ülke siyasetini boydan boya kat eden iki ana eğilimin varlığından kuşku duyulması gerekmiyor.

Eğer tümüyle “kurumsalcı” bir zeminde kalmayacaksak, bu iki eğilime eklememiz gereken başka bir etkenden, üçüncü bir eğilim olmasa da bir olgudan söz edilebilir. Bu da ülke emekçilerinin kriz ve salgın tarafından harlanan tepkiselliğidir. Bu tepkiselliğin kitlesel protestolar halinde görünür olmadığı veya kendisini somutlaşmış bir talepler dizgesi biçiminde ifade etmediği biliniyor. Yine de emekçiler içinde canlılığını koruyan ve zaman zaman anksiyeteyle zaman zaman da öfkeyle kendisini hissettiren bir tepkisellik büyüyor.

Türkiye’nin yakın geleceği söz konusu olduğunda, güncel mücadelelerin bu iki eğilim ile bir olgunun buluştuğu zeminde verileceğini ve tayin edici hamlelerin de bu üç etken arasındaki etkileşimlerden doğacağı söylenebilir. Ancak, iki eğilimin birbirine göre durumu ile olguya göre durumu birbirinden farklıdır. Olgu, iki eğilimin de dışladığı, yadsımak durumunda olduğu hakikati dile getirmektedir çünkü. Ve karşı karşıya gelmiş olan iki eğilimden herhangi birinin başarılı olabilmesi, olgunun dile getirdiği hakikatin bastırılmasına bağlıdır.

Tablonun böyle çizilmesi bile sonucun kendiliğinden belirmesine neden olmuş olmalıdır: Türkiye’nin gündemini tekelleştiren iki eğilime karşı, radikal/halkçı muhalefetin ivedi görevi olgunun temsilciliğini üstlenmek, iki eğilimin bayat nutuklarını olgunun sivriliğiyle delik deşik etmek, ülkeye biçilen makus kaderi olgunun tırnaklarıyla kazıya kazıya silmek.

***

Bu eğilimleri şimdilik bir kenara bırakalım ve olguya eğilelim.

Radikal/halkçı bir muhalefetin salt sözden, söylemden, ülkülerden hareketle yaratılması olanaksız. Böyle bir kulvarın yaratılmasında sözün veya ülkünün hiçbir yeri olmadığını söylemiyoruz elbette; ancak, bu sözler ve ülküler hem kitlesellik anlamında hem de örgütlülük anlamında bir maddi güce dönüşmediği sürece başarıya ulaşmanın olanağı bulunmuyor. Dolayısıyla, kendisini iki eğilime karşı olguyla bütünleştirmesi gereken sosyalist hareketin, bunu yapabilmek için hüsn-ü niyetten daha fazlasına sahip olması gerekiyor.

Böylesi bir maddi gücün nasıl ortaya çıkartılabileceği, doğal olarak, dayandığı olgunun hakikatinde saklıdır. Bu bakımdan, günümüz küresel kapitalizminin de özel olarak Türkiye’deki kapitalist egemenliğin de mütemmim cüzü haline dönüşmüş olan iki başlığın altını çizebiliriz. Bunlar sömürü ve tahakküm kavramları çerçevesinde toplanabilecek siyasal ve toplumsal deneyim kümelerini ifade eder.

Kapitalizmde sömürü ve tahakküm pratikleri her zaman bir arada bulunmuştur. Sermaye sınıfı sadece işçi sınıfını sömürmekle kalmamış, aynı zamanda onu yönetimi altında da tutmuştur. Günümüzde ise, sömürü ve tahakkümün bir aradalığı yeni bir düzleme sıçramıştır: Artık ne sömürünün ne de tahakkümün sınırı veya kısıtı vardır. Sermaye egemenliği her türlü sorumluluktan muaf hale gelmiş, onun rasyonalitesi dışındaki ilke ve değerlerin meşruiyeti reddedilmiş, toplumun tüm kesimleri sermaye birikim sürecinin yayılmacı akınlarına hedef kılınmış, böyle bir egemenliğin siyasal taşeronluğunu üstlenen otoriter ve faşizan rejimler de yollarına güller dökülerek iktidara davet edilmiştir.

Sonuç, işçi sınıfının sömürü deneyiminin alabildiğine derinleştirildiği, çalışmanın ölüm provasına dönüştürüldüğü, emeğin bir hammadde olarak emilip tüketilmek dışında değer taşımadığı bir cehennemin yaratılmasıdır. Ama aynı zamanda, siyasetin tümüyle emekçilere kapatıldığı, özgürlüklerin ve hakların tırpanlandığı, toplumsal yaşamın baskı ve şiddet yoluyla her türlü insani değerden arındırıldığı, hukukun ve meşruiyetin artık gerek duyulmayan fazlalıklar olarak rafa kaldırıldığı bir cehennemdir bu.

Fazla gerekçeye gereksinim duymadan şunu söyleyebiliriz öyleyse: Günümüzde anlamlı ve sonuç alıcı bir radikal/halkçı muhalefetin yaratılması, ancak sömürü ve tahakküm pratiklerinin bu birlikteliğinin temel alınmasıyla olanaklı hale gelir. Bedenin ve ruhun, ekmeğin ve haysiyetin, geçimin ve rejimin tek ve aynı dert olarak tanımlanmasıdır gereksindiğimiz yani. Sermaye egemenliğine ve onun siyasal taşeronu olan otoriter/faşizan iktidarlara karşı emek ve özgürlük zemininde buluşmuş “halk”ın sahneye çıkmasıdır.

Türkiye’de de böyledir elbette. Düzen cephesindeki cari eğilimler, sınırları güzelce çizilmiş bir rejim dairesinde itişmeyi sürdürecektir. Hem bu itişmenin sürdürülmesi hem de itişen taraflardan hangisi olursa olsun birinin galebe çalması, “halk” dediğimiz olgunun yadsınmasını zorunlu kılmaktadır. Gözlerden saklanmasını, sesinin kısılmasını, varlığının unutturulmasını… Olgunun ve onun dile getirdiği hakikatin imha edilmesini, sömürgeleştirilmesini, dilsizleştirilmesini…

O halde, her şey olgunun yok sayılamamasıyla, onun hakikatinin susturulamamasıyla başlayacaktır. Görünmeyini gösterecek, duyulmayanı duyuracak, varlığı inkar edilene varoluş kazandıracak bir kavgayla ateşlenecektir fitil.