İftarlık Gazoz: Yüksel Aksu’dan devrimcilere saygı duruşu



05-03-2016 09:26


B. Sadık Albayrak

Yüksel Aksu’nun İftarlık Gazoz filmi, otuz yıl sonra, bugün iktidarın en has adamlarından Sinan Çetin’in, 1986 yapımı, sola bir “küfür filmi” olan Prenses’ten intikamımızı almış bulunuyor. Otuz yıl önce, 12 Eylül Darbesinin solculara hapishanelerdeki işkencesini, karanlık sinema salonlarında cani tipli, sevgisiz solcular uydurarak aklımıza yönelten Sinan Çetin’den, otuz yıl sonra da olsa, sermaye karanlığına teslim olmuş sinema salonlarında alınmış bir intikamdır. Yüksel Aksu, İftarlık Gazoz filminde, 12 Eylül’ün ve Sinan Çetin’in yaptığının tersini yapıyor; devrimcilerin alabildiğine erdemli, özverili, sevecen olduklarını anlatıyor.

Yüksel Aksu, öylesine samimi, sevgi dolu, gerçekçi bir hikâye kurmuş ki, inandırıcı bir biçimde, 12 yaşında bir çocuğun birkaç günlük yaşamından elli yıllık bir Türkiye tarihine uzanıyoruz. Hikâye tarihin düğüm noktalarını açığa çıkarıyor, filmin sonunda bu tarihin içinde varolan insanlar olarak acımız boğazımızda düğümleniyor. Filmin etkileyiciliği ve gücü, yönetmenin sinemacı ustalığından kaynaklandığı kadar, tarihle bu ölçüde bütünleşmesinden ve bu tarihin çocuğu izleyicilere seslenmesinden doğuyor.

Yüksel Aksu, İftarlık Gazoz’la, tarih bilinciyle sanat yapmanın yetkin örneklerinden birini veriyor. İlkokulu “iftiharname” ile bitiren Âdem’in, 1974’ün yaza rastlayan ramazan günlerindeki gazozcu çıraklığı, kuran kursu öğrenciliği ve devrimci Hasan Abi’sinin öğrettikleri arasında yolunu bulmaya çalışan saf bilincine asıl damgayı 1970’lerin Türkiye toplumu ve tarihi vuruyor. Çocuk Âdem, adam ya da insan olma yolunda üç ideolojinin etkisinde kalıyor. Okuduğu kitaptan çizgi film düşlerine giren karıncanın geldiği üç yol ayrımında asıl seçimini yapması gereken Âdem oluyor. Âdem, ağır gazoz arabasını itmeye çalışırken yanında üç kitapla dolaşıyor: Kuran kursu imamının Mızraklı İlmihal kitabı, çocuk aklının simgesel algısına kolaylıkla nüfuz edebilen La Fontaine Masalları ve devrimci Hasan Ağabeyi’nin mezuniyet hediyesi Maksim Gorki’nin Ekmeğimi Kazanırken kitabı.

 Âdem’in tarihçe yazılan hikâyesi

Yüksel Aksu, filmin başında hikâyesini 12 Eylül zindanında, ölüm orucu sahnesiyle başlatarak on yıl önceye dönerken, olayı tarihsel bir çerçeveye yerleştiriyor. Daha başlangıçta tarihsel bir sahneye giriyoruz. Âdem’in hangi yolu ve hangi kitabı seçtiğini filmin başından itibaren biliyoruz. Yüksel Aksu, bu seçim sürecinin anlık, geçici olaylarını ama bir çocuk için zorlayıcı sahnelerini canlandırıyor. Yaz sıcağında, imamın korkutucu vaazlarıyla birkaç kat daha zorlaşan, bir kâbusa dönüşen bir günlük oruç bu nedenle filmde ağırlıklı bir yer tutuyor. Âdem’in heybesinde taşıdığı kitapların eksik bıraktığını imamın sözleri, ustası Gazozcu Kemal’in esnaf ideolojisi yüklü öğütleri ve devrimci Hasan Ağabey’in bilinçlendirme konuşmaları tamamlıyor. Cin gibi zeki Âdem, bu üç açının arasında, bir de tarım işçisi anababasının “okuyup doktor mühendis olacak” hayallerinin kahramanı olarak yolunu bulmaya çalışıyor.

İftarlık Gozoz, 1970’ler Türkiye’sinde Âdem’in yolunun devrimciliğe çıktığını gösteriyor. Birkaç günlük hikâyenin gerisini tarih yazıyor. Filmin izleyicileri olarak bizler, bu hikâyenin çeşitlemeleri içinde, bu tarihin yazdığı hayatları yaşadık; solcu, devrimci olduk. 1980’lerin Âdemleri nasıl nemelazımcı, bireyci ve dinci oldularsa, yetmişlerin en akıllı çocukları da solcu, devrimci oldular.

Hoş bir ortaklıktır; benim devrimci Hamza Öğretmenim de, bana ilkin Maksim Gorki’nin Benim Üniversitelerim kitabını vermişti. Gorki’nin Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken adlarını taşıyan özyaşamöyküsünün üçüncü kitabıdır. Ben ilkokul dördüncü sınıfta, devrimci olma yoluna özenirken elime Âdem’in okuduğu kitabın sonraki cildi geçmişti. Ayrıntılarını Okuma Yazmanın Izdırapları kitabında yazdım, Benim Üniversitelerim, on bir yaşında bir çocuk için fazla ağır gelmişti. Devrimci ağabeyler ateşli heyecanlarıyla bazen ölçüyü kaçırıyorlardı ve Hamza Öğretmenim, okumadığı kitabı bana vererek yaptığı hatayı erken anlamıştı. Maksim Gorki’nin Ana’sıyla hatasını telafi etmişti; devrimci olmanın el kitabı da diyebiliriz. İftarlık Gazoz’da da Âdem’in eli Ekmeğimi Kazanırken’i okumaya bir türlü gitmiyor. O yüzden Hasan Ağabey’i, “emek bilinci” kazanması için gecikmeden okuması gerektiğini hatırlatıyor.

Yılmaz Güney’in Arkadaş’ının yoldaşı

Zeki Demirkubuz’un Bulantı filmiyle ilgili yazımda, “küçük burjuva sinemasının sonu” saptamasını yapan benim açımdan İftarlık Gazoz bir doğrulayıcı olmaktadır. Önemli bir doğrulayıcı ve destekleyici analizi, yakın zamanda yitirdiğimiz Veysel Atayman ustamızın geçen hafta İleri Haber’de yayınladığım mektubunda da bulmuştum. İftarlık Gazoz gibi, toplum ve tarih gerçeğine bilinçle, dürüstlükle, sevgiyle, emekçi saflarından ve devrimci bir tavırla bakan bir filmle, küçük burjuva sinemasının sonu tescillenmiştir, diyebiliriz. Yüksel Aksu’nun insan sıcaklığı duyulan, yaşamın ve ışığın coşkusunu perdeye taşıyan sinemasıyla, İftarlık Gazoz’dan sonra, korkak ve karanlık benliğinin labirentlerinde can çekişen küçük burjuva sinemasının gereksizliği, vıdı vıdıcılığı, anlamsızlığı daha açık görünecektir.

Solcuya küfür filmi Prenses’ten intikamımızı alan İftarlık Gazoz, hikâyesindeki tarihsel ilmekleri, bir film olarak sinema tarihiyle de kurmaktadır. 2016’nın İftarlık Gazoz’u 1974’ün Arkadaş’ıyla arkadaş olmaktadır. Yılmaz Güney’in 68 Kuşağı’na oldukça erken bir eleştiri ve belki de Nâzım Hikmet’in Salkım Söğüt şiiri benzeri bir ağıt olan Arkadaş filminin yaptığını, eleştiriyle değil, yürekten bir sahiplenmeyle İftarlık Gazoz, 78 Kuşağı’na yapmaktadır. Arkadaş’ın, A’nın üstünde şapka olan mühendis Âzem’i, yozlaşan 68’li arkadaşını terk ederek gerçek arkadaşını emekçi çocuklarında bulmuştu. İftarlık Gazoz ise, Âzem’in yetmişlerdeki arkadaşı emekçi çocukların gözünden, A’nın üstünde şapkalı Âdem’in ODTÜ’lü devrimci Ağabey’ini, arkadaşını anlatıyor. Yüksel Aksu’da eleştirinin azalması ilgi ve sevginin büyümesi, 1980 Darbesi ve bugün iktidardaki has çocuklarının yaşattıkları işkence ve zulmün tarihinin sonucudur. Bu sömürü düzenine başkaldıran, isyan eden insana sevgimiz ve saygımız her geçen saat daha da büyümektedir.

İftarlık Gazoz’un Yılmaz Güney’in Arkadaş’ının arkadaşı olması, küçük burjuva sinemasının aşılması ve gerçek bir halk sineması olan Yılmaz Güney sinemasının Yüksel Aksu ve gecikmeyeceğini umduğumuz arkadaşları elinde yeniden sürgün vereceğini haberliyor. Yüksel Aksu, sinemaya halkın neşesini, coşkusunu, kabalık ve inceliğini, hoyratlık ve zarafetini getiriyor. Emekten yana sınıfsal tavrı, gerçekçi bakış açısıyla geliştirilmiş sahicilik duygusu bu sinemanın derdini ustalıkla anlatmasını sağlıyor. İftarlık Gozoz, duyarlılığını, tarihsel kavgasını izleyenlerine aktarmayı başarıyor.

Nagehan Alçı’yla ortaklaşan günümüz solcusu

Filmden çıktığımda arkadaşlarıma şunu söylemiştim; “Atilla Dorsay, mutlaka bu filmle ilgili olumsuz yazacaktır.” Küçük burjuva sinemasının repertuar eleştirmeni, böylesi devrimci bir filmi lekelemek için mutlaka uyduracak bir şeyler bulacaktı. Bulmuş; üç filminden en ustasını yapan Yüksel Aksu’yu “yarım başarılı” görüyor ve Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum filminin bir benzerini yapamamış olmakla eleştiriyor… Küçük burjuva sinemasının has eleştirmenleri, yeniden sahneye çıkan halkçı ve gerçekçi sinemanın şokuyla nasıl yorumlayacaklarını şaşırdılar.

Küçük burjuva sinemasının sonu, repertuar eleştirinin de sonunu haber veriyor.

İftarlık Gazoz’un en talihsiz eleştirmeni ise, olumsuzlamada Nagehan Alçı ile aynı düzeleme düşen bir komünist arkadaşımız oldu. Yüksel Aksu, ne demekse, “köylü solculuğunu” idealize ediyormuş ve olgun ve hakiki solcuların alanını kapatıyormuş. “Köylü” nitelemesiyle küçük burjuva edebiyatının “köy romanı” aşağılamasıyla buluşan bu eleştiri, günümüzde egemen solculuğun estetikte ne kadar geri ve sağ olduğunun somut bir belgesidir.

İftarlık Gazoz, solculuğu karalayan Prenses’ten bir intikam alıyor. Bu ülke sinemasını toplumcu gerçekçi niteliğe yükselten Yılmaz Güney sinemasıyla kopan geleneği yeniden canlandırıyor ve araya giren görüntüleri, küçük burjuva sinemasının sonunu somutluyor. En çok üzülenler ve paniğe kapılanlar ise sinemada ve estetikte bir kanser gibi ileri bütün değerleri kemiren küçük burjuva sanatının eleştirmenleri oluyor.

Yüksel Aksu’nun yeni filmini merakla bekliyorum; sinemaya susuzluğumuzu giderecek, İftarlık Gazoz’un açtığı yoldan gelecek yeni filmlerini…