Hilmi Aydın’ın günahı



13-10-2020 00:29


Zafer Köse

Hilmi Aydın sürekli dinsel kaygılar hissetmektedir. Aslında dinle pek de ilgisi yoktur, belki ara sıra cumaya falan gider. Daha çok, bir tür suçluluk duygusuna karşılık gelir, onun bu kaygıları.

Gaye Boralıoğlu okurları Hilmi’yi iyi tanırlar. Ama Dünyadan Aşağı romanını okumadıysanız da, o kişilik özelliğini bilirsiniz. Çünkü her gün karşılaştığınız insanların çoğunda Hilmi’nin kişiliğindeki o yön bulunur. Daha doğrusu, Hilmi’nin iç dünyasında yaşadıkları, hemen her insanın içindeki bir karmaşaya karşılık gelir. Dinine sıkıca bağlı olanlar kadar, dinden uzak bir hayat yaşayanlar için de geçerlidir bu durum.

Hilmi sıkça Fazıl Hoca’ya gider. Sorular sorar, bir şeyleri anlamaya, inançlı biçimde yaşamak için gerekli bilgileri öğrenmeye çalışır. Ama asıl derdi, içinden atamadığı cehennem korkusuna bir çare bulmaktır. Bu korku ise, elbette, kendini günahkar hissetmesinden kaynaklanır. Kendi kendine düşünürken, “Ne yalan söyleyeyim, bütün ömrüm yalanla geçti benim” diye itiraf eder. Borç isteyene para yok demekten, kahveye gidip annesine okula gittiğini söylemesine kadar, yalanlarla dolmuştur ömrü. Öyle geçmektedir.

Bunun kendine özgü bir durum olmadığını da bilir, “Bu dünyada her şeyi yaratan yalanı da yaratmadı mı?” diye düşünür. Bunu, Allah’ın insana kurduğu bir tuzak olarak yorumlar. “Hepimiz bu tuzağa düşüyoruz işte.” Sonra, aklından bunları geçirdiği için kendini daha da günahkar hisseder. “Bu koşullar altında kim cennetlik olabilir” diye yakınır. Romandaki olayların gelişiminde Hilmi’nin bu kaygıları belirleyici olmaz. Zinadan çevresindekilere yalan söylemeye kadar, çeşitli günahları işlemeye devam eder. Hem de okurun pek yargılamayacağı biçimde yaşar bunları.

HİKAYELERİN ARKA PLANI

Hem yaptıklarını günah kabul edip hem de başka türlü yaşayamamak olgusu, eskiden beri geçerli bir toplumsal mesele. Basit tarihsel bilgilerimiz de bunu doğruluyor. Örneğin, Büyük Britanya’da Victoria Dönemi’nde (1837-1901) dinsellik, maddiyatçılık, hırsızlık hızla yükselmişti. Ticaret, sanayi ve çok bozuk bir dağılımla zenginlik de aynı şekilde yükselmişti.

Oscar Wilde’ın ünlü yapıtı Lord Arthur Savile'in Suçu’nu okurken, dönemin atmosferi somut biçimde algılanıyor. Çocuk işçiler, sefalet koşulları, ağır sömürü altında yaşayan kitleler yok elbette hikayede. Boralıoğlu gibi Wilde da yabancısı olduğu hayatları anlatmıyor. Ama o dönemin yarattığı gizemcilik merakı, en elit ve eğitimli çevrelerde bile insanların falcılara yönelmesi gibi olgular, Wilde’ın çevresinde, dolayısıyla anlattığı hikayelerde de görülüyor.

Wilde’ın derinliği, okura Victoria dönemi hakkında tarih kitaplarından sağlanamayacak düzeyde tanıdıklık, bir tür deneyim sağlıyor.

KAPİTALİZM İNSANA GÜNAH İŞLETİR

Eğitim sistemi ve popüler edebiyat aracılığıyla, hırsızlık ve sahtekarlık gibi olgularla dinselliğin birbirine karşıt olduğu anlatılır.

Örneğin Cumhuriyet dönemi romanlarında ve 70’lerin filmlerinde dükkanının kapısına “Cumaya gittim geleceğim” diye tabela asan sahtekar esnaf tiplemeleri vardır. Aslında camiye falan gitmez, o sırada depodaki mercimeğe gizlice taş karıştırır. Veya başka bir hile hazırlar.

Bu yaklaşım, “Gerçekten cumaya giden adam böyle sahtekarlıklar yapmaz” düşüncesinden kaynaklanır. Romancılarımız çoğunlukla, güncel siyasal tartışmalarda dinsel referansların kullanılmasını tehlikeli bulurlar. Hırslı ve kötü niyetli politikacılar tarafından insanların inancının sömürülmesine karşı çıkarlar. Elbette doğru bir tavırdır bu. Ne var ki, konuya yaklaşımlarının yüzeysel kaldığını görmezden gelemeyiz.

Belki biraz uzakta ve başka bir tarihte geçen hikayeler anlattıkları içindir; günümüz okuru için Wilde gibi, Charles Dickens gibi yazarlar, yaşadıkları dönemdeki önemli bir gerçekliği ortaya çıkarıyorlar: Victoria döneminde günahkarlık ve dinsellik birlikte yükselmiştir. Gaye Boralıoğlu da, herhalde 2010’larda geçen romanında, edebiyatımızda az rastlanan bir örnek olarak, bu durumun algılanmasını sağlıyor. Aslında bunu ana konu biçiminde ele almıyorlar, anlattıkları insanlık durumlarıyla bu gerçeklik okurun zihninde canlanıyor.

Kuşaklardır yaşanan bu “rekabetçi piyasa” koşullarından dolayı, değer yargılarının başarıya endeksli olduğu bir kültür oluştu. Çoktandır üretim insan için yapılmıyor, insan kâr amaçlı üretim sistemi için yaşıyor. “Öne geçmek” adeta yaşamanın temel amacı haline gelmiş durumda. Ve dengesiz olanaklar olgusunun kökleşmesi nedeniyle, öne geçmenin tek yolu, rekabette hile yapmaktır. Hile, yaygın biçimde onaylanır. Ve yaygın biçimde insanlar kendini günahkar hisseder. Suçlu, hatta değersiz hisseder. Evet, dinselliği ve günahkarlığı yükselten, aynı koşullardır. Bu ikisi birbirinin karşıtı değil, aynı maddi koşullara bağlı olarak birlikte çoğalırlar ya da birlikte azalırlar.

UMUTSUZLUKTAN UMUDA

Bizim romanımızda ve galiba dünya edebiyatında, yaşadığı zor koşullardan dolayı insanın inançlar yaratmasının büyük, çok büyük anlatısını, Yaşar Kemal yaratmıştır. Elbette, Yer Demir Gök Bakır!

Aslında Yaşar Kemal, dinsel inanç konusuna, ilk dönem Cumhuriyet yazarlarından çok daha sıcak bakar. İnsanın umut yaratan, direnç yaratan bir özelliği olarak görür dinleri.

O da Wilde gibi, Dickens gibi, tarihin büyük edebiyatçıları gibi, anlattığından fazlasını anlatan bir yazardır. Hayata dair hikayelerini ve insanlık durumlarını anlatırken öyle bir derinliğe ulaşır, öyle büyük gerçeklikleri ortaya çıkarır ki, olayların geçtiği zamanı, hikayenin yaşandığı bölgeyi aşar.

Büyük edebiyatçıların günlük siyasete genellikle uzak durması bu açıdan bakarak açıklanabilir. Ama örneğin kapitalist AKP dönemi de herhalde en derin biçimde, ancak edebiyat aracılığıyla kavranabilir. Boralıoğlu’nun İstanbul Balat’ta geçen hikayesi de bunu sağlayabilir, 1800’lerin İngiltere’sindeki hikayeler de: Dincilik, AKP’nin dinci politikalarından çok, kapitalist politikalından dolayı yükselmektedir. Ve sadece dinciliğe karşı çıkarak önlenemez.