Her yer “psikopat” dolu! (Siyasapati 1)



30-09-2015 07:40


Ergun Çağlayan

Filmler, diziler onlarla başlıyor, onlarla bitiyor. Cezaevleri adlî koğuşları onlarla dolu. Mafya çetelerinin liderleri onlar, şirketlerde hastalıklı tacizkâr yönetici tiplemelerinin çoğunluğu psikopatlardan oluşuyor, finans sektöründe yönetici olup benzer özellikler göstermeyen yok gibi…

Bunun insanlığın kurtuluş mücadelesiyle ne ilgisi var? Kapitalizm insan ilişkilerinin içeriğini boşalttıkça, benmerkezcilik genel kural haline geldikçe, atomizasyon nedeniyle sürü psikolojisi hakim oldukça, baskın/gaddar yönetici tiplemesi borusunu öttürür. Yaparsın devrimini, diğer tüm sorunlar gibi “psikopatları” da tarihin çöp sepetine atar geçersin…

Bu iki paragrafta kullandığım terim aslında yanlış. Bir daha kullanmayacağım, ama en sık kullanılan argolaşmış sözcük bu. Daha doğrusu ve eş anlamlısı sosyopati. Ama bilimsel karşılığı antisosyal kişilik bozukluğu (ASKB – İngilizce kısaltması ASPD). Terimin yanlış olmasının nedeni psiko ön ekiyle başladığı için psikolojik bir bozukluğu çağrıştırması. Ama sorun psikolojik değil. Maalesef fizyolojik. Beynin fizyolojisiyle ilgili, yani nörolojik. Açık söylemek gerekirse psikopat bir tür deli zannediliyor, ama deliler sonuçta birer insan beynine sahip. Bir ASKB’linin beyni ise ne yazık ki başka türlü çalışıyor!

Kabaca insanların bir arada, toplum halinde yaşaması için çalışan bazı beyin bölmelerinin düzgün çalışmaması olarak tanımlayabiliriz. Daha az çalışması, çok az çalışması hatta hiç çalışmaması mümkün olabiliyor. Veya travmatik baskılar sonucu beyin, fizyolojik olarak farklı modelde bir sinirsel ağ haline geliveriyor işte...

Dolayısıyla ASKB belli ölçümlerle derecelendiriliyor. Haliyle kapitalist “materyalizm” dünyasında hepimizde antisosyal bozukluklara rastlanıyor. (Asosyal ile karşılaştırılmasın, topluma uyum sağlayamayan, kendini gönüllü veya gönülsüz yalıtan bireye asosyal denir, antisosyal, sosyal olana karşıttır, bozucudur.) Sorun bir eşiğin aşılmasıyla başlıyor.

Nedenleri ve yaygınlığı kesin olarak saptanamıyor. En sık görülen vakalarda bir gençlik travmasıyla kişinin duygularını ısrarlı bir şekilde bastırması, genetik bazı özelliklerle birleşince beynin duygu merkezinde kalıcı sönümlenmelere neden olabiliyor. Tabii bunun nörolojik tasviri daha karışık. (Bu yazı dizisini, sosyal psikolojiyle değil siyasetle ilgili tasarladığım için kazara okuyan nörolog ve pskiyatristlerden özür dilerim.)

Bu fizyolojik farklılaşmalar ortaya birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen ama sıklıkla yan yana geliveren bir dizi davranış paterni çıkarıyor. Kişilik bozukluğu, birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen bu farklı özelliklerin bir aradalığından anlaşılıyor. Bireyin hangi derecede antisosyal olduğunu ölçen 1-40 arası ölçeklendirilmiş bir test kullanılıyor. Bu testin 10-15. basamağına kadar normal ve makul kabul edilen bireyler, 25 civarını geçtikten sonra skalanın en üzerindeki, o filmlerden tanıdığımız “seri katil” tipolojisine doğru yakınlaşmaya başlıyorlar!

Nörolojik testlerin yani beyin aktivitesi ölçümlerinin bu testle uyumlu çıkması zaten “azılı katiller” koğuşlarındaki ölçümlerle ıspatlanmış. ‘Nedir bu paternler?’ derseniz, biraz amerikan filmi seyretmiş olanlarınız hatırlayacaktır: Ben merkezcilik, zeytinyağı gibi tüm hataları dışsal nedenlere atıp başarıları kendi eseri olarak sunma, her düzlemdeki kuralları ihlal eğilimi, öfke haricindeki duygularda sığlık, özellikle utanç, aşk, vicdan azabı gibi bazı duygulara tümüyle uzaklık, uyuşturucu düşkünlüğü, çok eşlilik eğilimi, homofobi, engellendiğinde sinir nöbeti geçirme, empati kurma yeteneği yoksunluğu, duygusal taklit yeteneği, sürekli insanlarla oyun oynama ve dolap çevirme isteği, usta ve ısrarlı yalancılık…

Bu liste, sofra kurallarına uyamamaktan, tiklere kadar beynin ilglili merkezlerince kontrol edilen tüm davranışlara damga vuruyor. Her biri tek tek basit birer huyken, bunların bir arada bulunması, beynin çalışma bozukluğuna (hadi farklılığına diyelim) işaret ediyor.

Gelelim ASKB’nin siyasetle ilgili kısmına: Her şey, “duygusal körelme”, kabaca gaddarlaşmanın etkilediği amigdala adlı beynin temporal loblarının derinliklerindeki iki badem şekilli bölmenin “duygusal” fonksiyonlar dışında başka fonksiyonları da olmasından kaynaklanıyor: Hafıza işleme ve karar verme!

Eğer beynin bu bölmesinin hafıza ve algı bölmeleriyle olan bağlantılarında yapısal ve geri çevrilemez değişiklikler meydana gelmesi söz konusuysa, “en ağır koşullarda bile soğukkanlı ve katı mantıklı” geçinen ve her türlü kurumda sık rastlanan ileri zeka türü tipolojinin kararlarına güvenilmemesi mi gerekiyor: Koca bir EVET!

ASKB olan kişilerin beyni farklı çalıştığı için daha hızlı ve dolambaçlı düşünebiliyorlar. İnsan ilişkilerinde, bir satranç tahtası başındaymışlarcasına, sonuçları önceden kestiren hamleler yapabiliyorlar. Bu durum, beynin duygusal faaliyete ayrılması gereken kısmının tüm bu yüklerden arınıp hafifleyerek analitik ve tek boyutlu bir faaliyete ayrılabilmesinden kaynaklanıyor. Evet, düpedüz oyun oynuyorlar!

İkinci sorun da hafıza ile ilgili. ASKB’li birey, hafızasını amacına yönelik olarak samimi bir şekilde “yeniden organize edebiliyor!” Samimiyetten kastım, hafızanın keyfi kurgusunun keyfi olduğunun farkına varmamaları. Kendileri farkına varmadan anılar, kişiler, neden-sonuç ilişkileri, teorik birikim, vs. güncel amaçlarına yönelik hop diye reorganize oluveriyor. Ayrıntıları gelecek haftalarda aktarmaya çalışacağım. Bu haftanın günceliyle kapatıyorum:

Nihat Genç, geçen hafta yazdığı köşe yazısında, CHP’de “psikopatlar”dan bahsediyor. Ancak Türkiye’de hiyerarşi barındıran hemen her noktada rastlanan bu tipolojinin CHP’de olması şaşırtıcı değil. Genç, CHP’nin ve Türkiye’deki tüm diğer siyasal örgütlerin birer “üstün yetenekli yönetici” görünümündeki bu tiplerden kurtulması için içeriden ve dışarıdan net algılanabilen birer amaç sahibi olması gerektiğini ıskalıyor.

Çünkü ancak bu bireylerin mahkum olduğu başarısızlık, genel kabul gören, ele güne ilan edilmiş bir başarısızlık haline gelirse bu yetenekli arkadaşlar görevlerinden el çektirilebilirler veya yetkilerinin kilit bir kısmını kolektif çalışabilen organlara devredebilirler…

Genel kabul gören bir başarısızlık tespiti için gereken koşulun da yine genel kabul gören, kolay algılanabilir ve ölçülebilir şeffaf hedefler olduğunu herhalde kabul edersiniz… CHP gibi, AKP olmayan her şey olmaya çalışan amorf bir partide ne olur sanırsınız? CHP ‘ana muhalefet’tir. Siyasetsizliğin, programsızlığın ve belirgin bir hakim 21. yy. Türkiye projeksiyonu olmamasının adeta teşvik edildiği bir ortamda tabii ki “yetenekli çocuklar” tarihi ve siyaseti her gün işlerine geldiği gibi yeniden ve yeniden yazarlar!

Sol cenahta da aynı şey geçerli: 20-30 senedir aynı anda 3-5 bin kişiden fazla aktif üyeye ulaşamamış örgüt yöneticilerinin, aynı yıllar boyunca birkaç haftada bir “örgütlenelim” diye yazı yazdığı veya demeç verdiği; ve bu esnada ansızın sokakta yüzbinlerin temel hakları için polis terörü altında ölümü göze alabildiği bir dönemi yaşıyorsak, şeffaf hedeflerden, kolay algınanabilir neden sonuç ilişkilerinden, yakın geçmişin basit başarı-başarısızlık muhasebesinden bahsetmekte herhalde ısrarcı olmak gerekir.