Hazırlık ve TİP üzerine



23-10-2018 00:07


Haluk Yurtsever

Düzen siyasetinin yeni “normali”, yalnız Türkiye için değil, tüm dünya için siyasal gericilik, ilkesizlik, tutarsızlık, yararcılık (pragmatizm) ve fırsatçılık (oportünizm) olarak özetlenebilir. “Hep böyleydi” dememek gerekir. Hiçbir zaman bugünkü ölçülerde değildi.

Kanımca, bu durumu güdüleyen iki temel etmen var.

Birincisi, bugün emperyalist devletlerin ve büyük sermaye gruplarının oyunun kurallarında anlaştıkları bir uluslararası “düzen” yok. “Geleneksel emperyalist” diyebileceğimiz ABD, AB, Japonya üçlüsü ile yeni emperyalistler Çin ve Rusya eksenindeki öbekleşmeler istikrarlı değil. Emperyalist devletlerarası ilişkilere belirsizlik ve öngörülemezlik egemen. Bu süreçleri gütme yeteneğinde herhangi bir güç yok; herkesin herkese karşı savaşında ittifak ve karşıtlık ilişkileri son derece oynak.

İkincisi, daha iyisi olmadığı için aşınmış “kriz” sözcüğüyle ifade ettiğimiz durum, tüm dünyada sermayenin kurulu düzeninin (establishment) bugünkü güncel toplumsal/siyasal sorunlar karşısındaki çaresizliğini gösteriyor. Otomatik kriz-çöküş teorilerinden uzak durmak ama bu kaotik ilişkilerin derinindeki iki tarihsel eğilimi açıkça saptamak gerekiyor: Henüz çöküş değil ama kapitalizm, büyük bir hızla teorik/tarihsel sınırlarına yaklaşıyor ve üretici güçlerin gelişme düzeyi açısından komünist toplumun önkoşulları, olanakları oluşuyor.

Bu sürecin, siyasal sonuçları kendini her yerde göstermeye başlamış, ancak henüz toplumsal düzeyde yeni bir arayışı, kitlesel devrimci kopuşu harekete geçirecek düzeye ulaşamamıştır.

***

Türkiye’nin özgünlüğü ancak bu tablo içine yerleştirilirse anlamlı olur. Osmanlıdan cumhuriyete, cumhuriyetin kuruluşundan çözülüşüne tarihsel kırılma ve dönüş noktalarını, özellikle 12 Eylül 1980 dönüşümü ile Erdoğan’ın “yeni Türkiye” inşası arasındaki süreklilik ilişkisini ayrıca değerlendirmek gerekir.

Şimdilik, kimi sonuçları özetlemeye çalışalım.

Bir: Adına ne dersek diyelim yeni rejim kurulmuştur.

İki: Erdoğan gücünü, sermaye düzenini ve devletini neoliberal program ve Türk-İslam sentezi ideolojisi temelinde yeniden inşa etmesinden, kişiliğiyle özdeşleştirmesinden almıştır. O artık devlettir; düzendir; Türk, Sünni-Müslüman “millet”in efendisidir.

Üç: Totaliter ve İslamcı yeni rejim inşası, zamanın ruhuna, Türkiye’nin 12 Eylülden bu yana yoğrulmuş kültürel hamuruna, neoliberal ideolojinin, belirsizliğin yığınlarda yol açtığı gelecek korkusuna,  güçlüye sığınma eğilimlerine denk gelmiştir.

Dört: Erdoğan’ın ne ekonomi programları ne de siyasal restorasyon anlamında düzen içi alternatifi yoktur. Düzen içi muhalefet partilerini kendisine benzetmiştir. Milyonlarca emekçinin, en azından içinden geçmekte olduğumuz ekonomik krize kadar AKP’yi desteklemesinde, rejimin dağıttığı kırıntıların ve başka hiçbir düzen partisinin “daha iyi” bir seçeneği somutlaştıramamasının önemli payı vardır.

Beş: Bunlara rağmen, Gezi isyanının, 2015 Haziran’ının, 2017 referandumunun ve 24 Haziran 2018 seçimlerinin gösterdiği gibi toplumun yarısı yeni rejimi onaylamamaktadır.

Altı: 24 Haziran sonrasında,  siyasal düzlemin Erdoğan/AKP yandaşı-karşıtı temelinde yarılması/bloklaşması dönemi sona ermiştir.

***

Sorunumuz solun, sosyalist hareketin yeni dönemde ne yapacağıdır.

Bizim de, dünya durumundan, nesnel ortamdan, sınıf ilişkilerinin bugünkü koşullarından vb. kaynaklanan sınırlarımız, kısıtlarımız var. Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve onu izleyen  neoliberal saldırı dünya ölçeğinde, 12 Eylül ve sonrasındaki gerici transformasyon süreci Türkiye özelinde kısıtlarımızın iki ana kaynağını oluşturuyor.

Sınırları ve kısıtların aşmak için hem “zaman”, hem hazırlık gerekiyor.

“Zaman” göreli bir kavramdır.  Hızı ve neyi getireceği içinin nasıl doldurulacağına bağlıdır. “Zamanı gelen” düşüncenin maddi güce dönüştürülmesi ise dönüştürücünün varlığına ve hazırlığına bağlıdır.

Dünyayı değiştirmek için yeniden yorumlamaya bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var. İdeolojik mücadelenin öneminin arttığı,  araçlarının ve içeriğinin değiştiği dönemin isteğine yanıt vermek teoride ve ideolojide ciddi hazırlık ve üretim gerektiriyor.

Öte yandan, Ebru Pektaş’ın yazdığı gibi “İdeolojik mücadelenin sınırları vardır. İdeolojik hamlelerin varacağı sınır, ancak ve ancak güç olmakla, ‘koşulları da etkileyen’ karşıt bir güç olarak kırılabilecektir.”

Gücün kaynağı ise sömürülen ve ezilen sınıflarda, olağan zamanlarda sömürüye, yönetilmeye uysalca boyun eğen emekçilerin kendiliğinden kitlesel isyan ve itirazlarındadır. Metin Çulhaoğlu’nun belirttiği gibi,  “Karşı siyaset tarzının, sayılan muhalefet kesimlerini de aşan, belki Gezi’dekine benzer yeni bir kitlesel hareketlenme ya da sınıf hareketinde bir canlanma olmadan tam tamına tekamül edip yerleşiklik kazanması beklenmemelidir.”

Kendiliğinden hareket ve canlanmaların kendiliğinden toplumsal-siyasal özne ve örgütlülük yaratmadığı ise artık bir tarih bilgisidir. Böyle yükselişler ezilebiliyor ya da reformist, oportünist bir düzen partisi devrimci kitle enerjisini soğurabiliyor.

Öyleyse hazırlığın çok önemli bir boyutunun, toplumsal dokunun ve yaşamın her alanına seslenme/ulaşma kapasitesi taşıyan, “üretimden gelen gücün” sinir noktalarında köprü başları tutan bir toplumsal-siyasal örgütlülük geliştirmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu cümledeki “toplumsal-siyasal” formülüyle, “çelik çekirdek- demir disiplin” tipi dar kadro örgütlenmesinin ötesinde bir örgütlülüğü kastettiğim anlaşılmış olmalıdır.

-----------------------------------------------------------------------

Birinci TİP deneyiminin, bu topraklardaki sınıf ve sosyalizm mücadelesine başkaları yanında çok önemli iki katkısı olduğunu düşünüyorum. Birincisi TİP, sosyalizm düşüncesini, bir yeni toplumsal düzen çağrısı açıklığında Türkiye topraklarına serpmiştir. İkincisi, TİP, fabrika ve işyerlerinden kasaba ve köylere kadar toplum dokusunun her yerinde parti insanları, yerel kanaat önderleri üretmeyi, çoğaltmayı başarmıştır.

Bugün de yapılması gerekenlerden biri budur.  Emekçi yığınların yoğunlaştığı çalışma ve yaşam alanlarında örgütlenip üremenin yolu, buralardaki toplumsal yapıya özgü olanı bulmaktan, örgütlenmeyi aynı zamanda bir sosyalleşme ve kültürleşme hareketi olarak inşa etmekten geçmektedir.  

Pazar günü, kitlesel bir etkinlikle kuruluşunu duyuran bugünkü Türkiye İşçi Partisi’ne, yüz yıllık sosyalist birikimimizin  ve ilerici, taze-dinç güçlerinin komünizm amacına seferber edilmesi, aynı hedefe doğru yürüyen güçler arasında eylem birliği ve dayanışma kültürünün egemen kılınarak hazırlık ihtiyaçlarına daha güçlü yanıtlar verilmesi yolunda başarılar diliyorum.