Haziran yangını yakar!



05-04-2015 08:24


34. İstanbul Film Festivali taze taze başladı… Bunu her defasında tekrar etmek de Emek sineması olmadan bir festival bana hep eksik geliyor, eksik gelecek… Eksik demişken festivalin ulusal yarışma kısmında bulunan Barış Atay imzalı Eksik filmden de kısaca bahsetmek isterim. Bugün Aksanat’ta karşılaştığım Atay’la filmini izlemiş olmanın rahatlığıyla güzel bir röportaj yaptım. Öncelikle filmi izlemenizi cani gönülden isterim, bugüne ve 80 dönemine dair çok gerçekçi gözlemler içeriyor. Özellikle de günümüze dair… Devrimci olmanın, umut etmenin ve en çok da 80’lerin şimdiye etkisine dair farklı ve doğru söylemleri var filmin. ‘Kutsal’ı kırmanın ve eleştirel bakmanın belki de değişmek ve gelişmek için daha iyi bir yöntem olduğunun altını çiziyor. Atay ilk filmiyle gayet profesyonel bir film ortaya koymuş, diğer filmlerin hepsini izlemedim ama ulusal yarışmada şansı olduğunu düşündüğüm filmlerden. 

********************

Gezi Direnişi’nden sonra yapılan belgesellerin izini sürdüm, sürmeye de devam ediyorum. Bu sene festivalin ulusal yarışma bölümü birbirinden ilginç ve etkileyici belgesellerle dolu. Ankara’da polis kurşunuyla ölen Ethem Sarısülük’ün ardından yapılan Haziran Yangını belgeseli de festivalde tavsiye edeceğim filmlerden. Gürkan Hacır’ın yönettiği belgesel Ankara’ya, Ethem Sarısülük’ün öldürülme anına ve ondan sonraki hukuk mücadelesine uzanıyor. Belgesel aileye, mücadele etmeye ve mücadele etmenin Sarısülük ailesinin bir geleneği olduğuna dair çarpıcı görüntülerle dolu. Özellikle de daha önce haberine rastlamadıysanız babası Muzaffer Sarısülük’ün kendini doğanın akışına bırakmış hayatına üzülerek, bir yandan saygı duyarak ama adaletin çok uzaklarda olduğunu görerek bakıyorsunuz. Öğretmen olan, siyasi nedenlerle sürülen bir adamın akıl sağlığını yitiriş öyküsü, oğlunun ölümüne duyduğu acı ve tepki akıyor bir yandan da belgeselde. Oğlunun ölümünden sonra trafo yakan ve ‘Maddi Tıp Şeytandır’ yazan baba hakkında kamu malına zarar verme gerekçesiyle dava açıldı… 

Bir yandan bir  babayı ailesinden koparan devlet, bir yandan da aileden oğlunu koparıyor… Baba hakkında hemen dava ve hapis istemleri geliyor, uygulamaya konulmaya çalışılıyor. Ama Ethem Sarısülük’ü başından vuran polis memuru Şahbaz’ın davası bir türlü başlayamıyor, sonuçlanması aylar alıyor. Kasten adam öldürmenin cezası 5 yıl, kamu malına zarar vermenin cezası 12 yıl. Varın siz düşünün adaletin olmadığını, sisteme oturmadığını… 

Belgesel farklı açılardan Ethem’in vurulma anını gösteriyor,  Şahbaz sürüden ayrılıyor ve inisiyatif kullanıyor. Bir insanın hayatına son verme inisiyatifini. İçiniz sıkılarak, daralarak, üzülerek ve tabii isyan ederek izliyorsunuz görüntüleri. Vurduktan sonra koşarak sürüye dönmesini ve diğer polislerin arasına karışmasını… 

Teşhis olduktan sonra mahkemeye peruklu, bıyıklı çıkması, telekonferans yöntemiyle duruşmaya katılması… Ve sonunda adalet için değil, utandıkları için değil belki de karşılarında kararlı bir aile, kitle gördükleri için, sırf dava sonuçlansın diye beş yıllık bir ceza ömrü biçiyorlar Şahbaz’a… İnsanın içi acıyor gerçekten, zorluklarla geçen bir hayatın bir polis kurşunuyla sona ermesi, annenin duruşu, gücü, kardeşlerin kararlılığı. Bu ülkede Gezi Direnişi’nde hayatını kaybetmiş, daha doğrusu devlet eliyle öldürülmüş herkesin belgeseli çekilmeli, belgesi olması. Tıpkı Berkin’in (Elvan) ekmek almaya gittiğine dair belge isteyenlerin karşısına dikmek için… Şahbaz’ın kurşunlarının hesabını sormak için. Askerler tarafından öldürülen katırların bile belgeseli yapılmalı, yitip giden her hayatın peşine düşmeli birileri. Gürkan Hacır’ın emeğine sağlık. Hem Ankara Gezi Direnişi’ne götürüyor bizleri hem de emekçi Ethem’in saygı duyulası hayatına. Bunlar peşine düşülmesi gereken filmler, davalar, hayatlar. Kalabalıklar arasında eriyip gitmesine izin vermeyelim, belgeseli festival gösteriminde yalnız bırakmayalım… 

KORKU PATLAMASI...

Komedi ve korku sardı son yıllarda sinemamızı tekrardan. Özellikle korku az maliyetli, çok da mantık gerektirmeyen senaryosu ve neredeyse bütün suçu üç harflilere atan haliyle pek cezp edici. Gülmeyi ve korkmayı pek seven bünyelerimiz olduğu aşikar, hadi komediyi anladım da korkudan keyif almanın kafasına pek erişemedim açıkçası. Şöyle ki okul söyleşilerinde çocukların çoğunun neredeyse en son izlediği film bir korku oluyor ve o da nedense seri rekoru kıran Dabbe oluyor! Benim özellikle tekrarlarıyla içimi karartan bu filmin sırrı ne olabilir diye düşünüyorum. Dabbe çok çekildiği tercih edilebilir ama korkudan zevk alma kültürümüz olduğuna kanaat getirdim! Gerçek hayat yeterince germiyor olmalı ki korkularla gerilmek istiyoruz sanırım, ya da korkunun olmamış halini komedi niyetine izliyoruz. Yerli korku aldı başını gidiyor, doludizgin çekiliyor ve seneye daha fazla yerli korku izleyeceğiz. Dileğim her suçu üç harflilere atmayan, insanın başına gelen her derdi bir türlü açıklanamayan gerçeküstü olaylarla kapatmaya çalışmayan bir korku gerilim sineması. Seyircinin desteklediği bu türe daha fazla kafa yorulması… Yoksa sayısal çokluğun her zaman iyiye denk düşmediğinin farkındayız! Korku patlasın ve aynı zamanda ödümüzü patlatsın! 

twitter.com/BanuBozdemir