Hasta tutsaklar ve memleketimden anne manzaraları



16-10-2014 08:19


Salı günü Hüseyin Üzmez hayatını kaybetti. Sosyal medyada hakim olan “Hüseyin Üzmedi” yorumları tesadüf olmasa gerek; ülkede çoğu siyasi tutsak olan ve sağlık hakkı sistematik biçimde engellenen yüzlerce hasta tutsak varken, dinci gericiliğin iktidarında çocuk tacizinden hüküm giymiş dinci-gerici bir mahkumun insani koşullarda tedavi görmesine hak tanınmasını binlerce insan çelişkili buldu.

Ölen öldü, çelişkisi baki. Geçelim, yüzümüzü hala hayatta olanlara dönelim; bizim işimiz yaşatmak...

Bugün Türkiye’de yaklaşık 650 hasta tutsak var, bunların en az 165’i ağır hasta. Çoğu siyasi tutuklu olan bu hastaların cezaevi koşullarında sağlıklarına kavuşmalarını beklemek alıklık olur; cezaevi koşullarında barınma, beslenme, özbakım gibi temel ihtiyaçlarını dahi gereğince karşılayamayan insanların (görebiliyorlarsa) tedavinin faydalarından yararlanabilecekleri bir ortam en azından Türkiye’deki cezaevlerinde bulunmuyor.

Cezaevi koşullarının kendisi pek çok hastalığa zemin hazırlamaya müsait ve sağlık hizmetlerine erişim son derece kısıtlı iken, kronik hastalığı olan tutsakların yakın takip ve tedavisi bu koşullarda bir hayal olmaktan öteye geçemiyor. Üstüne bir de sağlık kurumlarında yaşanan kelepçeli muayene, kolluk kuvvetlerinin yanında muayene olmaya zorlanma gibi sorunlar bindiğinde, cezaevlerindeki hasta tutsaklar için sağlıklı olma haline kavuşmak adeta ütopikleşiyor.

Türk Tabipleri Birliği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’na cezaevlerinden gönderilen mektupları okuyup değerlendirdiğimiz, aktarılan sorunlara çare yaratmaya çabaladığımız bir ekibimiz var. Aktarılan sorunların çok büyük bir kısmı sağlık hizmetlerine erişimin güçlüğü yani cezaevi koşullarında sağlık hakkı ihlalleri ve kelepçeli muayene gibi hastanelerde karşılaşılan etik ve hukuk ihlalleri.

Çelişki ile başladık, çelişkiler yumağı ile devam edelim.

“Türkiye’yi de bağlayan uluslararası sözleşmelere göre; sağlık hakkı, evrensel nitelikte ve hiç kimseye ayrım yapılmadan, erişilebilecek en yüksek düzeyde sağlanması gereken bir haktır ve cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlüleri de kapsar. Söz konusu sözleşmelerde devlet, uygun nitelikte, adil bir şekilde sağlık hizmeti vermekle yükümlüdür. Bu sağlık hizmeti uygun, ulaşılabilir, kabul edilir ve nitelikli olmak durumundadır. Aksi takdirde,  insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele kapsamında ihlal yaratabilecek koşullar derhal ortaya çıkar1.”

Türkiye’yi de bağlayan uluslararası hukuk bunları söylüyor. Ama örgütlü kötülüğün şiddete aç düzeni, adaleti kendisine muhalif olan herkesten esirgerken, söz konusu hele de hasta tutsaklar olunca adaleti yalnızca birazcık koklatıyor.

Her türlü yaşam hakkı ihlalinin kol gezdiği, sağlık hakkına erişimin sistematik olarak engellendiği koşullarda hasta olan tutsaklara hasbel kader hastalığı nedeniyle serbest bırakılma kararı biçilince de bitmiyor süreç. Öyle ya, bu kanserli, felçli, bir uzvu kopmuş, kalp hastası kişi serbest bırakıldığında toplum güvenliği açısından ya risk arz ederse? Evet, bazı “insanlar” böyle soruları akıl edebiliyor...

Pek çok hasta tutsak toplum güvenliği için tehlikeli olduğu gerekçesiyle serbest bırakılmıyor. Yukarıdaki soruları akıl edebilenlerin çelişkilerle dolu iktidarında çocuk tecavüzcüleri, emekçi katilleri, işkenceciler, kamu hazinelerini hortumlayanlar, savaş suçu işleyenler, halkların katilleri, IŞİD komutanları toplum güvenliği için tehlike arz etmiyorlar.

Şöyle kararlar var örneğin; “Kişinin kendisi değil fakat serbest bırakıldığında onun için sevinecek, belki gösteri yapacak insan toplulukları tehlikeli olabilir, bu yüzden hasta tutsak serbest bırakılmasın”. Tedavisi bu nedenle yıllarca geciktirilen, hayatını kaybeden tutsaklar var. O kadar çoklar ki kimseyi üzmemek için isim vermemek doğru olur; kanser hastası olmasına rağmen yıllarca cezaevinde tutulan ve serbest bırakıldıktan yalnızca 2,5 gün sonra hayatını kaybeden insanları sayılara sıkıştırmanın anlamı var mı?

Elbette kesilmiş cezalar üstüne bir kez daha kesilen bu “görünmez ceza”yı görünür kılıp mücadele eden onca insan var. Onların emekleri bir tanecik tutsağı serbest bıraktırıp tedavi olanağı yaratınca hep beraber sevinen, birbirlerine bayram mesajı atar gibi “S.T. serbest bırakıldı!” mesajları atan binlerce insan var. Bunların kimisi hasta tutsakların aileleri, kimisi devrimci hasta tutsakların yoldaşları, kimisi yalnızca iyi kalpli insanlar... Ama hepsi adliyelerde, cezaevi kapılarında, avukat bürolarında, basın açıklamalarında, eylemlerde geçen hayatlar...

Hasta tutsaklarla ilgili eylemlerden birinde bir anne mikrofonu eline almış ve “Bırakın oğlum evinde rahat ölsün” diye haykırmıştı son dönem kanser hastası olan tutsak oğlu için. Çocuğu için dileyebileceği tek şey “rahat bir ölüm” olan bir anne düşünün... Aynı eylemde bulunan insanlar arasında ise şöyle fısıldaşmalar olmuştu: “Çok acı elbet, ama bir de Cumartesi Anneleri var ki onların çocuklarının ölüsü de yok dirisi de...”

Çocuğuna rahat bir ölüm hazırlayabilmeyi isteyen, hatta çocuğunun ölüsüne ve nasıl öldüğü bilgisine sahip olunca kimi annelerden daha “şanslı” bulunan anneler var bu ülkede.

Başa dönmek gerekirse, Hüseyin Üzmez’le aynı gün hayatını kaybeden Doğan Güreş’in Genelkurmay Başkanlığı döneminde faili meçhuller, işkenceler, göçe zorlamalar, köy yakmalar, tecavüzler gibi insan üstü travmalara maruz bırakılmış Kürt annelerimiz var; başka bir yazıya bırakalım.

Pozantı, Şakran, Sincan Cezaevlerindeki çocukların anneleri, N.Ç.’nin annesi, Ceylan Önkol’un, Behzat Öner’in anneleri, Ahmet Yıldız’ın, Muharrem Taş’ın  anneleri, Berkin Elvan’ın, İbrahim Aras’ın ve nicelerinin anneleri  bambaşka yazılara kalsın.

Hasta tutsakların hali ve memleketimden anne manzaraları böyle; şimdilik!

1. Sağlık Hakkından Faydalanmanın Genel Çerçevesi, Av. Senem Doğanoğlu