Hacıyatmaz aklı



24-01-2015 08:46


Metin Çulhaoğlu

20. yüzyılda Türkiye’nin yaşadığı önemli siyasal kırılmalara ve dönemeç noktalarına baktığımızda, bunlardan üçünün dünyada esmekte olan rüzgârlarla birlikte gerçekleştiğini, yani dünyadaki genel eğilimlerle Türkiye’de olup bitenlerin önemli ölçüde örtüştüğünü görüyoruz.

İlki, 1908-1923 dönemidir. “Dünya-tarihsel” bakıldığında perde 1905 Rus Devrimi ile açılmıştır. Türkiye’de 1908 devrimi buraya oturmaktadır. Sahnede Türkiye’nin yanı sıra İran’dan Meksika’ya kadar uzanan bir coğrafya vardır. Dönem, önce 1917 Ekim Devrimi, ardından başarısız Spartakist kalkışma ve nihayet Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşu ile kapanmıştır.

İkincisi, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen zaman aralığıdır. Dünyada bu kez soğuk savaş rüzgârları esmeye başlamış, histerik bir anti-komünizm dalgası, tuhaf biçimde, genel bir “demokrasi” söylemiyle eşleşerek dünyayı sarmıştır. Türkiye de dönemin hakkını vermiştir: “Anti-komünizmi, soğuk savaş çığırtkanlığını biz de iyi yaparız” iddiasıyla birlikte çok partili rejime geçiş…

Üçüncüsü ve sonuncusu ise 70’lerin sonuna ve 80’lere rastlamaktadır. Dünya kapitalizmi, yaşadığı yeni bunalımla birlikte köklü bir “neoliberal” yeniden yapılanmaya yönelmiş, “refah devleti” politikalarının sonunu ilan etmiştir. Türkiye bu treni de kaçırmamıştır: Önce bundan tam 35 yıl öncesine rastlayan 24 Ocak (1980) kararları, ardından 12 Eylül faşizmi…

Bu kısa tarih gezintisini bir çıkarsamayla noktalayalım: Türkiye, ait olduğu dünyadaki genel eğilimlerin etkisini en fazla hissettiği ve bunlara ayak uydurduğu dönemlerde bile baştan sona tam “kopya çekmemiş”, işin içine kendi özgüllüklerini de katmıştır.

***

Bunları hatırlatmamızın nedeni okurlara bir tarih turu yaptırmaktan ibaret değil. Gündemde bir soru var ve bunun yanıtını aramak durumundayız: Bugün dünya, daha doğrusu dünya kapitalizmi, Türkiye’nin de şöyle ya da böyle ayak uydurmak, kendini uyarlamak zorunda kalacağı yeni bir döneme mi giriyor? Bunun işaretlerini mi veriyor? Devam edelim: Eğer böyle bir yeni dönem eşikteyse, AKP “rejiminin” durumu nedir? İstikbali hakkında neler söylenebilir?

***

Peşin ve kesin konuşmak güç olsa bile bu sorulardan kaçmamak, görünen neyse onu vurgulamak gerekiyor.

O zaman öyle yapalım: Eğer yeni bir birikim modeli, bu model doğrultusunda ekonomilerin yeniden yapılandırılması, ayrıca bu yeniden yapılanmayı anlamlandıracak evrensel ölçekte bir siyasal, düşünsel, ideolojik ve kültürel çerçevelendirmeden söz ediliyorsa, gündemde böyle bir “yeni dönem” yoktur. Dünya kapitalizmi bu anlamda “nesnel” olanaklarını yitirmiş, barutunu ve mecalini tüketmiştir.

“Obama doktrini”, emperyalist odaklar arasındaki gerilimler, içinde Rusya ve Çin’in olduğu bir “muhalif kamp”, yeni jeopolitik hassasiyetler, Paris saldırısı ve IŞİD gibi olgular karşısında yükselen yeni bir “özgürlükçü cephe” vesaire…   Hepsi olabilir ya da denenebilir; ama bunlar az önce sözünü ettiğimiz evrensel ölçekli, “dünya-tarihsel” bir yeni döneme işaret etmez. En fazlası, kimi özel coğrafyalara ve ülkelere yönelik operasyonlar olabilir ki dünyada yeni bir dönemin açıldığı anlamına gelmez…

O zaman?

O zaman, “miadını doldurdu”, “üzerini çizdiler”, “uzatmaları oynuyor” gibi şeyler söylense bile AKP’nin kendini adapte etme imkânlarını küçümsememek gerekiyor. Daha açık konuşalım: AKP gidiciyse ve gerçekten gidecekse, bu gidiş yolunun taşları, birtakım “dış etkiler” olsa bile ülkedeki iç dinamikler ve gelişmelerle döşenecektir.

Kapitalist dünyadaki genel eğilimlere en fazla ayak uydurduğu dönemlerde bile bu adaptasyona kendi özgüllüklerini ve renklerini katabilen Türkiye’nin, kapitalist dünyanın bir ana rota olmadan el yordamıyla yol aldığı bir uğrakta içi dışarıdan doldurulacak “boş kap” olması beklenmemelidir.

***

AKP “geriledi” diyelim…

Kendi içinden çatlayarak?

Birinci parti olarak kalsa bile “yenilgi” denebilecek bir seçim başarısızlığıyla?

Tek başına hükümet olamayarak?

AKP “gitti” diyelim…

Onu yerinden eden güçlü bir halk hareketiyle?

Ya da bugünden öngörülmesi pek mümkün olmayan başka operasyonlarla?

Hangi durumda, bunlardan hangisi olursa olsun bunu bir “dış üst aklın” tasarrufundan ibaret saymanın ne siyasal analizde ne de pratikte yeri olmalıdır.

Bir tür hacıyatmaz aklıdır ve herhangi bir değeri yoktur.