'Güvenli bölge' halk için tehdittir



14-08-2019 00:01


Erdoğan Gün

ABD ile Türkiye arasında, Suriye’nin kuzeyi için öngörülen “Güvenli Bölge” planında uzlaşı sağlandığı duyuruldu. Özellikle bölgemiz açısından bu tür uzlaşıların kalıcılığı her zaman bir soru işaretidir. Ancak yine de tarafların niyetlerini ortaya koyması bakımından üzerinde durulması gereken bir adım atılmış oldu.

Öyleyse ne olduğunu, ne olması gerektiğini tartışmaya başlayalım.

Önce ilkesel olan çizgileri çizmeye sonra, değişmesi çok mümkün görünmeyen siyasi gerçekleri sıralamaya çalışalım. Ve nihayet pozisyonumuzu ortaya koyalım.

1- Türkiye, NATO üyesi bir ülkedir. Transatlantik ittifakı için kritik bir coğrafyada yer alır ve sınır güvenliği misyonuna sahiptir. Yalnızca NATO örneği dahi, Türkiye’nin emperyalizmin nesnesi olmadığını ortaya koyacak bir veridir. Türkiye sermaye sınıfı ve onun siyasi temsilcileri, emperyalist hiyerarşi içerisinde dikkate alınır bir öz güce sahip, yukarıları hedefleyen bir özne haline gelme arayışındadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin genel kabul görmüş bir misyona sahip olmasını da gerektirir. Söz konusu misyon Sovyetler Birliği’nin varlığı döneminde rahatça tanımlanabilmiştir. Sonrasında geçen çalkantılı dönemin ardından, AKP’nin iktidara uzandığı dönemde ve sonrasında, Ortadoğu’da yeniden yapılanma arayışındaki emperyalist merkezlerle uyum bir kez daha sağlanmıştır. “Ilımlı İslam”ın model olarak geliştirilmesi olarak kodlanan bu yaklaşımda, AKP Türkiyesi başı çeken aktör olmaya soyunmuştur.

Ancak bir adım sonra, özellikle de Suriye savaşının ilk birkaç yılının ardından, bu kez yeni parametreler devreye girmiş, planda köklü dönüşümler yaşanmıştır. Ancak AKP, bu yeni ortama uyum sağlayabilme becerisi de geliştirmiştir. Değişen bir parametre, AKP’nin organik parçası olduğu İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketinin tasfiyesi yönünde Riyad öncülüğünde adımlar atılmasıdır. Bu çerçevede, AKP iktidarının İhvan üzerinden nüfuz etmeye çalıştığı, Mısır, Yemen, Libya, Sudan gibi ülkeler ile Kuzey Afrika’da Müslüman Kardeşlerinin can damarları büyük oranda kesilmiştir. Öte yandan, Ankara, İhvan’la kaybettiği bölgesel nüfuz gücünü, Batı için kritik öneme sahip mülteci sorunu ve Rusya’yla ilişkilenme gibi yeni kozlarla dengelemeyi becermiştir.

Bırakın NATO üyeliğini, yalnız yukarıda verdiğimiz örnek dahi, Türkiye’yi, onun egemen sınıfını ve siyasi temsilcilerini emperyalizmin mazlum bir nesnesi olarak göstermeye çalışan anlayışın ne kadar yanıltıcı, tuzağa düşürücü olduğunu gösterecektir.

Bölgede başka aktörlerin emperyalizmle ilişkileri sorgulanırken önce ve en başta Türkiye’nin emperyalizmle içsel ilişkileri ve emperyalist hiyerarşi içerisindeki aktör konumu üzerine kelam edilmelidir.

Söz konusu içsel ilişkiler elbette gerilimden ve çelişkiden azade sayılamaz. Bu yalnız, Ankara-Washington hattı için değil örneğin Berlin-Washington veya Paris-Londra hatları için de geçerlidir. Ancak gerilim, Türkiye sermaye sınıfından yana bir tarafgirlikle değil, emekçilerin çıkarları adına krizleri tespit edecek bir perspektifle ele alınmalıdır.

2- Suriye’deki savaşta Türkiye aktördür. AKP iktidarı, birkaç nedenle Suriye’deki savaşın parçası olmuştur. Birincisi, AKP iktidarı ABD öncülüğündeki Ortadoğu projesinin parçasıydı. Bu nedenle kayıtsızlık zaten söz konusu değildi. İkincisi, Baas iktidarıyla AKP’nin siyasal İslamcı kardeşlerinin on yıllara uzanan kavgası dikkate alındığında, Esad’ın gidişinin ardından kurulabilecek yapı Ankara’nın nüfuz alanını genişletme hedefiyle uyumlu olabilirdi.

Üçüncüsü, bölgedeki Kürt güçlerinin inisiyatif alması engellenmeliydi. Bu çerçevede, baştan itibaren Şam karşıtı bir pozisyon alındı.

Siyasal İslamcı aktörler desteklendi, verilen destek doğrudan veya dolaylı olarak terör örgütlerine yaradı. IŞİD, El Kaide ve bunların türlü uzantılarıyla doğrudan veya dolaylı ilişkiler kuruldu.

Türkiye’nin bugün Suriye’de devam eden tutumu, bir başka ülkenin egemenlik haklarının ihlalidir.

Halihazırda Suriye’de devam eden harekatlar kapsamında TSK ve müttefikleri tarafından kontrol edilen bölgeler, Türkiye’yi uluslararası hukuk çerçevesinde “işgalci güç” sınıfına koymaktadır. Dahası, halen İdlib’de devam eden savaşta Türkiye taraftır. El Kaide uzantısı HTŞ ile TSK’nin desteklediği ÖSO ve Ulusal Özgürleştirme Cephesi (UÖC) adı verilen yapı kol kola Suriye ordusuna ve müttefiklerine karşı savaştadır. AKP iktidarı, Şam’ı istikrarsızlaştırma politikasını Washington ile birlikte istikrarlı şekilde sürdürmektedir. Suriye’nin istikrarsızlaşmasının, ABD’nin bölgedeki ana stratejisinin kodlarını oluşturan “İsrail’in korunması, İran’ın zayıflatılması, enerji kaynakları ve ticaret yollarının korunması” gibi amaçlara hizmet ettiği ise bugün bir kez daha ispatlanmış durumdadır.

Bu nedenle, “Kürt koridoru, Kürt devleti” gibi milliyetçi çevreler tarafından emperyalizme atfedilen projelere mesafeli yaklaşılmalı, ABD emperyalizminin ana planının “İsrail-İran-enerji koridorları” ekseninde ilerlediği görülmelidir.

3- Kürt meselesi, ancak eşitlik temelinde ele alınırsa çözülebilir. “Eşitlik” kavramı burada hem zihinsel süreçlerimizi hem de talepleri kapsayacak şekilde özel olarak seçilmiştir. Kürt meselesi söz konusu olduğunda, zihinsel süreçlerde, yani olayları kavrayışımızda “eşitsizliğin” hakim olduğunu belirtmeliyiz.

Bu tablo, egemenlerin her türlü manipülasyonuna açık bir ortam yaratmaktadır.

Öncelikle, Kürtlerin de, diğer halklar gibi kendileri için bir statü, hukuk oluşturma taleplerinin olması meşrudur. Bu statünün nasıl belirleneceği, mevcut devletler sisteminde nasıl yeni dönüşümlerin yaşanacağı, siyasi mücadelenin ve gelişen koşulların sonucu olacaktır. Bunlar bir tartışma, müzakere veya mücadele konusu olabilir. Ancak, Kürtlerin herhangi bir talepte dahi bulunamayacağını iddia etmek, kabul edilemez.

İktidar, zaten Kürt siyasi temsilcilerinin siyaset yapma hakkını, yargı kararları olmak üzere çok çeşitli yöntemlerle engellemektedir. Bu engellemenin, halktan ciddi bir dirençle karşılaşmamasının temelini ise Türk-Kürt ekseninde cepheleştirme, “Türk ulusal çıkarları” cephesine yedeklenme çizgisinin “sol” bir etiketle pazarlanması oluşturmaktadır. NATO üyesi bir ülkenin, bir başka halkı “emperyalizmin işbirlikçisi” olarak tanımlamasında kolay açıklanamaz bir absürtlük bulunmaktadır.

Eşitsizliğin bir başka boyutunu ise elbette sınıf çizgisinin inkârı oluşturmaktadır. Kürt meselesinin asli unsurlarından olan “emek sorunu”, bölgesel eşitsizlik vb. başlıklar maksatlı olarak gündem dışı bırakılmaktadır.

Şimdi, yukarıdaki temel çizgilerin çizdiği çerçevede daha güncel konulara geçebiliriz…

4- Suriye’deki belirsizlik, esas olarak iki bölgeden kaynaklanmaktadır. Suriye’nin kuzeyi ile İdlib çevresi, istikrarsızlığın kaynağını oluşturmaktadır. Her iki bölgede de Türkiye aktif olarak devrededir.

Suriye hükümeti, kendi rızası dışında ülke toprağında askeri güç bulunduran üç ülkeyi “işgalci” olarak tanımlamaktadır. Bunlar, ABD, İsrail ve maalesef Türkiye’dir.

Türkiye İdlib’de, Astana mutabakatı çerçevesinde “meşru sayılabilecek” askeri gözlem noktalarına sahiptir. Ancak bundan daha önemlisi, “silahlı muhalif” olarak kodlansa da, IŞİD ve El Kaide artıklarıyla düşünsel akrabalığı ve fiili ortaklığı bulunan gruplara TSK tarafından destek verilmektedir. Bölgede Suriye ordusu, milis güçler, Hizbullah’a bağlı kuvvetler ve Rus hava kuvvetleri ile El Kaide uzantısı HTŞ ve ÖSO/UÖC güçleri fiili olarak savaş halindedir. Suriye’nin kuzeyi, Fırat’ın batı bölümleri Türkiye’nin harekat sahaları ilan edilmiştir. Bu bölgeler, TSK ve ÖSO kontrolündedir. Fırat’ın doğusu için ise ABD ile Türkiye arasında “Güvenli Bölge” kurulması planlanmaktadır. Her fırsatta, Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana olduğunu söyleyen, bu çerçevede pek çok uluslararası belgeye imza atan AKP iktidarı, güney komşusunun bölünmesinin, toprak bütünlüğünü kaybetmesinin faili konumundadır. Bu bakımdan “Güvenli Bölge” en başta, 8 yıldır Türkiye ve ABD tarafından desteklenen cihatçı militanlarla mücadele eden Suriye halkları için güvensizlik kaynağıdır.

“Güvenli Bölge”, ABD’nin, Suriye’deki askeri gücünü azaltma planı ile de uyumludur. Müşterek Hareket Merkezi ile kumanda merkezinde yer alan ABD, Türk askerini Suriye’nin istikrarsızlaştırılması ve Kürt meselesinin Şam ve Ankara’ya karşı bir koz olarak tutulması için kullanabilme yeteneğine sahip olacaktır.

Suriye topraklarındaki silahlı güçlerle ilgili de bir değerlendirme yapmak gerekir. Suriye hükümeti açısından Türkiye, ABD ve İsrail, “işgalci güçler” olarak görünürken, ABD ile işbirliği yapan PYD/YPG ise “hain” olarak nitelenmektedir. Öte yandan Kürtler de baba-oğul Esad iktidarları boyunca yaşanan ciddi hak ihlallerini, yok sayılmayı sorun olarak görmektedir. Buradaki nüans şudur: PYD/YPG, Suriyeli bir siyasi aktördür. Şam ile PYD/YPG (veya bu örgütlerin öncülleri) 8 yıllık savaş boyunca ciddi bir çatışma yaşamamıştır. Özellikle son bir yılda, Suriye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceği tartışmaları yakıcı bir şekilde gündemdeyken taraflar birçok kez bir araya gelmiştir. Bu bakımdan, zorlanabilecek bir zemin mevcuttur ve Suriye içi, Suriyeli aktörler arası bir sorundan bahsedilebilir. ABD ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlıkları ile Körfez krallıklarının da desteğiyle ülkeye sokulan “yabancı cihatçılar” meselesi ise Suriyeli aktörler arası bir iç sorun olmaktan çok farklıdır.

ABD ve Türkiye’nin, “Müşterek Hareket Merkezi” ile kurmak için adım attığı “Güvenli Bölge” de yine Suriye’ye dışsal bir müdahale olarak görülmeli ve reddedilmelidir. Bu adım, emekçi çocuklarını bitmek bilmez bir savaşın parçası kılacağı için, bölgede gerginlikleri tırmandıracağı için, kardeşliğe ve barışa hizmet etmeyeceği için, halkın çıkarlarına aykırıdır.

Aynı Türkiye'nin olduğu gibi Kürtlerin de ABD ile askeri ilişkilerine, hele ki IŞİD ile mücadele evresinin büyük oranda kapandığı bir aşamada kategorik olarak karşı çıkılmalıdır. Ortadoğu'daki yıkım ve katliamların önde gelen sorumlularından ABD’nin Kürtlere geçmişte bir faydası olmadığı gibi gelecekte de olmayacaktır. Kürtler, Suriye’de ortak bir gelecek için Şam ile masaya oturmalı, Şam'ın da toprak bütünlüğü çerçevesinde Kürtlerin taleplerini göz ardı etmemesi talep edilmelidir.

5- Geleneksel emperyalist yapılar, kurumlar ve hiyerarşi içerisinde, zaten ezelden beri var olan kimi çatlakların derinleşmeye başladığı günlerden geçiyoruz. Uzak Asya’dan Latin Amerika’ya kadar, pek çok ülke bu çatlaklar içerisinde kendilerine geniş alanlar bulmaya, oluşan boşlukları inisiyatif alarak doldurmaya çalışıyor. Doğal olarak, AKP Türkiyesi de bunu yapıyor. Türkiye’nin Rusya ile geliştirdiği ilişkileri de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Türkiye, emperyalizm içindeki rekabette korkmakta, bu hiyerarşi içerisinde kendisine alan açmaya çalışmakta, çelişkilere oynamaya çalışmaktadır. Moskova ile ilişkiler ise Suriye, Kırım meselesi, Rusya’nın Orta Asya ve bölgesindeki iddiaları ve nihayet Türkiye sermaye sınıfının bir bütün olarak Batı ülkeleriyle kurduğu organik ilişkiler gibi birçok başlıkta, kırılgandır. “Güvenli Bölge” ve İdlib, bu kırılganlıkları pekiştirecek konular olarak görünmektedir.

Yine de, Rusya tarafından bakıldığında NATO bloku içerisinde S-400 satabildiği bir halka yakalamış olmak dahi, bu ilişkiyi cazip kılmaktadır.

S-400 meselesi, işte bu yüzden, Türkiye’nin emperyalist ilişkiler içerisinde gücünü artırma hevesi ve Rusya ile ilişkilerin AKP’ye yaratabildiği kısmi konforlu alanlar bağlamında değerlendirilmelidir. Bir adım fazlası değil… Verili koşullarda, bu ilişkiden ne memlekete, ne bölge halklarına bir fayda gelmesi beklenebilir.

Kaldı ki pek çok benzer gerilim, NATO müttefiki başka ülkeler arasında da görülebilmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Almanya’ya, Rusya ile giriştiği Kuzey Akım 2 doğalgaz projesinden vazgeçmesi için sürekli basınç uygulaması, İtalya’nın Çin öncülüğünde ilerleyen Kuşak-Yol İnisiyatifi’nin parçası olmasının yarattığı gerginlik vb. bir dizi örnek sıralanabilir.

6- Türkiye’nin bölge politikası bakımından acilen ortaya konması gereken talepler, mutlaka aşağıdakileri kapsamalıdır:

- Türkiye NATO’dan çıkmalı, yabancı askeri üsler kapatılmalıdır.

- Türkiye, başta Suriye olmak üzere sınır ötesindeki askeri güçlerini geri çekmeli, operasyonlarını durdurmalı, yabancı silahlı güçlere verdiği doğrudan veya dolaylı desteği kesmelidir.

- Ankara, bölgesel barış adına bir an önce Şam hükümeti ile ilişki kurmalıdır Bu ilişkide, savaş döneminin yaralarının sarılması, ülkemizdeki Suriyelilerin evlerine dönmelerini sağlayacak koşulların oluşması gibi başlıklar gündeme alınmalıdır.

- Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü için, silahlar susmalı, siyasi tutuklular serbest bırakılmalı, görevden alınan seçilmiş belediye başkanları görevlerine iade edilmeli, Türkiye’nin ilerici güçlerinin inisiyatifinde bir diyalog süreci başlatılmalıdır.