Günümüzde "bağlanma" sorunu



06-01-2015 08:19


Metin Çulhaoğlu

Bir zamanlar “iki kutuplu dünya” denirdi.

1917’yle başlamış, ancak en belirgin biçimde 1945-1990 dönemine damga vurmuştur. Solda yer alanların bir bölümü, bu dönemde “dünya sosyalist sistemi” ile “kapitalist sistem” arasındaki küresel zıtlaşmadan söz ederdi. “Sovyetik” çizgidekiler için çağın dinamiğini iki sistem arasındaki çelişki, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sınıf mücadeleleri ve “üçüncü dünyadaki” ulusal kurtuluş hareketleri üçlüsü oluşturmaktaydı.

“Sovyetik” çizgiyi reddedenler ya da bu çizgiye belirli bir mesafede duranlar için bile yaşanılan çağ “iki kutuplu dünya” gerçekliğinden kalkarak açıklanırdı.  Bu gerçeklik ya “üç dünya teorisi” şeklinde değiştirilir ya da az önce sıralanan üçlüden ilk ikisi geri plana itilerek “halkların kurtuluş mücadelesine” ağırlık verilirdi.

Tarihin bu özel dönemi, dünyanın her ülkesinde sola yönelen gençler, aydınlar ve aydın kategorisine girmese bile okumuş yazmış, kendine belirli bir sorumluluk biçen insanlar üzerinde belirleyici olmuştur. Bu belirleyicilik, motive edici, hareketlendirici bir boyut taşıdığı gibi, görüş daraltıcı ve frenleyici yanlar da içermekteydi. Motive ediciydi; çünkü size taşları ve tarafları yerli yerine oturmuş bir mücadeleler dünyası sunuyor, insanları bu mücadeleye taraf olarak katılmaya davet ediyordu. Görüş daraltıcı ve frenleyici de olabiliyordu; çünkü belirli bir çizgiyi tercih edenler için “iki sistem arasındaki mücadele” her şeyin başı ve sonu sayılabilirken, diğerleri bu mücadelenin önemini şöyle ya da böyle küçümseyebiliyordu…

Ancak sonuç her durumda açıktı: Dünyanın bu özel döneminde, yeterince gelişmiş/oturmuş sayılamayacak siyasal yönelimler kestirmeden örgütsel bağlanmalarla sonuçlanabiliyordu.

İyiydi, kötüydü diye tartışmaya hiç gerek yok; bir dönemin gerçekliğiydi…

***

Bugün farklı bir dünyada yaşıyoruz.

Taşlar, 1945-1990 döneminde olduğu gibi yerine oturmuş değil. Ayrıca “tarafların”, geçmişte olduğu kadar net biçimde, kendi iç bağlantıları ve tutarlılıklarıyla birlikte küresel ölçekte tanımlanması daha güç. Ve nihayet: Genel saflaşmasında iki karşıt sistemin, hareket dinamiğinde ise “üç bileşenin” rahatlıkla tespit edilebildiği bir dünyada neyin nereye doğru evrilebileceği az çok kestirilebilirken günümüz dünyasına belirsizlikler hâkimdir.

Sonuç: Günümüz dünyasının geçmiştekine göre ortaya koyduğu farklı tablo ve ortama hâkim olan belirsizlikler, siyasal yönelimleri ve tercihleri güçleştirip geciktirmektedir. Dahası, bugünkü dünyanın isyan ettiren eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri belirli yönelimleri ve tercihleri dayatsa bile, bunların örgütsel bağlanmalara taşınmasında özel güçlüklerle karşılaşılmaktadır.

Bu durumda, ne olacak, nasıl olacak?

Önce, toplumsal-sınıfsal mücadeleler açısından dünyamızın yeni bir kitlesel hareketlenme ve kabarma dönemine girme olasılığı üzerinde durmak gerekiyor. Böyle bir dönemin gelip çatması, az önce değinilen güçlükleri azaltıcı bir etki yaratacaktır.

Sonra, 1945-1990 döneminden farklı olarak genel tablodaki yeri nispeten silik kalan işçi sınıfı ve onun mücadelesi… İşçi sınıfının mücadelesi ve kendiliğinden hareketi, genci, aydını, küçük burjuvazinin çeşitli kesimlerini etkileyebilen genel “dünya algısından” önemli ölçüde bağımsızdır ve ortaya çıktığında pek çok parametreyi değiştirecektir.

İyi de, bunlar tekil öznelerin kendi başlarına getiremeyecekleri, ne zaman geleceği de belli olmayan durumlardır.

Oturup bunları, bunların damgasını vurduğu bir dönemi beklemekten başka yol yok mu?

Vardır.

Devrimci özneler, önce olabildiği kadarıyla hareket yaratmada, sonra da bu hareketi örgütlemede önemli işler başarabilirler. 1960’larda “goşist” denilen kesimlere yakıştırılan “hareket berekettir” sözü günümüz için geçerlidir. Bugün, gençlerde, aydınlarda ve toplumun nispeten diri unsurlarında siyasal tercih ve yönelimleri besleyip olgunlaştırmanın yolu, hareketten ve hareketlilikten geçmektedir.

Kuşkusuz, bu kesimler söz konusu olduğunda, hareketi çok daha cazip, davet ve motive edici “entelektüel” girdilerle besleyerek…

Örgütsel bağlanma ve aidiyet mi? Elbette yukarıdakiyle birlikte olmalı, sonraya bırakılmamalıdır. 

Gene de apaçık ortadadır:  Az çok güçlü ve gelişkin bir siyasal bağlanma olmadan, örgütsel bağlanma ya sınırlı ya da kısa süreli ve eğreti kalacaktır…