Günlerin getirdiği...



25-03-2016 08:36


Defne Bülbül

AKP rejiminin terörün yeniden tanımlanması gerektiği, “ya bizdensin, ya onlardan" ifadesi sokaklarda patlayan bombalar kadar tehlikeli; öte yandan PKK/TAK, IŞİD'in kitlesel katliamları hedef alan terör eylemleriyle de güvenlik konsepti de terör tanımı da başka bir yere taşınıyor. Bunu dehşet içerisinde izliyoruz. Kırsaldan kente yayılan terör eylemleri ve sivil masumlara yönelik kitlesel katliamlar, azmettirenler hariç olmak üzere faillerinin tamamının yaşamının da sona ermesiyle sonuçlanan ve kentsel yaşamı yaşanmaz hale getiren, politik özneleri nesne hale getiren, yaşamın yerine ölümün yer aldığı başka bir dehşet verici alana kaydı. Ne Cizre o kadar uzak artık, ne Nusaybin, ne Yüksekova. Bombalar artık yalnız kırsalda değil, Sur'da, Kızılay'da, Güvenpark'ta, İstiklal Caddesi'nde, bizim çocuklarımızın geçtiği yollarda, yani kalbimizin üzerinde patlıyor.

Ankara bir süredir ıssız, sokaklar bomboş, insanlar kalabalıktan kaçıyor, dolayısıyla terör toplumsal yaşamı yaşanmaz hale getiriyor. Paneller, toplantılar, yürüyüşler bilinmedik bir zamana erteleniyor. Toplumsal muhalefet de demokratik mücadele de aslında terör dehşetinden imkansız hale geldi. Her alanda silahların, bombaların patladığı süreçte, siyaset alanından fezlekelerle uzaklaştırılmaya çalışılan muhalefet; yaşamsal alanda bombaların ürpertisiyle sokakları, salonları da terkediyor. Silahların sesinden birbirimizi duymamız da mümkün değil.

Siyasi iktidarın Şam'da namaz kılma macerasıyla başlayıp Suriye'nin iç dinamiklerine müdahale, yeni Osmanlıcılık gündüz düşleri, IŞİD/El Nusra ile uluslararası arenada savunulamayacak ilişkiler, Rojava'daki Kürt hareketi ve o bölgenin dinamikleri Ortadoğu'nun dinmeyen ateşini ülkemize taşıdı. Suruç katliamıyla başlayan IŞİD terörü, barış için yola çıkan kardeşlerimizin katledilmesinin ardından; siyasi iktidarın başkanlık rejimi için çıktığı yolda 7 Haziran seçiminde oy kaybetmesi ve kendi tabanından kaydığını düşündüğü milliyetçi oyları da konsolide etmeye dönük çözüm sürecini sona erdirmeye dönük hamlelerin ardından Suruç ve ondan kısa bir süre sonra Ceylanpınar'da iki polis memurunun lojmanlarında enselerinden susturucu takılı silahla şehit edilmeleri ve cinayetteki sır perdesi, ileride bugünleri konuştuğumuzda Pandora'nın kutusunu açan kilit olarak okunacağı kanaatindeyim.

Çözüm sürecinin sona ermesiyle Kürt hareketi de kırsalda eylemlerini kente taşıdı, hendek ve şehir savaşları başladı. Öte tarafta da iç savaşı göze almış, kan aktıkça, güvenlik endişesiyle istikrar söylemiyle elini güçlendiren, milliyetçi oyları konsolide etme güdüsüyle hareket eden siyasi iktidar. Kasımda güvenlik, istikrar konseptiye seçime girdi ve başarılı da oldu. Siyasi iktidarın Ağustos ayında buzdolabına girdiği ilan ettiği parlamenter rejim, fiili başkanlık rejimi görünümünde iç savaş konseptinde yaşam alanlarımızı belirlemeye devam ediyor. Güvenlik paradigmasında bombaların patladığı süreçte, güvenlik endişesine dayalı belli kesimlerin toplumsal desteğini de bu sebeple alacağı, terör kavramının yeniden tanımlanacağı; güvenlik politikalarıyla yaşam alanlarının, toplumsal hayatın daralacağı, TMK'nın verdiği sınırsız yetkilerle akademisyenlerin, avukatların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek sözlerinden terör suçu çıkarmakta mahir yargımızın da yaşam alanlarımızı daha da nefessiz bırakacağı muhtemel gözüküyor.

Ankara'da güneş batmak üzere, kızıl-sarı ışıklar camlara vurmuş, sokaklar hızla boşalıyor. Twitter'da IŞİD davasında tüm sanıkların tahliye olduğu haberi geçiyor. Suriye ordusu Palmira'ya girdi bugün, IŞİD'in kana buladığı topraklara. Halid Esad'ın IŞİD tarafından katledilmesinden önce “Burada doğdum, burada öleceğim...” sözleri aklımda.

Burada doğduk, burada öleceğiz.