Güncel durum ve iki olasılık



29-03-2016 09:25


Metin Çulhaoğlu

Yaşlılar “biz bu kadarını görmedik, yaşamadık”, gençler de “okuduğumuz ve duyduğumuz kadarıyla Türkiye daha önce böyle bir dönemden geçmemiş” diyorsa, doğrudur.

Karşılaştırma açısından yaşlıların akıllarına ilk gelen, 1950’lerin ikinci yarısında, Demokrat Parti ve Menderes iktidarının son dönemidir.

Benzerlikler vardır; ama ondan da farklı bir iktidarla, çok daha farklı bir dönemden geçiyoruz.

1950’lerin sonunda iktidar ve Menderes, Türkiye’nin nabzını iyi tutamamış, durumun vahametini kavrayamamıştı; burunlarının doğrultusunda giderken “bir bildikleri” yoktu… Bugünkülerin ise ülkede belirli bir kesimin nabzını tuttuğunu (ve üstelik attırdığını), “bir bildiklerinin”, en azından varsaydıklarının olduğunu söyleyebiliriz.

Rejim, bir dönem kendisinin önünü açan, uzun süre destek veren çevrelerin artık mesafeleri açmaya başladığının farkındadır. Ama başka bir şeyin daha farkındadır: Bu çevreler, işin sonu karakolda bitmeden, ülke harap olmadan “yumuşak geçiş” istemektedir. Çünkü söz konusu çevrelerin, kimilerinin sandığı gibi, Türkiye kaosun en dibine sürüklensin, yansın, bitsin, kül olsun, bölünsün, parçalansın gibi bir amacı yoktur. İstedikleri, bugünkü rejimin ve liderinin sivriliklerinin törpülendiği, ama “yapılan iyi şeylerin” muhafaza edildiği bir Türkiye’ye yumuşak geçiştir.

Erdoğan ve rejimi bu “hassasiyeti” bilmektedir. Bildiği için de bir tür şantaj yapmaktadır: “Sağlamım, Türkiye’ni yarısı peşimden geliyor, üstüme fazla gelirsen ortalığı yakarım ve bu ülke bana yar olmazsa sana da olmaz…” 

Bir liderin, durumu bile bile, üstelik bu ölçüde saldırgan söylemlerle sürekli gündelik siyasetin içine dalmasının başka bir açıklaması yoktur. Tuttuğu belirli bir nabzı aynı zamanda “attırdığından” söz etmiştik: Durum ortadayken, liderin kendisini geçtik, bakanların, parti yönetici ve teşkilatlarının, yandaş kuruluşların/vakıfların, medyanın ve “tabanın” bu ölçüde dikine gidebilmesinin de başka bir açıklaması yoktur.

Anlaşılan “Menderes’in çevresi, kitle desteği vardı, ama pasifti; bizimkiler aktif olacak” noktasına gelinmiştir.

***

Ne var ki, lider ve rejimi ne kadar celallense, üstünü üstüne gidip rest çekse ve çekilen restleri görse bile bir yerde “destek” ve “meşruiyet” teyidine gitme ihtiyacını duyacaktır.

Yolları neler olabilir?

Biri, yeni bir seçimin zorlanmasıdır.  Gerçi bu da mümkündür, ama asıl ön plana çıkan olasılık “yeni anayasa” referandumudur. Rejim, bu yıl içinde, arkasındaki kitle desteğini oraya buraya gösterebileceği bir fırsat bulduğunda bunu kaçırmak istemeyecektir.

İkinci olasılık ise bugünlerde pek üzerinde durulmayan, daha çok “artık bitti” gözüyle bakılan bir başkasıdır: “Çözüm masasına” yeniden oturulması…

Ülkede son dönemde yaşananlar “olmaz olmaz” dedirtmemelidir; “olmaz olmaz deme olmaz olmaz…”

Yalçın Akdoğan’ın “Öcalan bunları sopayla kovalar” sözüne bir mim koyalım. Öcalan’dan uzun süredir ses çıkmadığını bir kenara not edelim ve S.S. Önder’in “hele bir İmralı yolu açılsın, en fazla bir hafta sürer, 8’inci gün olursa beni burada dara çekin” sözünü de unutmayalım.

Kart ne zaman kullanılır, ayrı bir konudur; ama Erdoğan’ın ve rejiminin böyle bir karta başvurmayı hiç düşünmediğini, düşünmeyeceğini söyleyemeyiz. Yeter ki Öcalan “sizi bir kez daha ben kurtardım” demesin ya da derse de sağa sola yayılmasın…

Türkiye solu mu?

Elbette “barış” demeye devam etsin, İmralı yolunun açılmasını istesin…

Ama bu saatten sonra “İslam kardeşliği”, “Eşme ruhu”, “bölgede güç olma” gibi fikirlerde keramet aramasın.

Bu kadarı yeter…

***  

Sahi, “Türkiye solu” dedik, bu hengâmede o ne yapsın?

Suruç’tan Ankara’ya, İstanbul’dan Brüksel’e peş peşe patlayan bombalar ve yaşanan katliamlar…

Dikkat ederseniz, planlayıcı ve fail kim, hangi çevreden olursa olsun bütün bu eylemlerin, eğer varsa ve artık her ne ise “siyasal” sonuçlarını önceleyen, somut, yaşanan ortak bir sonucu vardır: Korkan, sinen ve sokağa çıkamayan insanlar…

O zaman, kimse zorlama saymasın, bütün bunların “objektif” anlamı şudur: Türkiye’de her ne yaşanacaksa, hangi “geçiş” sağlanacaksa, bu geçiş halk olmadan, yeni bir Gezi ortaya çıkmadan, sol bu sürece müdahale edemeden gerçekleşsin istenmektedir.

Eğer buysa, gereği de buna göre yapılmalıdır.