Göç yolları - Batıdaki sürgün müzisyenler



06-09-2020 08:15


Özgür Derya

İnsanoğlu yeryüzünde yüzlerce yıldır göç ediyor. Bazen doğal felaketler, kıtlık ya da savaşlardan, soykırımdan kaçıyor, bazen de daha iyi bir hayat, kendini daha iyi ifade edebileceği, yaşayabileceği koşullar adına heyecanla daha önce hiç görmediği diyarlara yollanıyor. Göç ederken mütevazi bir bavul ve içindeki birkaç parça eşya, kimliği, geçmişi ile bağlarını bir süreliğine de olsa canlı tutarken, bir geri dönüş vaadini de barındırıyor. Bir de kafasında götürdükleri var tabii, belki de bedeninin bir yerlerinde sakladığı kodlar. Gündelik alışkanlıkları, yemekleri, gelenekleri, müziği, dansı... Özellikle bu büyük kitlesel göçler, müzik tarihinde, geleneksel müzikte önemli kırılmalar yaratmış. En büyük örneği, Afrikalı kölelerin, Antiller, Dominik, Küba gibi yerlerde, yanlarında götürdükleri müziğin oraların geleneksel müziği ile etkileşimi sonucu merenque, bachata, kalipso gibi melez türlere, oradan caza evrilen yolculuğu. Arapların Kuzey Afrika’ya yayılması, İspanya’nın güneyinde Alhambra, Andalusya (Endülüs) gibi bölgelere yerleşmesinden sonra, Arap ve İspanyol müziğinin etkileşiminden doğan flamenko da müzik tarihindeki önemli kavşaklardan birisi. Bizim Goran Bregoviç ile tanıdığımız, çok severek dinlediğimiz Balkan nefesli orkestralarının müzikleri, tarihi çok eskilere dayanan geleneksel bir müzik değil örneğin. Nefesli orkestralarını, Balkan çingeneleri II. Dünya Savaşında Alman ordularının Yugoslavya’yı işgali sırasında yanlarında getirdikleri askeri bandolardan öğrenmiş. Şimdi bile her andığımızda lanet okuduğumuz o vahşi savaş böyle güzel bir senteze vesile olmuş. Dünya tarihini biraz eşelerseniz daha birçok örnekle karşılaşırsınız. 1950’lerde McCarthy döneminde nefes alamayan, konser verecek kulüp bulamayan siyahi müzisyenlerin sürekli Avrupa’ya turneler yapması ile caz, blues gibi türlerin Avrupa’da yaygınlaşması, kitleselleşmesi, popüler hale gelmesi, 1800’lerde Avrupa’dan yoğun işçi göçü alan Arjantin’de, tangonun yine bir tür sentezle oluşup yaygınlaşması vs. vs. Hülasa, hayat açısından trajik, travmatik dediğimiz zorunlu göç, sürgün, müzik açısından baktığımızda hayırlı buluşmalara, birlikteliklere, sentezlere, farklı müzikal anlatım olanaklarına vesile olmuş.

Biraz uzak geçmişe doğru gittiğimiz zaman büyük göçlerin, tehcir, mübadele gibi kitlesel göç hareketlerinin müzikte yarattığı değişimlerin, etkileşimlerin izini sürmek mümkün. Folklor araştırmacısı Pertev Naili Boratav, “Folklor ve Edebiyat” adlı kitabında, türkü derlerken bir yöreden derlenen bir türkünün hemen oraya aitmiş gibi kabul edilmemesini, farklı varyantlarının, farklı yörelerdeki benzer eserlerin mutlaka incelenmesini, bu kapsamlı incelemelerin çeşitli göçler, savaşlar, kitle hareketleri hakkında da bilgiler verebileceğini, bunların izini sürerek önemli sosyolojik bulgulara ulaşabilmenin mümkün olduğunu yazar. Bela Bartok’da derlemeciliğe dair notlarında yaklaşık aynı durumlardan bahseder. Ben o kadar uzağa gitmeyeceğim. Yakın geçmişe baktığımızda, iki önemli göç dalgası görüyoruz. Birincisi, 1970’ler ve devamında 80’lerde üçüncü dünyada meydana gelen darbeler, savaşlar sonucu oluşan baskı, karmaşa ortamı dolayısıyla Ortadoğu, Türkiye, Yunanistan ve Latin Amerika’dan Avrupa’ya olan ve özellikle eğitimli, aydın, sanatçı insanların oluşturduğu muhalif göçü, bir diğeri günümüzde Arap baharı sonrasında yaşanan destabilizasyon, iç çatışmalar, İhvan türü hareketlerin yarattığı ortaçağ karanlığı dolayısıyla yine Avrupa’ya olan kitlesel göçler.

1970’lerde başlayan, 80’lerde de devam eden göç dalgasında göçmen müzisyenler, 68’in etkilerinin hala sürdüğü, solun yaygın olarak örgütlü ve güçlü olduğu politik bir Avrupa’ya gittiler. Bu dönemlerde uluslararası dayanışma girişimleri, yardım konserleri, protesto amaçlı sanatsal etkinlikler Avrupa’nın hemen her ülkesinde sık aralıklarla düzenleniyordu. Dünya belki de müzikal anlamda ilk defa bu kadar zengin bir bir aradalık yaşıyordu. Latin Amerikalı İnti İllimani, Atahualpa Yupanqui, Angel Parra gibi Nueva Cancione müzisyenleri, Afrikalı Miriam Makeba, Bob Marley, Cezayirli Rai müzisyenleri, Maria Farandouri, Manos Loizos gibi Yunanlı müzisyenler, Ciwan Haco, bizden Zülfü Livaneli, Fuat Saka, Hüsnü Arkan... ilk gittiklerinde ciddi sıkıntılar yaşadılar tabii, kendilerini ve müziklerini gittikleri yerlerin insanlarına ifade etmekte zorlandılar, bir Avrupalı için farklı seslere, enstrümanlara, yorumlama biçimlerine sahip oldukları için, uzun yıllar beraber çalacak insanlar bulamadılar vs. Her ne kadar çıktıkları konserlerde değişik müzik geleneklerinden gelen insanlar ile bir arada olsalar da, şarkılarını oradaki izleyici toplamına söylemediler, geride bıraktıkları ülkelerine söylediler. Şarkılarında genellikle ülkelerindeki insanların maruz kaldığı zulmü, haksızlıkları dile getirdiler. Muhatapları, gittikleri ülkelerin kamuoyu, müziklerine, mücadelelerine ilgi gösteren insanlar değil, doğrudan geride bıraktıkları ülkelerindeki ceberrut, baskıcı yönetimler ve ezilen insanlardı. Yalnız bizimkiler değil, diğerleri de. Miriam Makeba, ölene kadar Swahili dilinde şarkılar söyledi örneğin, İnti İllimani Latin Amerika yerlilerinin enstrümanlarını hiç elinden bırakmadı. İlginç bir motivasyon, batıya zorunlu olarak göç eden bütün müzisyenler, bir gün bütün o yaşananların biteceğine kalpten inanmışlardı ve bitti de. Çoğu ülkelerine geri döndüler, konserler vermeye devam ettiler. Tartışılabilir tabii ama benim görüşüm, o dönemde ulus devlet paradigmasının hala çökmemiş oluşu, neo-liberalizmin dünyada etkisinin henüz baskın bir şekilde hissedilmiyor oluşu, ulusal kalkınmacılık, demokratik gelişim idealarının gündemde olması, o zamanki göçmenlerin ülkeleri, kültürleri ile olan bağlarının sıcak kalmasını sağladı. Öbür tarafa baktığımızda Britanya’da John Lennon, Eric Clapton, Pete Townshend, Bob Geldof, Amerika’da Bob Dylan, Paul Simon, Bruce Sprinsteen gibi rock müziğinin güçlü temsilcilerinin, üçüncü dünyanın kültürüne ve sorunlarına olan yakın ilgisi, müzisyenliklerinin yanında aktivizmi de sürekli sıcak tutmaları, bir gün bütün bu zulümlerin, hak ihlallerinin biteceğine dair umudu da sıcak tutuyordu.

Arap baharı sonrasına rastlayan, 2010’larda başlayıp günümüze kadar olan süreçte de, Mısır, Suriye, Irak, İran, Tunus, Cezayir, Sudan gibi ülkelerden Avrupa’ya kitlesel bir mülteci akını oldu. Mısır’da Mursi iktidarı ile başlayan müslüman kardeşler hegemonyası, Irak ve Suriye’de IŞİD, Tunus’ta El Nahda, Cezayir’de İslami Selamet Hareketi, bütün bir Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasında, arkaik, tarih öncesi bir şiddet anaforu yarattılar. Ölümler, toplu katliamlar, canlı bomba saldırıları, büyük yıkımlar, tecavüz, insan ticareti, gündelik, sıradan hale geldi. Güncel dünyanın, yaşamın, insanlığın bir reddiyesini içinde barından, hukuk, adalet, hiçbir şey tanımayan bu islami neo- faşizm, bu coğrafyalarda yaşayan insanların zihinsel olarak bir nihilizm karanlığına yuvarlanmasına sebep oldu. Bütün bunların düzelmesi için bir politik mücadele zemini yaratmayı bırakın, insanın av ve avcı olduğu en ilkel zamanları yaşadı bütün bu halklar. Canını kurtarabilen, eğer mayın tarlalarını ya da açık denizleri aşabildiyse kendini başka bir ülkeye atabildi.

Bu dönemin müzisyenlerinin halet-i ruhiyesini, geride bıraktıkları ülkelerine dair hissettikleri bu nihilizm belirledi. Çünkü karşılarındaki, kaynakları çok da belirli olmayan neo- liberal ittifakların finanse ettiği farklı uluslardan devşirilmiş cihatçı çetelerdi. Karşısında durulacak, direnilecek elle tutulur bir güç yoktu. Herkesin her türlü kılığa bürünebildiği, bir gün özgürlük savaşçısı, ertesi gün kelle kesicisi olduğu bir atmosferde kime, neye karşı savaşacaksınız? 70’lere, 80’lere gittiğinizde, faşist faşistti, devrimci devrimci, ilerici ilerici, gerici gerici. Devlet devletti, direnişçi direnişçi. Latin Amerika’da da bu böyleydi, Türkiye’de de, Yunanistan ya da dünya başka yerlerinde de. Lafı fazla uzatmayalım, muktedirin, direnişçinin kim olduğunun adının konamadığı bir atmosferde, Avrupa’da sürgün olarak yaşayan müzisyenler, yüzlerini kendi ülkelerine değil diğer toplumlara çevirdiler. Şarkılarını bir çırpıda kim olduğunu söyleyemeyeceğimiz bir insanlık toplamına söylemeye başladılar. Ayrıca 70’lerdeki, 80’lerdeki gibi kültürlerini, dünyaya, insanlığa dair düşüncelerini kitlelere ifade edebilecekleri örgütlü yapıların, organizyonların şemsiyesi altına da giremediler maalesef, yaInız kaldılar. Iraklı ve İsveçli müzisyenlerden oluşan “Tarabband” grubunun solisti Nadin Al Khalidi, 2016 yılında Guardian gazetesine verdiği röportajda, duruşunu şöyle ifade ediyor: “Ben bir ateistim. Aşka, müziğe ve insanlara inanıyorum. Fakat medya bizi Arap, Arap, terör, terör, müslüman, müslüman diye zorlamaya devam ediyor”.

TARABBAND

İranlı müzisyen Mohsen Namjoo ise, yine Guardian gazetesine verdiği röportajda (2015) şunları söylüyor: “Ben, sekizinci yüzyıl kafası ile idare edilen bir ülkeden geliyorum. Mesela hala tişört giymemenizi istiyor. Bu mentalite modern zamanlara ait değil ama gücünü uygulaması için elinde modern araçlar var. Benim müziğimi ve düşüncelerimi bu uyumsuz bileşim yönlendirdi”. Avrupa’ya göç ettikten sonra politik müzik yapmayı bıraktığını söylüyor ve ekliyor: “Kimliğinizi politik husumetten değil sanattan almanız önemli. Müziğin Banksy’si olmak istiyorum. Ortalıklarda fazla görünmeden sadece müzik üretmek istiyorum”.

MOHSEN NAMJOO

Ermeni asıllı Suriyeli müzisyen Lena Chamamyan, kendisi ile yapılan röportajlarda, Suriye’nin durumu hakkında ısrarla yöneltilen soruları cevapsız bırakıyor ve sadece müziği, insanlığa dair güzel şeyleri konuşmak istediğini belirtiyor. İşin ilginci, bu müzisyenler ülkelerinde yaşadıkları dönemlerde, Joan Baez, Bob Dylan, Beatles gibi isimlerden ilham aldıklarını, müziklerini böyle şekillendirdiklerini söylüyorlar. Örneğin Mohsen Namjoo, İran’da yaşadığı yıllarda İran’ın Bob Dylan’ı olarak anılıyor. Nadin Al Khalidi, Woodstock ruhunun müziğini biçimlendirdiğini söylüyor.

LENA CHAMAMYAN

Daha politik söylemlere yaslanarak, doğrudan politik tabanlı protest müzik yapan Mısırlı Ramy Essam, İranlı Farzane Zaman gibi isimler de var Avrupa’ya göç eden müzisyenlerin içerisinde. Ama bu politiklik de daha çok barışa, insanlığa dair “We are the world” tadında evrensel mesajları içeriyor. Bir “Venceremos” ya da “Redemption Song” çıkaramıyoruz bu politikliğin içinden.

Bir Venceremos çıkması önemli mi diye soran olacaktır mutlaka. Değil tabii ki. Bugünün açmazlarının çözümünü 70’lere gidip oralarda arama anakronizmi bizi doğru yerlere götürmez. Kaldı ki, bütün bu göçmen müzisyenlerin Avrupa’da ürettikleri müzikler, artistik değeri çok yüksek, virtüözlük, icra kalitesi çok yüksek eserler. Hem geleneksel müziklerini, hem caz, klasik müzik gibi batı kaynaklı müzikleri alabildiğine özgürlük içinde bir araya getirmiş, açık fikirli, hüznü de, neşeyi de keyifli bir biçimde dinleyiciye aktarabilen müzikler. Bu zorunlu göçmenlik durumu, tıpkı 70’lerdeki, 80’lerdeki gibi farklı açılımları, müzikal ifade biçimlerini gündeme getirecektir ve bu kazanımdır. Ama sürekli kendini yineleyen, bir türlü durulmayan bir kaos ortamının içinde helak olan Ortadoğu, Afrika, İran halklarının, Venceremos’ları üretebilecekleri bir özgüvene, başlarına musallat olan bu ortaçağ karanlığını defedebilecekleri bir mücadele azmine, ışığa, aydınlığa ihtiyaçları var. Bu ışık, sürgünde hayata tutunmaya çalışan müzisyenlerin de içine düştükleri nihilizmi, öteki olma durumunu aşmalarına, umutla ülkelerine yüzlerini dönmelerine yardım edecektir. Bir gün bütün bu ülkelerde insanlar neşe içinde özgürlük şarkıları söyleyeceklerdir. Bu bütün dünyada özgürlüğe, eşitliğe, barışa inanan insanların boynunun borcudur.