Gericilikle mücadele bizim işimiz



14-08-2014 09:40


Mehmet Karaoğlu

Batılı ülkelerde Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütüne karşı adeta seferberlik çağrısı yapılıyor. ABD’nin Irak’ta başlattığı hava operasyonuna İngiltere ve Almanya'nın da destek vermesi gündemde, Fransa ise Kürdistan Bölge Yönetimine silah gönderme kararı alarak çoktan adım attı bile. Her ülke kamuoyunda bu desteğin şekli ve ölçeği tartışılırken, taraflar birbirini IŞİD’e karşı yeterli tepki vermemekle suçluyor. Konu yalnızca iç politikada yapılan tartışmalarla sınırlı da kalmadı ve örneğin ABD Dışişleri bakanı John Kerry IŞİD’e karşı mücadele konusunda İran’la bile görüşebileceklerini açıkladı.

ABD’nin bu adımının siyasal sonuçları da şimdiden gelmeye başladı. Ortadoğu’da yayın yapan birçok gazete IŞİD katliamlarından kaçan Ezidilerin ve Kürtlerin kurtarıcısı olarak ABD’ye minnet ifade eden haber ve yazılarla doldu. Hatta ilk bombardımanın ardından Erbil’de “Yaşasın ABD” pankartı taşınan eylemler yapılarak bu tavır daha ileri bir aşamaya taşındı.

Diğer yandan operasyonların genişleyerek süreceğinin açıklanması, ABD’nin bir kez daha 11 Eylül sonrasında olduğu gibi cihatçı örgütlerle mücadele adına savaşlar açacağı bir dönemin yaklaşıp yaklaşmadığı sorusunu akla getiriyor. Obama ısrarla “Irak’a yeniden girmeyeceğiz” mesajı verse de, yeni bir savaşın çoktan başladığı değerlendirmeleri yapılmaya başlandı bile. Örneğin Wall Street Journal’da yayımlanan imzasız yazıda “Üçüncü Irak Savaşı başladı” değerlendirmesine yer verildi. Gazete ABD’nin fiilen savaş halinde olduğunu belirtirken, Obama’yı IŞİD’e karşı geç ve pasif kalmakla eleştirdi.

Ancak ABD’nin bir kez daha Bush dönemine benzer bir yönelime girdiği tespitini yapmak ve “biz bu filmi daha önce görmüştük” diyebilmenin önünde bir dizi engel bulunuyor. Bunlardan en önemlisi, Bush politikasının ABD’den yana ve karşıt olan tarafları keskinleştirmeyi, şimdi işaretleri görülmeye başlanan yeni politikanın ise ABD karşısında yer alanları parçalamayı hedeflemesi.

Ortadoğu’da geçtiğimiz dönemde ABD’ye yönelik direnç, sıkça kullanılan “Şii ekseni” ifadesinde anlatılanın çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu direncin en önemli unsurları arasında bölgedeki seküler ve anti-emperyalist birikim yer aldı. Suriye halkı, Suriye Baas hareketi, Filistinli devrimci örgütler, güçleri sınırlı da olsa etkileri küçümsenmeyecek düzeyde olan, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere bölgedeki komünist partiler bu direncin unsurlarını oluşturdu. Bu birikimin üzerine İran ile birlikte Lübnan ve Irak’taki Şii direnç eklenince ABD, bölgedeki işbirlikçi devletler ve cihatçı çeteler üstünlük sağlamakta başarısız oldu.

Burada dönüm noktası kuşkusuz Suriye oldu. “Arap Baharı” ile başlayan ve cihatçı çetelerin katliamlarıyla devam eden Suriye saldırısının geri püskürtülmesi ve ABD’nin doğrudan askeri müdahale tehdidinin hayata geçirmemesi bir dönemin kapandığının açık ifadesi oldu. Suriye devletinin direnci ve daha az ölçüde Rusya’nın diplomatik ve maddi desteği birer parametre olsa da, bu başarıda tayin edici olan kuşkusuz Suriye halkının mücadelesiydi.

Ortadoğu halklarına umut veren bu başarının ardından ABD’nin önceliği, direnişi parçalamaya yönelik adımlar atmak oldu. Bu kapsamda örneğin ABD kaynakları bir süredir, Ortadoğu’da Sünni gericiliğin doğal müttefikleri olarak görülmekten “rahatsızlık” duyduklarını ifade ediyor. Bir başka ifadeyle ABD hem “Sünni-Şii ekseni”nde bir taraf olmaktan çıkıp “hakem” rolüne soyunmak, hem de seküler birikimin daha geniş bir bölümünü yeniden kendi yanına çekmek için çaba harcıyor.

IŞİD’e yönelik müdahalenin bunu hedeflediğini görmek zor değil. Uzun zamandır bölge halklarının katili olarak bir toplumsal ve siyasal nefret simgesi haline gelen ABD, bir haftadır Irak’taki Şii, Kürt ve seküler partiler tarafından IŞİD katliamları karşısında kurtarıcı olarak alkışlanmaya başlandı. ABD’nin direnişi parçalama konusunda IŞİD süreci öncesinden belirli “kazanımlar” elde ettiği doğru. Örneğin kuşkusuz Irak’ta hükümette bulunan Şii partiler uzun zamandır ABD ile gerilimli de olsa bir işbirliği halinde. Diğer yandan İran ile emperyalist devletler arasındaki ilişkilerde de “normalleşme” sinyalleri var. Ancak bu adımlara rağmen ABD’nin direnişi parçalama politikasının başarılı olması bir dizi nedenle hiç kolay değil.

Her şeyden önce bölgedeki cihatçı örgütlerin ABD tarafından doğrudan veya dolaylı olarak desteklendiği yönündeki gerçeğin üzerinin örtülmesi hemen hemen imkansız. Bugün IŞİD’in ABD tarafından gizlice desteklendiğini değil, desteklenmediğini söylemek komploculuk sayılır. En büyük müttefikleri arasında Suudi Arabistan yer alan bir devletin cihatçılarla mücadele etmesinde inandırıcılık sorunu olacağı açık.

Bununla birlikte ABD’nin benzer bir politikayı geçmişte Avrupa’da uygulamayı başardığı da göz ardı edilmemelidir. Soğuk Savaş boyunca bir yandan eski faşistleri NATO bünyesinde kontrgerilla olarak örgütleyen ABD, diğer yandan kendisini anti-faşist olarak sunmayı başarmış ve Avrupa halklarındaki anti-faşist politik tavrın hedef tahtasından çıkmayı başarmıştır. Buna imkan sağlayan şey kuşkusuz ABD’nin politik manevra becerisinden çok, Avrupa’daki anti-faşist hareketin sınıfsal zeminin zayıf olması ve komünist hareketin bunu telafi etmekte başarısız kalmasıydı. Bu “sınıf uzlaşmacılığını” kolaylaştıran nesnel durum ise en kaba ifadeyle emperyalist merkezlerdeki ekonomik kaynak bolluğuydu.

Evet, bugünün Ortadoğu’sunun kontrgerillası cihatçı örgütler ve IŞİD’dir, ancak bu bölgede bir uzlaşma zemini olabilecek bir ekonomik nesnellik bulunmamaktadır. Örneğin Suriye ve Irak halklarının IŞİD terörü karşısında sinip ABD’ye teslim olmaları veya tersinden ABD tarafından “kurtarılmaları” durumunda ekonomik olarak olumlu bir noktaya gelmeleri veya savaşsız bir yaşama kavuşmaları mümkün değil. Bu nesnellikte ABD’nin direnişten parçalar koparması kolay değil.

Ortadoğu halkları açısından asıl kritik olansa, cihatçı örgütlere ve dinci gericiliğe karşı ABD’den medet ummanın adeta intihar etmek anlamına gelmesi. Bu konuda Türkiyeli ilericilerin önemli bir deneyim biriktirdiği açık. Biz yıllarca AKP’yi ABD’ye şikayet ederek ondan kurtulmanın mümkün olduğunu anlatan burjuva siyasetçilerine tanık olduk ve halen de olmaktayız. Benzer şekilde AKP’ye karşı NATO generallerine güvenmemiz gerektiğini anlatan siyasal “strateji”ler gördük. Türkiye’de gericilikle mücadelenin henüz sonuç alamamasının önemli bir nedeni bu yanlış siyasal stratejiler oldu.

Bizim Türkiye’de yaşadığımız bu deneyim Ortadoğu halkları açısından kritik önem taşıyor. Evet, Ortadoğu halklarının kurtuluşu açısından ilerici ve anti-emperyalist bir hattın önce çıkması yaşamsaldır. Evet, İstanbul’dan Diyarbakır’a, Bağdat’tan Rojava’ya, Beyrut’tan Şam’a ve Musul’a kadar her yerde gericilikle mücadele bizim işimiz! Bu sloganı yıllar önce, NATO generallerinin gericilikle mücadele edemeyeceğini anlatmak için ülkenin bütün kentlerinde duvarlara yazdık. Aradan geçen yıllar bunu en açık şekilde ortaya koydu. Şimdi bu sloganı bütün Ortadoğu halklarının birlikte haykırması gerekiyor.

Peki Türkiye'de “biz” kimiz? Gezi eylemleriyle başlayan Haziran Direnişinde sokaklara dökülen milyonlarız, kökü toprağın çok derinlerinde olan Türkiye’nin ilerici ve anti-emperyalist birikimiyiz.