Fukara Tahir, Yalınayak İsmet ve geleceğimiz



27-02-2019 01:05


Emre Gürcanlı

İşçilerin zaman zaman tekme yemeleri, bitişikte sığınacak bir yer olduğu halde yağmur altında tutulmaları, içecek su, yemek yiyecek yer, ısıtacak ateş bulamamaları, bunlar hep o işyerinde rastlanan manzaralar. Orada çalışanların nasibine zaman zaman dağ başında araçsız kalmak, toz toprak içinde yemek yemek, işe girmek için haraç ödemek gibi haller de geliyor. Şikâyet eden işçilerin hemen işine son verilmektedir. Ücretler çoğu zaman eksik ödenmekte, bu durumdan şikâyetçi olanlara da ”işsiz adam çok; beğenmezseniz buyrun gidin” denilmektedir. Fazla mesai ücretlerinin ödenmemesi yüzünden şimdiye kadar 300 dava açılmıştır ve 1500 dava daha açmak gerekmektedir. Fakat mahkemeye başvuranların işine son verildiğinden, işçiler korkmaktadırlar.

“Bir işçi mümessilinin sabahtan akşama kadar güneşin altında kızgın bir varilin üzerine oturtulduğu, işçinin içme suyuna işendiği, sendikal hareketlere katılanların işten çıkartıldığı, işçilere açıklanmasından utanç duyulacak küfürler edildiği, işçilerin kanuni saatlerin dışında çalıştırıldığı, ücretlerin düşürüldüğü”

“İşe kabul edilenler en fazla otuz gün çalıştırılmakta ve deneme süresini tamamlayıp yasa teminatı altına girmeden işlerine son verilerek tekrar sokaklara terk edilmektedir. …Belediyesi zaman zaman işsizlere yaşımşar ekmek dağıtmakta, dönmek isteyenlerin yol parasını vererek memleketlerine gitmelerini sağlamaktadır.

Taşeron yapı firmalarında çalışanların çok büyük bir kısmı … dışından gelmiş işçilerdir. Yapı sahasında, şantiyelerde, derme çatma barakalarda barınmakta, bütün hayatları buralarda geçmektedir. Evler, kimi tadilatlar ve eklemelerle pansiyona dönüştürülmüş, ev ve oda kiraları olağanüstü ölçüde yükselmiştir. … ev bulamayan birçok insanın ev sahiplerince evvelce ahır olarak kullanılan bodrum katlarında kaldıklarını, gayrı sıhhi bir şekilde ikame mecbur bırakılan kiracıların sağlık durumlarının da tehdit altında olduğunu yazmaktadır.”

Nereden çıkardınız ki, bu yazılanlar 3. Havalimanı ile ilgili değil. Kuzey Marmara Otoyolu da değil, 3. Köprü projesinden veya başka bir mega projede yaşananlardan söz etmiyoruz. Benzerlik kurarsanız sizin bileceğiniz iş, ama biz başka bir yer ve zamandan söz ediyoruz.

İlk paragraf Sina Pamukçu’nun 1962 Nisanı’nda Yön’de, ikinci paragraf ise Öncü Gazetesi’nin 27 Haziran 1962 yılındaki nüshasında mümessilliği Süleyman Demirel tarafından yapılan ABD’li Morrison şirketinin şantiyelerinde yaşananlara ilişkin aktardıkları. Boşluklara Ereğli ve Şirin Ereğli gazetesi koyabilirsiniz şimdi veya falanca internet sitesinde yayınlandı diyebilir, bugün de aynen Twitter’dan paylaşabilirsiniz(!) Diğerlerini ise Can Şafak kitabında aktarıyor ve devam ediyor Yapı İş Sendikası ile Ereğli Demir Çelik şirketi işvereni arasındaki 15 Ağustos 1962 tarihli görüşmesinde sendikanın taleplerinden söz ederek:

“Sendikanın istekleri şunlardı: İşyerinde sağlık yönetmeliği hükümlerinin harfiyen uygulanması. İşten çıkarılan işçilerin çıkarılma sebeplerinin derhal açıklanması, çıkarmaların durdurulması, Kontrol Tesis Müdürlüğü’nün görevini hakkıyla yerine getirmesi, Demir-Çelik Tesis Müdürlüğü’ndeki bütün ücret sisteminin düzeltilerek ücretli ve yevmiyeli ayrımı yapılmaması, ikramiyelerin genel şekilde ödenmesi, Demir-Çelik ve iş almış müteahhit ve taşeronların vermedikleri Pazar ve bayram ücretlerinin bloke edilmesi. İşçilere ait lojmanların düzeltilmesi, mezarlıkta yatan işçilerin kurtarılması…”

Aradan 56-57 yıl geçmiş. İnşaat işçilerinin yaşadıkları da, inşaat sektörünün yapısı da,  örgütlenme koşulları da, mücadele deneyimleri de pek değişmemiş. Sınıf sendikacılığı anlayışı da aynı şekilde!

“Ağır sanayi işçileri, ağır ağır ve adım adım örgütlenerek, “iğneyle kuyu kazar gibi sabırla ilerleyerek” büyük kitlesel eylemler gerçekleştiriyorlardı. Diğer kanal ise, eylemin içinden çıkan mücadeleci –karizmatik- sendikacı ve işçi önderlerinin örgütlediği, son derece istikrarsız bir yapıya sahip, maden, yol, inşaat vb. gibi mevsimlik işçilerin mücadelesidir: “Bu büyük işçi kitlesi, ‘geçicilik’ özelliğinden gelen oldukça ilginç bir, aniden motive olma, umulmadık vahşi grevlere ve eylemlere girişme yeteneğine sahipti ve bu eylemleri ancak, İsmet Demir gibi, bürosundaki masasından işleri idare etmeye hiç de niyeti olmayan ‘doğrudan eylemci’ sendikacılar yönlendirebilirdi.” (Güz Zileli’den aktaran Can Şafak, 2017: 31)

İşçi sağlığı ve iş güvenliği ilkelerinin hiçe sayıldığı, en temel barınma ve beslenme koşullarının yerine getirilmediği, işçilerin dayak da dahil olmak üzere kötü muameleye maruz kaldığı inşaat şantiyeleri geçmişin kötü anıları diyebilmek isterdik. İnşaat işçisinin Fukara Tahir’inin de, Yalınayak İsmet’inin de geçmişte kalan nostaljik işçi sınıfı kahramanları olduğunu söyleyemiyor, geçmişe romantizm ile bakamıyoruz. Eğer Tahir Öztürk’ü de İsmet Demir’i de anıyorsak, yalnızca onlara dönük sevgi ve saygımızdan değil, işçi sınıfının, özelde de inşaat işçisinin sağlıklı, güvenli, insanca çalışma ve barınma koşulları mücadelelerine ışık tuttukları ve yaptıklarının hala güncel olduğu için anıyoruz. O yüzden aklımızdalar, yüreğimizdeler.

Tahir ile başlar, İsmet ile devam eder, tarihin durmaz ilerler…

Fukara Tahir, Tahir Öztürk, Yalınayak İsmet’in Demir öncülüdür demek yanlış olmayacaktır. 40’ların ortalarında filizlenen, 50’lerde ABD tipi “Hür Sendikacılık” ile masa başı devlet memuriyetine dönüştürülmeye çalışılan sendikal hareketin, işçi sınıfı dinamizminin kabına sığmamasının inşaat sektörü özelinde tezahürüdür her iki isim de. Aynı zamanda işçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesinde de onların isimlerini anmamak olmaz.

“Eski sendikacıların anlattıklarına göre, Ankara’da Rüzgarlı Sokak’ta bir kahvesi varmış. Türk-İş’in 1957 yılındaki 3. Genel Kurulu bu kahvede toplanmış. Dengini omuzuna atıp Ankara’ya çalışmaya gelen inşaat işçileri gündüz Fukara Tahir’in kahvesinde iş bekler, gece de yatağını kahveye serer yatarmış. Fukara Tahir’in sendikasının genel merkezi de, kahvenin bir köşesindeki masaymış.

“Çok eski sendikacıydı. Düz işçilikten gelmeydi. Önceleri Ulus’un merkezinde bir kahvesi vardı. Bu kahvede inşaat işçilerine yemek ve yatak verirdi. Fukara babasıydı. Kahvede sürekli fasülye kaynardı. İnşaat işkolu garibanların yeridir. Fukara Tahir garibanlara sahip çıkardı. 1946 yılında kurulup kapatılan sosyalist partilerden birinde görevi varmış. 1960’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’ne girdi. 1950’li yıllarda Ulus’un merkezindeki kahve yıkılınca, Rüzgarlı Sokak’ta büyük bir kahve açtı.” (Yıldırım Koç’tan aktaran, Can Şafak, 2017: 34-35)

Can Şafak işçi sınıfı tarihine muhteşem bir katkı yaptığı eserinde Tahir Öztürk’ün ilkokulu bitirdikten sonra 24 yaşına kadar, Ankara çevresinde inşaat işçiliği yaptığını, 32 yaşına kadar da köy köy dolaşarak çerçilik yaptığını belirtiyor. 50’li yıllarda Esat Adil’in Türkiye Sosyalist Partisi kadrolarından Orhan Nevzat Korucan’la tanışmasının yaşamında kırılma yarattığını 1962’de Ankara Bölgesi İnşaat İşçileri Sendikası’nı kurduğunu, 1954’te Türkiye Yapı İş Federasyonu’nun kuruluşuna öncülük ettiğini ve Federasyon başkanı olduğunu belirtiyor. Fukara Tahir Kızılcahamam’a yakın bir köydenmiş, Aleviymiş, üç çocuğu varmış, çocukları arasında ayrım yapmazmış, insancıl, tatlı köylü havası olan, dili peltek, ‘r’ harfini söyleyemeyen iyi bir hatipmiş. En önemli özelliği de memur anlayışlı sendikacılığı bir yana bırakmış sayılı sendikacılardan birisi. 1962'de ise TİP Ankara İl Başkanı, 1963 yerel seçimlerinde TİP’ten belediye başkanı adayı fukaranın, “amele”nin dostu Fukara Tahir. Anti-emperyalizmin kitleler nezdinde ete kemiğe büründüğü yıllarda, simge firmalardan Morrison’a, Morrison Süleyman’a karşı, bizim Tahirimiz olarak mücadele veriyor. Ne zaman işçinin derdi olsa yanında oluyor. Sendikacı-yazar Kemal Sülker, 28 Kasım 1967 tarihli Ant Dergisi'nde de belirttiği gibi tatlı köylü şivesi, bilgili munis bakışları, kanaatkâr tutumu ve işçinin her gereksinimi için pratik çare üreten aklıyla herkesin kalbinde yer ediyor. Düşünün inşaat işçileri sokaklarda yatmasın diye bir iş hanı yapmaya koyulabiliyor, işçi eğitimine önem verip, sendikası aracılığıyla Ankara Belediyesi'nin Şehir Bahçesi'ni kiralıyor, 7 Kasım 1967'de bir gangster sendikacı tarafından vurularak öldürülüyor. Can Şafak ve Demir Küçükaydın’ın da belirttiği üzere, inşaat sektörü orta yola izin vermiyor. İnşaat işkolunda sendika bürokrasisinin oluşup yerleşemiyor, ya gangster sendikacılar oluyor ya da gözünü budaktan sakınmayan devrimciler. Uzlaşma yoluna koşullar hiçbir zaman izin vermiyor…

Tahir sahneyi Yalınayak İsmet’e bırakıyor

İsmet Demir, Tahir’in sanki bir adım ötesidir. Sınıf mücadelesinin ve önderlerinin gelişiminin sanki bir göstergesidir. Bir olmadan diğeri olmaz, hatta çoğu zaman birlikte olmuşlardır. İsmet Demir işsiz, Ankara sokaklarında iş ararken, Fukara Tahir’in Rüzgarlı Sokak’taki kahvesinde sabahlar defalarca. O yıllarda işsiz işçiler, özellikle de inşaat işçileri geceyi kahvehanelerde sandalye üzerinde uyuklayarak geçirirler veya yerlere atılıveren yataklarda yer bulurlarsa uyur dinlenirler. İsmet Demir de nice gecesini böyle kahvehanelerde geçirmiştir.

Örneğin “Yalınayak İsmet” lakabı 1962’de beş bin inşaat işçisinin Meclis’e yalınayak yaptığı protesto yürüyüşünden gelir, Tahir Öztürk de kuşkusuz oradadır. İsmet Demir de işçidir. Halk adamıdır, bürokratlaşmamıştır.  yaşamıyla, yaşam tarzıyla, örgütlediği işçilerden farklı değil, ama bilinç olarak öncü ve önderdir. İnşaat sektörünün ve inşaat işçisinin yapısı düşünüldüğünde, dağınık, “başıbozuk” bir alanı örgütler. Ameledir onlar, hor görülür, itilir kakılır ama İsmet Demir konuştukça doğrulur, başını kaldırır, değiştirme ve dönüştürme gücünü kendinde görür. Yalnızca işçinin sağlık, güvenlik, barınma, beslenme hakkı için değil, onuru için de mücadele eder Tahir gibi. ABD’li askerler ve mühendisler tarafından Morrison şirketince inşa edilen Çiğli askeri havaalanında hor görülen, aşağılanan işçi yanında Morrison Süleyman’ı (Demirel) veya dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’i değil, Tahir ve İsmet’i görür, gördükçe elinden alınmaya çalışılan onuru geri alır.

Ambarlı Santralı Direnişi (1965), Boru Hattı Direnişi (1966), Kadıncık Barajı Direnişi (1967), İzmit Petro Kimya Direnişi (1968) , İzmir Aliağa Rafinerisi Direnişi (1969 – 1970), İskenderun Demir Çelik İnşaatı Direnişi (1974) onun adıyla anılır, yanı başında ise bir başka sınıf önderi Necmettin Giritlioğlu vardır. 16 Mart 1979 yılında İstanbul’da gırtlak kanserinden yaşamını yitirir.

Bugün 22.000 TL (yazıyla yirmi iki bin Türk Lirası) maaş alan, 30-40 yıldır aynı koltukta oturan sendikacıları düşününce, ne Tahir Öztürk’ün ne de İsmet Demir’in yaşamını yitirdiğinde malı mülkü olmadığı vurgulanmalıdır. Sendika büroları çoğu zaman bir işçi kahvesindeki masadır. İşte tarihimizdeki bu sendikacılar kimi zaman bir işyerinden diğerine koşturur, kimi zaman bu masadan bozma bürolarında saatlerce inşaat işçisini örgütler, en temel hakları konusunda onları bilgilendirir. Tüm bu mücadele birikiminin tepe noktası Kemal Türkler de farklı değildir. Bugün binlerce inşaat işçisi nasıl başını kaldırdı, onlara öncülük etmeye çalışan sendikacılar böylesi bir ortamda nasıl bir anda ortaya çıktı diye merak edenler için tarihimiz sayısız zenginlikler barındırmakta “çalışırken ölmek istemiyoruz” sözü dalga dalga yayılmaktadır.

Kaynaklar

Can Şafak, 2017. Morrison’un Yapı İşçileri-Ereğli 1960-1965. Sosyal Tarih Yayınları.

http://sendika63.org/2017/11/fukara-tahirin-anisina-can-safak-457698/

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, İletişim Yayınları